IRAN - ALAMUT KALESI

İsmailî düşüncesinin kutsal mekanı olan Alamut Kalesi, XI. ve XIV. yüzyılları arasında birçok hükümdarın korkulu rüyası olmuştur. Alamut efsanesi tam olarak 1090 yılında, ünlü İsmailî komutanlarından biri olan Hasan Sabbah tarafından kalenin ele geçirilmesiyle başlar.

Haçlıların taktığı isimle, “Dağların Yaşlı Bilgesi” burayı, beden terbiyesi ve inanç kararlılığının baştacı edildiği gerçek bir mevziye dönüştürdü. Sünni Türk iktidarına karşı efendilerinin sürdürdüğü kutsal savaşta, cephe gerisi için üs konumunda olan kale, başka hiçbir yerde benzeri bulunmayan bir inanç ve kararlılığa sahip fedayinlere evsahipliği yapıyordu. Bu yeri efsaneleştiren biraz da bu tutku olmuştur.

Kuzey İran’ın yüksek arazilerine tepeden bakan bu kartal yuvasından günümüze sadece yıkıntılar kalabilmiştir. Ancak kalıntılar, az sayıda araştırmacının ilgisini çekmekle birlikte,  buradaki gezi yollarında şansını denemek isteyen her meraklı gezgin için gizemli bir yön de barındırmaktadır. Hava karardığında, geçmişte iki bin fedayin’i coşturan mistik hayranlık daha da iyi anlaşılıyor. Bugün, bu yerin simgesel ağırlığı hâlâ hissedilebiliyor.

Elburz sıradağlarının batı yamaçlarında, 2000 metreden yüksek bir noktada yer alan küçük Kazor Han köyünün alt tarafında bulunan kale, en büyük kenti Kazvin olan geniş çorak ovaya hakim durumdadır. Kazvin, ünlü İpek Yolunun yanısıra, Tebriz ve Hemedan kentlerinden gelen Hazar yolları (Hazar, Kazvin’in latincedeki karşılığıdır) için kavşak noktası olmanın yanı sıra Azerbaycan ve kuzey-batıdan gelen ticaret yolları için de zorunlu bir geçiş noktası konumundaydı. Bu kent, Selçuklular döneminde (1051-1220) tartışılmaz bir ekonomik gelişme göstermiştir. Aynı dönemde, buradan sadece birkaç metre uzaklıkta, ünlü Hasan Sabbah Türklere karşı kutsal bir savaş yürütmekteydi.

Günümüzde, Tahran’ı Kazvin’e bağlayan yol üzerinde birçok çimento fabrikası, beton silosu ve çeşitli fabrikalar bulunmaktadır. Tahran kentinin sanayi bölgesi, kentin bu tarafına doğru önlenemez bir şekilde genişlemektedir. Durum böyle olunca, Kazor Han köyüne gitmek için bir “savari”ye binip hareketli Kazvin kentini terk etmeye başlayınca, bambaşka bir dünyaya adım atmış gibi oluyorsunuz. Yol, ay yüzeyine benzeyen bir manzara eşliğinde kıvrılarak yükseliyor. Seyrek bitki örtüsü arasında sağda solda birkaç deve oturmuş dinleniyor. Kızıl renkli balçık toprak çok ağır ve ayağa yapışıyor; doruklarında erimeyen karlarıyla dağlar insanı büyülüyor. İşte kale, böylesine kimsesiz bir yerde, rüzgârların yaladığı yamaçların üstünde ulaşılmaz bir kayanın tepesine kurulmuştur. Alamut bu manzarayla adeta özdeşleşmiş; dağın engebeleri içinde ancak görünebilen kale, dağın içinde birden kayboluveriyor.

Alamut’un küçük köyü, iki dünyanın coğrafik olduğu kadar tinsel yol ayrımında da bulunuyor. Gerçekten de Alamut, ovayla dağların arasında bulunan ekonomik kavşağın çok yakınında bulunmakla birlikte, aynı zamanda da Yer ile Gökyüzü arasında bulunan küçük bir yeryüzü cenneti parçasıdır. Hasan Sabbah burada, anahtarları sadece kendisinde bulunan muhteşem bir bahçe oluşturmuştu. Bu bahçe, meyve ve çiçek bolluğu ve zenginliğinin yanısıra, bütün Ortadoğunun en muhteşem sarayını da içerisinde barındırma ayrıcalığına sahipti. Dağların Yaşlı Bilgesi, buraya sadece en yiğit savaşçılarının girmesine izin veriyordu. En önemli görevleri, ülkedeki müslümanlara Bağdat halifelerinin öğretisini zorla dayatmaya çalışan Selçuklu Türklerin ilerleyişini durdurmaktı. Bir yıldan kısa bir sürede, bu direniş imparatorluğu darmadağın etmiştir. Alamut, erişilmezliğiyle,  İsmailîlerin müstahkem mevkii olarak kabul edilmiştir.

Hasan Sabbah 1124 yılında ölür, ancak öncüsü olduğu hareket yok olmaz. Siyasal direniş hareketinin başına geçen halefi, Alamut müstahkem mevkiinde, 8 Ağustos 1164’te kanun hakimiyetini ortadan kaldırır ve tek önceliği, örnek insanda tanrısal olanın görünür yüzünü hayranlıkla seyretmek, ölümlü dünyada tanrısal bir yaşam sürmek olan bir cemaatin temellerini atar. Fransız filozofu ve Şiilikle ilgili konularda uzman olan Christian Jambet,  Alamut İsmailîlerinin mesihçiliğinin ve ayinlerinin etkisiyle birlikte yeni bir ahlağın, müminlerden oluşan cemaatte yeni bir özgürlük biçiminin oluşumuna yol açtığını iddia eder. Terörizmin beşiği ya da hoşgörü önermesi olarak, Alamut’un fedayinleri günümüzde de dinsel tartışmaların konusu olmaktadır.    

Kale 1256 yılında, Cengiz Han’ın torunu Hülagû tarafından ele geçirilmiş, yıkılarak yakılıp küle çevrilmiştir. Geçmişin ihtişamından bugüne sadece kalıntılar kalmış olsa da, tarikatın ruhu, kalenin payandalarında hâlâ yaşamaya devam ediyor. Alamut’un dağ köylüleri ataları olan haşhaşîlerin yaşamlarından ders çıkarmayı sürdürüyorlar. Alamut’taki evlerin kapalı evrenlerine dalarken, yaşlı bilge Hasan Sabbah’ın mirasının etkisini kolayca hissedebilirsiniz. Bölgede otel sayısı çok az ve evlerden gelen bu içten davetler size çok daha cazip gelecektir. Gece boyunca, geçmişin unutulmaz kahramanlarına ilişkin en inanılmaz efsaneler size  anlatılacaktır. Yalnız kalmayı seven gezginler için, Uan Gölü çevresindeki alanlar çok uygundur. Gölün sazlarla kaplı kıyısında, çölü andıran muhteşem dağların yamacında çadırını kurmak, insanı içe dönüşe ve dinginliğe davet ediyor. Bu anı taçlandırmak için, Vladimir Bartol’un romanını okumanızı tavsiye ederiz. XIX.yüzyılın başlarında yaşayan  Sloven yazar, macera anlatımıyla şiiri, siyasal düzen hakkındaki felsefi düşüncelerle eğlenceli küçük öyküleri eserinde çok güzel harmanlamaktadır.

Arkeologların Alamut Örenyeriyle ilgili düşünceleri   

Alamut sözcüğünün kökeni :  
Sözcüğün kökeni hâlâ belirsizdir. Ancak öne çıkan bir anlamı vardır ki o da “kartal yuvası”dır. Aslında, bu sözcüğün ilk yarısı olan “Al”, bölgesel lehçede “kartal” anlamına gelmektedir. İkinci yarı “Amut”, “bilmek” fiilinden türemiştir.

Efsaneye göre Daylam (Deilam) hükümdarlarından biri, kalenin inşaasına bir kartalın uçuşunu izleyerek karar vermiştir. Avlanırken yanındaki kartalı salar ve kuş havalanıp dağın zirvesine konar. İşte kale bu tepeye inşa edilmiştir. “Ale Amoukht” zamanla “Alamut”’a dönüşmüştür.

Alamut arkeolojik kalıntıları iki ana bölümden oluşur. Üst kısımdaki bölüm, buradaki odaların bolluğundan hareket eden tarihçilere göre, ikamet amaçlı kullanılmaktaydı. Aşağıda kalan bölüm ise, asıl kale sınırlarının dışında kabul edilebilir. Bunun dışında, kalenin çevresinde ise zanaatkârların atölyeleri ve imalathanelerden oluşan bir yerleşim de sözkonusuydu.

Kale, geleneksel olarak Hicrî V. ve VII.yüzyıl mimarisine uygun olarak inşa edilmiştir (İsmailî, Safevî ve Kaçar geleneği olarak devam eden mimari). Buna benzer bazı ayrıntıları Heydrieh Medresesi, Kazvin’deki Cuma Camii ve İsfahan’daki Cuma Camii’nde de görebilmemiz mümkündür. Kalenin bazı bölümleri daha da eskidir ve muhtemelen Selçuklu ve İlhanlı dönemine kadar uzanmaktadır.

Kalenin içindeki taşlıklı yolun yönü, burada hangi bölümlerin bulunduğunun bize ipuçlarını veriyor. İkamete ayrılan bölümün en büyük odası 800 metrekare genişliğinde ve 18 metre uzunluğunda; ve kuzeybatı, guneybatı ve güneydoğuya yönelik üç gözetleme kulesini birbirine bağlamaktadır. Odaların büyük bir kısmı tuğlalarla inşa edilmişti. Haç ya da yıldız şeklinde olan bu tuğlalar, muhtemelen turkuvazla süslenmiş ve üzerilerine çeşitli resimler çizilmişti. Burada kullanılan mimarinin görkemi, Alamut’ta gerçek bir sarayın varolduğunu ve dolayısıyla hükümdarının da bölgede siyasal olarak çok güçlü bir onumda olduğunu gösteriyor. Kalede yer alan büyük depo yaklaşık 11/45 metreküp su biriktirebiliyordu. Günümüze ulaşan yazılardan, suyun kaleye komşu ırmaklardan getirildiğini anlıyoruz. Çatılara yerleştirilen ve yer yer kayaya oyulan oluklardan yağmur suyunun ayrıca toplandığını anlıyoruz. O dönemde kullanılan zindandan günümüze çok az kalıntı kalabilmiştir. Kalenin giriş merdivenlerinin resmi Javame-Altavarikh’in minyatür kitabında çizilmiştir. Merdivenin basamakları atların buradan çıkabilmesi için bu şekilde geniş yapılmıştır. Merdivenin, kayaya oyulmuş ve kuzeyden güneye yönelen 25 metre uzunluğundaki bir kısmı gün ışığına çıkarılmıştır. Doğu yönünde altı ve batı, yani vadi  yönünde olmak üzere üç gözetleme odası bulunmaktadır.

Özellikle Hasan Sabbah’ın yaşadığı dönem arkeologların ilgisini çekmektedir. Gerçekten de Dağın Yaşlı Bilgesi, gizemle çevrili bu yeri, astronomi ve tıp gibi değişik bilim ve sanatların icrasına ve özellikle de çok sayıdaki fedayinini eğitmek amacına uygun bir şekilde düzenlemiştir.


Elodie Bernard

(Elodie Bernard’ın İran’ın “La Revue de Teheran” Dergisinin Eylül 2006 sayısında yayınlanan yazısı Osman SOYSAL tarafından Fransızcadan çevrilmiştir.)

 

( http://www.teheran.ir/spip.php?article490 )

(http://www.meteorhaber.com/content/view/488/)

(http://cemedib.blogcu.com/alamut-kalesi/5782752)

 

DAĞLAR DİYARI İRAN

Mohammad-Javad MESHKAT       Eylül 2008

İran’ın dağlarını dört bölümde inceleyebiliriz : Kuzey İran dağları, Zagros Dağları ve çevresindeki doruklar, Orta bölgelerdeki sıradağlar ve ülkenin doğusunda yer alan dağlar. Bu dağlar yaklaşık 2 600 000 km2’lik geniş bir platonun sınırlarını çizerler.


Kuzeydeki Sıradağlar :  Kuzeyde Pamir (evrenin çatısı)  platosundan ayrılıp, güneybatıya Hindukuş (Hindû-Kuh) adıyla yönelen bu sıradağlar, Herat’ın kuzeyinde değişken ve kararsız tepelere dönüşür. Aryenler, Avesta’da Paropanisos adıyla anılan bu dağ sırasına “Caucasus İndicus” adını vermişlerdi.

Bu sıradağlar Tajan ırmağının batısında sadece irtifa kazanmakla kalmaz, adı da değişir : Elburz Dağları (Avesta’da Hraiti-Bârez). Bu ince uzun dağlar Hazar Denizi’ne tepeden bakar. Elburz’ların ortasında yer alan Demavend Dağı, volkanik zirvesiyle (5671 m) sadece İran’ın en yüksek dağı değil, aynı zamanda Hindikuş’un batısındaki en yüksek avrasya dağıdır. Bu dağlar daha sonra kuzeybatıya uzanır ve Ağrı Dağı’nda tamamlanmadan önce Sahand ve Savalan adlarını alır.


Ağrı Dağı : Türkiye, İran ve Ermenistan sınırlarının yakınında yer alan Ağrı Dağı (Ermenilerin Ararat ya da Masis’i) Avrupa kıtasının en yüksek dağıdır. Dağ iki zirveden oluşmaktadır : buzullarla çevrili ve karla kaplı bir kubbe olan en yüksek zirve kuzeybatıda 5156 metreye ulaşır. Güneydoğuda yer alan sivri bir koni biçimindeki “Küçük Ağrı” ise 3914 metre yüksekliğindedir. Her iki zirve arasında 11 kilometrelik mesafe vardır. Ağrı Dağı volkanik kökenli bir dağdır ve çevresinde hâlen güçlü yer sarsıntıları oluşmaktadır. Bunların sonuncusu, 1840 yılında birçok can kaybına neden olmuştur. İncil’e göre Nuh’un Gemisinin kıyametten sonra karaya oturduğu ilk nokta olan Ağrı Dağının zirvesine ilk tırmanmanışı Friedrich Parrot, Ekim 1829’da gerçekleştirmiştir.

Zagros : Zagros sıradağları ülkenin batısının büyük bir kısmına yayılır. Bu dağlar, kuzeyde aslında Ermenistan dağlarının devamı olan Azerbaycan dağlarına bağlanır. Bu sıradağın kuzeyden güneye birçok zirvesinin yüksekliği 3000 ve hatta 4000 metrelerin üzerine çıkmaktadır. Bu sıradağların Kürdistan’dan Kuzistan’a kadar uzanan batı bölümüne Posth-Kuh adı verilir. Bu bölümün en yüksek zirvesi Zard-Kuh 4548 metre yüksekliktedir. 

Hamadan’daki Alvand Dağı (3746 m), Kermanşah’taki Bisotun Dağı ve Loristan Eyaletindeki Oshtorân Kuh (4326 metre), Zagros Dağlarının doğu bölümündeki en yüksek zirvelerdir.
İran’ın iki önemli akarsuyu, batıdaki Karun ve doğudaki Zâyandeh rud, bu sıradağların bir parçası olan Bakhtiar dağlarından doğarlar. Kohgiluyeh Dağı de bu sıradağların bir uzantısıdır ve güneyde Basra Körfezine kadar dayanır.

Alvand Dağı: (Farsça Alvand ya da Arvand ve Yunanca Orontes) Alvand Dağı birçok granit zirveden oluşur (Avesta’ya göre sekiz). Bu zirvelerin üstü, yılın büyük bir bölümünde karla kaplıdır. Hamdollah Mostofi Hicrî 740 yılında bu dağla ilgili şunları yazar : “Zirvesi hiçbir zaman karsız kalmamıştır”. Akdeniz’den gelen bulutlar, bu dağın oluşturduğu engele takılır ve çeşitli kaynak ve ırmağın doğmasına yol açan yoğun yağmur ve kar yağışlarına neden olurlar.
Granitin yanı sıra, bu dağın farklı bölümlerinde çeşitli renklerdeki kuvartz ve mermerlerle karşılaşmak mümkündür. Kangavar’da Anahit Tanrıça için yapılan tapınak ve İbni Sina Türbesinin yapımında kullanılan taşlar bu dağdan getirilmiştir. İbni Sina tedavi amaçlı kullanılan bazı bitkileri araştırmak üzere bir süre bu dağda yaşamıştır.


Alvand Dağı aynı zamanda çok sayıda Kürt ve Türk göçerin yaylası olmuştur. Bu dağın üstünde ve yamaçlarında bulunan birçok buluntu, bize geçmişte bu bölgede oldukça güçlü bir beşeri etkinliğin olduğunu göstermektedir. Alvand’ın güney-batısında, çeşitli dönemlere ilişkin sikkelerin bulunmasında hareketle,  burada eski dönemlerde çok önemli bir kentin olduğu bilinmektedir. Burada bulunan Part İmparatorluğuna ait bir kale ya da tapınağın kalıntıları ve Anahit Tapınağı bu bölgeye ilişkin tarihsel çekim merkezlerini oluşturmaktadır.

Stratejik öneme sahip coğrafi konumundan ötürü Alvand Dağı çoğu kez sığınak işlevi görmüştür. Qâdjâr Kralı Fat Ali Şah 1237 yılında Bağdat’a düzenlediği saldırı sırasında, koleradan korunmak amacıyla bu dağa sığınmıştır. Alvand Dağının kayalarına oyularak yazılan Ahemeniş İmparatorluğu döneminden kalma iki köşeli yazıt bulunmaktadır. Ganj Nâmeh (Ganjnâme) adlarıyla bilinen bu yazıtlar yaklaşık iki metre yüksekliğindedir ve yeni-Elamca, yeni-Babilce ve eski Farsça dillerinde olmak üzere üç ayrı dilde yazılmışlardır.. Bu dağda ayrıca İmam Zâdeh Mohsin (İmamzade Muhsin) gibi, islam dönemine ilişkin kalıntılar da yer almaktadır.

Zagros Dağları İran platosuyla Dejleh ovasını birbirinden ayırmaktadır. Bu ana dağ sırasına paralel olarak uzanan İran’ın orta kesimlerinden geçen daha düşük irtifalı ve yaklaşık 4000 km uzunluğunda bir başka sıradağ da vardır.

Orta İran’daki sıradağlar :  Bu sıradağ tuz gölünün (Daryâcheh-ye Namak) batısından başlar, Isfahan’ın doğusundan, Yezd’in ve Kerman’ın batısından geçer ve Belücistan Eyaletindeki sönmüş Taftân volkanına ulaşır. Ana sıradağlar birbirilerini izleyen Ghohrud (Kahrud) ve Banân sıradağlarıdır. Kahrud dağları, Kâşân kentini Kermân kentine bağlar ;  Kermân’ın güneyinden Belücistan’a kadar ise Banân dağları uzanır. 

Orta İran’da yer alan sıradağların en önemlileri Kâşân’ın güneyinde yer alan Karkas, Yezd’de bulunan Şir Kuh (4075 metre), ve Kermân’daki Bârez ve Şahsavaran’dır.
Bu dağların arasında, uzun ve çorak ovalar uzanır. İran platosu Asya’nın en el değmemiş topraklarından biridir ve buralarda hemen hemen hiç yaşam izi yok gibidir. Bu plato Asya’nın doğusuyla batısını birbirine bağlayan bir köprü; değişik kökenlerden gelen kabilelerin birbiriyle karşılaşmasını mümkün kılan bir kavşak noktası gibidir. Bu kabileler varoluşlarından beri bu topraklardaki inanılmaz kuraklıkla birlikte yaşamayı öğrenmişlerdir.

Güneydeki dağlar :   Basra ve Umman Körfezinin yakınlarından Belucistan’a kadar, düşük irtifalı sıradağlar bulunmaktadır. Güneyde bulunan dağların en önemlileri Tangestân ve Larestân bölgelerinde yer almaktadır. Doğuda Başagard dağlarına (2161 metre), güneyde Jâzmuriân gölcüğüne ve Umman Denizinin yakınlarına kadar uzanırlar.

Doğudaki dağlar :  Kuzeyde Horasan’dan, güneyde Belucistan’a kadar, başlıca üç sıradağ halinde inceleyebileceğimiz birçok zirve bulunmaktadır :
“Bakhezr”, Kuh-e Sorkh, Kuh-e Siâh ve Haştâdân dağlarının bulunduğu Horasan’ın güneyindeki Jâm dağları.
Jâm’ın güneyinde yer alan, en yüksek zirveleri Kuh-e Kalât (2850 metre), Kuh-e Ahangarân ve Şah Kuh olan Qâ-en dağları.

Belucistan’daki Makrân dağları. Bu dağlar, Sistan Eyaletindeki Zâbol’dan Bam yakınlarına kadar uzanır. En yüksek zirveleri arasında Palangân, Malek Siâh ve eski Tâftan yanardağını (4050 metre) sayabiliriz. Jiroft’un doğusundaki Bârez Dağları dördüncü yüzyılda çok sık ormanlarla kaplıydı. İslam fetihleri döneminde, Zerdüştçüler Hazreti Ömer’in ordularından kaçarken bu dağlara sığınmışlardır.
En yüksek tepesi Şah Cihan (Shâh Jahân) (3091 metre) olan Aladağlar (Aladaq), İran’ın kuzeydoğusunda bulunan Horasan Eyaletinin kuzeyinde yer alırlar. Binalud Dağı (Kuh-e Binalood) (3425 metre) bu dağların devamındadır ve Nişâpur kentinin doğal sınırını oluşturur.


Günümüz İran’ının sınırlarını çizen bu sıradağların tümü, tarih boyunca sayısız göçer kabilesinin ve birçok ordunun geçişine tanık olmuşlardır. Bu şekilde İran’ın sınırları çoğu kez değişmek durumunda kalmıştır. Ahemenid devrinin parlak dönemlerinde, Iran'ın doğal sınırlarını Sindh (Indus) nehriyle Nil Nehri ve Ege Denizi;  Seyhun Nehri (Syr-Dariâ), Hazar Denizi, Kafkas Dağlarıa ve Karadeniz ile Basra Körfezi ve Umman Denizi  oluşturmaktaydılar.


Not : Mohammad-Javâd Meshkât’ın Joghrâfiyâ-ye tarikhi-ye Iran-e bâstân – Donyâye Ketâb Yayınları – 1992 kitabından alınmıştır.

(Mohammad-Javâd Meshkât’ın İran’ın “La Revue de Teheran” Dergisinin Eylül 2008 sayısında yayınlanan yazısı Osman SOYSAL tarafından Fransızcadan çevrilmiştir. )

(http://www.teheran.ir/spip.php?article794)

(http://www.meteorhaber.com/content/view/481/)

 

IRAN - EFSANEVİ DAĞLAR

«  Suyun çağladığı dağlara şükrediyoruz
   Üzerinde yeşerdiğin dağın doruklarına şükrediyoruz » 
                                                          Avesta
Dağ imgesi, onu çoğunlukla kutsal olarak kabul eden İranlılar için her zaman önemli bir yer tutmuştur. Çok eski devirlerde dağlar insanoğlunun sığınağı olmuş ve insanlar buralarda bulunan mağaralarda soğuktan ve yabani hayvanlardan korunmuştur.
Evlerden ve çadırlardan çok daha önce, arazideki doğal yapılar ve mağaralar insanlar için barınak işlevi görmekteydiler. İnsanların ilk evleri mağalar olmuştur ve o günden beri insanoğlu mağaralara ve dağlara saygı ve minnetle yaklaşmıştır. Bu duygular yavaş yavaş bir dinsel saygıya dönüşmüş ve böylece kimi dağlar kutsal kabul edilmiştir. İnsanoğlu kimi dağları adlandırmak için kutsayıcı sözcükler kullanmıştır. Himalayaların bazı ünlü dağları buna en güzel kanıtı oluşturmaktadır : İnsanoğlunun tırmandığı ilk 8000 metrelik dağ olan "Annapurna", "Hasat Tanrıçası" anlamına gelmektedir. On üçüncü sekiz binlik dağ olan Shisha Pangma diğer adıyla "Gosainthan", "Kutsal Ev" demektir. Dünyanın en yüksek zirvesi olan "Chomolangma" (Everest) "Ana Kar Tanrıçası"dır. Diğer sekiz binliklerin arasında bir başka tanrıça daha vardır : "Gökyüzü Tanrıçası" olan "Cho Oyu".


Asya kıtasında, Moğolistan’ın başkenti Ulan-Bator yakınlarında, Moğolların "Bogd Uul" adını verdikleri bir dağ yer alır : "Tanrının Dağı".
Dağlar din ve inanç alanında da ayrıcalıklı bir yere sahiptir. İslam dininin Peygamberi Hz.Muhammed, Nur (ışık) Dağında Cebrail aleyhisselam ile Hira mağarasında karşılaşır ve kendisine ilk vahiy burada iner. Hz.Musa Tanrının On Emrini Sina Dağında öğrenir. Ahura Mazda Zerdüşt ile bir dağda konuşur. Yunan Tanrılarının Tanrısı, göklerin hakimi Zeus bir dağın zirvesinde doğar ve Nuh’un gemisi kıyamet sonunda Ağrı Dağı’nda karaya oturur.
Bazı dağlar ise, insanların hatıralarını yaşatmaları için kutsal kişilerin ismini ödünç almıştır. İrlanda’da "Croagh Patrick" dağı ermiş Patrick’in ibadet yeriydi. İran’daki "Taht-ı Süleyman" Dağı, Süleyman Peygamberimizin meskeni olarak kabul edilir. Sri Lanka’daki "Adem Sivrisi" cennetten kovulan Adem’e ev sahipliği yapmıştır ve Güney Amerika’nın batısındaki "Sange de Cristo" dağları da adını İsa Peygamberin akan kanından almıştır.


Dağlar öteden beri birçok halka ilişkin efsanede önemli bir yere sahiptir. Aztekler Tanrı’ya kurbanlarını dağlarda adıyor ve Meksika’daki "Ixtaccihuatl" ve "Citlaltépetl" dağlarının isimleri eski Aztek efsanelerinden alınmıştır. Birincisi "Uyuyan Kadın", ikincisi ise "Yıldız Dağı" anlamına gelmektedir. Yunan Mitolojisi Sözlüğünde F.Jiran, Olimpos Dağı ve buranın Yunanlılar için taşıdığı önem konusunda şunları söylemektedir :
"Olimpos Dağı geniş bir yaylanın en yüksek noktasında 9000 metreyi aşmaktadır ; devasa kaya parçalarından oluşan ve bulut kütleleriyle çevrili son sırası doğaüstü güçlerin uykusuna evsahipliği yapıyor gibi duran zirveleriyle doğal bir anfi tiyatro oluşturmaktadır. Selanik Körfezine yönelen denizci, göküzünün mavi ufuk çizgisine doğru eğilen Olimpos dağına dikkatle bakar, irkilir ve dinsel bir korkuya kapılırdı. Bütün bu güzellikler Tanrıların kaygı verici görkemini anımsatıyorlardı. Gözlemci ilk bakışta, Olimpos’un dünyanın en yüksek zirvesi olduğundan şüphe duymuyordu. Küreklere asılan denizci, Olimpos’u izlerken, Homeros’a da ilham veren aynı manzara karşısında şu dizeleri mırıldanıyordu : "Onu hiçbir zaman rüzgâr sürükleyemeyecek, ve kar da zirvesini kaplayamayacak ; hafif bir meltem çevresini saracak, duru bir saflığa boğulacak ve Tanrıların mutluluğu onun sonsuza kadar yaşamasını sağlayacak".
Tanrılar altın masalar etrafında oturuyor, ölümsüzlük içkisi içip, ambrozia yiyor ve insanların onların onuruna pişirdiği kurban etlerinin kokusu başlarını döndürüyordu. Zeus, mekanında, yani Olimpos Dağının zirvesinde meclisini topladığında, gençlik tanrıçası Hebe ölümsüzlük içkisiyle dolu kupaları elden ele dolaştırıyordu."


Ama İran’da, insanoğlu ile dağın ilişkisi daha da ileriye gitmektedir. Diğer yerlerde dağ kutsal olarak kabul edilmiş olsa da, İran’da bundan biraz daha öteye gidilerek dağ, ulu sayılmıştır. Dağ, çoğu zaman, ün salmış İranlıların görkem ve şatafatının simgesi olmuştur. İranılar için onların görkeminin yansıması gerçekten de dağ gibi sonsuz ve ulaşılamazdı. Dağların tanrıların onlara bağışladığı bir ihtişam olduğunu kabul ediyor ve bunun için onları kutsal kabul ediyorlardı.
Antik Çağda İranlılar, ışık Tanrısı Mithra’nın dağda yaşadığına inanıyorlardı. Şafakta doğuyor, gün içinde büyüyor ve geceleyin ölüyordu. Bu inanış güneşe tapanları, kendi Tanrılarına daha yakın olabilmeleri için tapınaklarını dağlardaki mağaralarda kurmaya yöneltti. Yaşt’ların bulunduğu Avesta’nın bir bölümünde, Mithra’nın "cennetteki Tanrıların en yücesi olduğu ve döngüsü içerisinde güneşin önünden gittiği" yazılıdır. O, "İranlıların yaşadığı tüm topraklara hükmettiği, altın sarısı zirvelere yükselebilen ilk Tanrıdır." Ayrıca "bin sütunlu malikânesinin Haraiti Dağının (Elburz) en yüksek zirvesinin üzerinde yer aldığı"na işaret edilmektedir. "Buranın iç mekanları kendi kendine ışıyor ve dışıysa yıldızların ışığıyla aydınlatılıyordu."
Bundan daha da belirgin olarak birçok İran efsanesi de aynı şekilde dağ imgesine bağlıdır :
Kyan hanedanlığının üçüncü kralı Siyavuş oğlu Keyhüsrev canlılar dünyasını terk eder ve sonra Sushiante (kurtarıcı) eşliğinde yeniden inşa etmek üzere dünyaya geri döner. Ölümsüzlüğe ulaşmak için bir dağın zirvesine tırmanır ve burada gözden kaybolur.
Pişdadiyan hanedanlığının yedinci kralı Manuşehr, Manuş Dağında doğmuş ve burada büyümüştür.
Daha sonra Simurg adını alacak olan, antik İran’ın önde gelen bilgin ve gizemcilerinden biri olan Saêna, "Harzarbeh" Dağında yaşıyor ve aralarında Rüstem’in babası Zal’ın da bulunduğu müritlerini burada biraraya getiriyordu.
Feridun Zahhâk’ı Demavend Dağında zincire vurur.
Demavend Dağı aynı zamanda İran’ın en güzel efsanelerinden birine tanıklık etmiştir : Turan ve İran krallıkları arasındaki sınırı belirlemek için Araş’ın fırlattığı ok efsanesi.
Kaynakça :
- Shenakhté Assatyr-e Iran, (İran efsanelerine giriş) Jareh AMOUZEGAR- Avishan Yayınları-Cheshmeh Yayınları, 1375. (Hicrî)
- Farhangé Assatyré Younân, (Yunan Mitolojisi Ansiklopedisi) Abolghassem ESMAILPOUR Fekr-e-Rouz Yayınları, 1375.
- Farhang-é Assatyr-e Younan et Rom, (Yunan ve Roma Mitolojisi Ansiklopedisi) Pierre GRIMMAL – Amir Kabir Yayınları, 1367.
- Naghsh-e Kouhha dar sakhtar-e farhangi ejtema-ié Iranian, (İranlıların toplumsal ve kültürel oluşumunda dağların işlevi) Ahmad NOURI – Vahouman, 1382, sayı 2 sayfa 6-8.
- Dastanhay-e iran-e bastan, (Antik İran hikayeleri) Ehssan YARSHATER.
- Shah nameh, (Şahname) FERDOWSI, Saïd Hamidiân tarafından düzeltilmiş, Ghatreh Yayınları, 1373.
( Mostafâ Sadr’in İran’ın “La Revue de Teheran” Dergisinin Eylül 2008 sayısında yayınlanan yazısı Osman SOYSAL tarafından Fransızcadan çevrilmiştir. )
( http://www.teheran.ir/spip.php?auteur67” )
( http://www.meteorhaber.com/content/view/480/)

IRAN - CENNETİN KAYNAĞI SAVALAN

Güzelliğin, gücün ve yüceliğin simgesi olan dağ, aynı zamanda Yaratıcının kutsallığını ve sonsuzluğunu da yansıtır. Tanrı’nın elçisi Hz.Muhammed’e ilk vahiy Hira dağının zirvesinde inmiştir. Hz.İsa, Golgotha’nın doruklarında çarmıha gerilmiş, Hz.Musa Tanrıyla Sina dağında tanışmış ve Zarathustra Avesta’yı Savalan dağının yüksekliklerinde yazmıştır.

Orada gerçek ile efsane ve mit birbirine karışmıştır : gerçek, çünkü peygamber efendimiz bu yer için cennetin kaynağı demiştir ;  mit, çünkü Tus bilginleri tarafından dizelere dökülen (Firdevsî) ve Keyhüsrev, Fariborz Rad ve Bahman Dej’i karşı karşıya getiren savaşlar Savalan dağının önünde yapılmıştır ; ve nihayet Azerilerin  inandığı efsanedir : “Savalan dağında kar az olduğunda, kıtlık kapımıza dayanmış demektir”. Erdebil ve Savalan savaşçıların ve kahramanların yurdu olmuştur.  Babak Koram Din ve Şah İsmail cesaret ve yiğitliklerini Savalan’da sınarlar ve ardından Erdebil’de unutulmayan direnişlerine girişirler. Bizler, Tahran’daki Kâtam-ol-anbiâ otelindeki dağcı ekibinin üyeleri olarak, Savalan Dağına tırmanış için sıcak yaz mevsimini seçtik. Bu amaçla tarihi bir kent olan Erdebil’e gitmek üzere yola koyulduk.

Eskiden Artavil ismi verilen Zerdüstçülerin kutsal kentine, Sasani devrinden itibaren Bârân-Pirouz  adı verilmeye başlandı. Yüzyıllar sonra, Erdebil’deki Şeyh Safi-Al-Din’in ölümünden sonra kent, umutların Kâbesi, Sufiliğin Mekke’si ve gizemci yolun müritleri için kutsal bir yere dönüştü. Safevîler döneminde, her kim günah işlerse Erdebil’e sığınırdı. Böylece kent zamanla Dar-al-amân ismini de almıştır.

Bu tarihsel bölge, aynı şekilde tarihi açıdan önemli bir dağa, Erdebil’in 48 km batısında bulunan bir yanardağa da evsahipliği yapmaktadır. Bu yükselti, Erdebil’in kuzey-batısında bulunan Kareh-Su vadisinden Ahar’ın güneyindeki “Kuss Dağı”nın yüksekliklerine kadar uzanan görkemli bir dağdır. Doğudan batıya 60 kilometrelik bir uzunluğa ve yaklaşık olarak 48 kilometrelik bir genişliğe yayılır. Bu dağın en yüksek noktası, 4811 metre yükseklikteki Sabalan ya da Sultan Savalan doruğudur. Demavend dağından sonra İran’ın en yüksek ikinci dağıdır. Bu devasa kütle, Erdebil, Meşkin-Şehr ve Sarâb kentlerinin oluşturduğu büyük bir üçgenin tam ortasında yer alır.

Savalan Dağına çıkmak için birçok yol izlenebilir ; ancak bunların en uygunu ve en yaygın olarak kullanılanı, “Kutur Suyu” ve Şâbil  sıcak su kaynaklarından başlayan rotadır. Bu rotayı kullanmak için, Erdebil’den Meşkin-Şehr’e giden yolu izledikten sonra bu yolun 60 ncı kilometresinde, kaplıcalara giden ikinci bir yola sapmak gerekiyor. 30 kilometre sonra, “Lâhrud” köyünü geçtikten sonra, önce muhteşem “Kutur Suyu”na ve oradan da sonra Şâbil kaplıcalarına varılır. Burası birinci kamp yeri olarak en uygun yerdir. Ancak bugünlerde, benzerleri arasındaki en iyi tesis olan Şâbil talasoterapi merkezi hizmet dışıdır. Buna karşın, sıcak su kaynaklarından yükselen kükürt kokusu bütün bölgeyi kaplayan küçük bir köy olan “Kutur Suyu”, ziyaretçileri daha iyi ağırlayacak ve onları memnun edecek bir yerdir. Savalan çevresinde, Sar’eyn’den “Kutur Suyu”na kadar, dağınık durumda ama kolayca bulunacak konumda birçok sıcak su kaynağı bulunuyor. Bazı jeolojik araştırmalara göre, Savalan Dağı ve sıcak su kaynakları, bölge topraklarında Üçüncü Zamandaki (Tertiyer dönem) volkanik etkinliğin sonucunda oluşmuştur. Bu volkanik etkinlikler aynı zamanda, Sahand gibi başka yüksek irtifalı dağların oluşmasına da neden olmuştur. Bu sıcak suların kimyasal ve hidrolojik analizi yeryüzünün derinliklerinden kaynadıklarını göstermektedir. Su, değişik toprak katmanlarını aşarak, başta karbonat ve sülfat olmak üzere mineral yönden oldukça zenginleşiyor. Bu sular sıcak su kaynağı olarak tedavi edici niteliktedirler. Bu amaçla birçok gezgin ve hasta şifa bulmak amacıyla buraları ziyaret etmekte, ve bu hareketlilik, bölge halkı için önemli bir gelir kaynağı oluşturmaktadır.

Dağın güzelliği Şâbil’den itibaren dikkat çekmektedir. Bu uzaklıktan, karlı Savalan Dağı beyaz bir koniye benzemektedir. Şâbil’den hareketle, ilk dağ barınağına ulaşmak için ciple 45 dakika yol almak yeterlidir. Ama benzersiz doğal güzelliklerin tamamıyla tadını çıkarabilmek için bu yolu yürüyerek katetmeniz önerilir. Ekibimiz yürüyerek, yavaş yavaş ilerlemeye devam ediyor. Hava serin ve güzel. Bahar kokuları bu bölgeyi hiç terk etmiyor. Her şey, her yer harika ve irtifa kazandıkça dağın yamacındaki güzellikler çoğalıyor. Bölgenin tümünde geniş yeşil otlaklar göze çarpıyor. Bu dağdan kaynaklanan, Anzân, Kiâv, Meşkin ve Kotur gibi kuzey yamacından akan birçok akarsu Kareh-Su’ya dökülür. Güney yamacında ise daha sonra Talkeh-rud’a katılan, Dari, Zuru, Zarnak ve Alân akarsuları bulunmaktadır. Bu ırmaklar toprakların verimliliğinin artmasına da neden olurlar. Örneğin zengin tortulara sahip Mokân yaylası, çiftçilere ve hayvancılara muhteşem otlaklar sunmaktadır. Bu yaylaların yeşili, dağdaki karlardan, aralıksız yağışlardan ve buzulların erimesinden beslenmektedir. Ulusal Çevre Enstitüsü’nün bir raporuna göre bu dağda, nane, gelincik ve düğünçiçeklerinin de aralarında bulunduğu 3000’e yakın bitki türünün bulunduğu belirlenmiştir. Yamaçlarındaki çiçek ve bitki bolluğu sayesinde bu bölgede İran’ın en ünlü balı üretilmektedir. Çevre tepelerde gördüğümüz birkaç tavşan, bu dağın, yüksekliklerde yaşayan, dağ keçisi, yaban keçisi, yaban koyunu, boz ayı, tilki, kurt ve geyik gibi hayvanlar için doğal ve mükemmel bir barınak olanağı sunduğunu bize anımsatıyor. Buralarda, sürüleriyle, tavukları ve sadık köpekleri eşliğinde, sade “Abeh”lerinde yaşayan köylüler yaşamaktadır. 

Savalan ve bölgenin diğer yerlerinde birçok küçük göl ve gölcük yer almaktadır. Buraları kuşlar için eşsiz yaşam alanları oluşturmakla birlikte balık yetiştiriciliğine de çok elverişlidir. Belki de “Sabalan” sözcüğü, gölcük, göl anlamına gelen “Su-Alan” sözcüklerinden türemiştir. Dehkhodâ Hoca “Sabal” sözcüğünü, bulutu terk eden, ama henüz toprağa kavuşmamış olan yağmur damlası olarak tanımlar. Sabalan’ın, bir tanrısal nitelik kazandırmak amacıyla bu sözcükten türemiş olması da olasıdır. “Anânnderâj” kültüründe, Savalan’ın, birçok müridin kendini duaya ve inzivaya adadığı yüksek ve görkemli bir dağ olduğu söylenmektedir.

Dört saat süren yürüyüşten sonra 3500 metredeki barınağa varıyoruz. Buradan, Savalan’ın kuzey yüzü ve sonsuz bulutları görülebiliyor. Güneyde, ayaklarımızın altında bölgeyi kaplayan kalın bulut tabakasını seyrediyoruz.

Barınak, herbirine yaklaşık sekiz kişinin sığabileceği dört küçük odadan oluşuyor. Ayrıca burada içinde ranzalar bulunan ve yaklaşık yüz kişinin yerleşebileceği bir büyük salon da yer almaktadır. Barınağın suyu dağın eriyen karlarından sağlanmakta ve elektrik için jeneratör ve telefon hattı bulunmaktadır. Acil gereksinimleri karşılamak için de bir büfe vardır. Barınak yerine temiz havayı tercih eden birçok dağcı, bireysel olarak ya da ekip halinde binanın çevresinde çadır kurabilmektedir.

Geceler eğlenceli geçmekte ve herkes bu coşkuya katılmaktadır. Ülkenin dört bir yanından, ve hatta yurtdışından gelen çeşitli dağcı ekipleri burada zirve tırmanışı için hazırlık yapmakta ve tırmanış öncesi malzemelerini gözden geçirmektedir. Yazın ortasında, barınağın içinde ısı geceleyin sıfır dereceyi bulabilir. Dolayısıyla buna uygun giysilerle donanmış olmanız gerekmektedir. Büyük kentlerde uzun süredir yapmayı unuttumuz bir şekilde, yıldızlı gökyüzünü izlemek bizi tam anlamıyla bir uzay yolculuğuna çıkarıyor. Güçlerimizi biriktirebilmek için, erkenden yatmamız gerekiyor; ancak aramızdan bazıları heyecanlarını bastırmakta biraz zorlanıyor.

Şafak vakti, namazdan sonra barınağı terk ediyoruz ve doğu yamacından tırmanışımıza devam ediyoruz. Sağ tarafımızda, dağın kuzey yüzünde geniş Şâbil ve “Kutur Suyu” ovasının ve “Dareh-Si” yamacının çayırları görülebiliyor. Solumuzda, dağın güney yüzünde ise Sar’eyn ve “Alvares” vadilerinin dik ve çarşaklı yamaçları yer alıyor.

Savalan’ın kayalarında güneş ışınlarının yansıması Yaratıcı eliyle çizilmiş muhteşem bir görüntüyü gözler önüne seriyor. Başından beri, patikanın dik eğimi Savalan’ın acemi dağcılara karşı hiç şakası olmadığını ve iyi bir hazırlık yapmadan zirvesine kolay kolay çıkılamayacağını gösteriyor. Yaklaşık bir saat sonra, zirve yolundan geri dönen dağ hastalığına tutulmuş ve oksijen eksikliği nedeniyle yüzü benzi solmuş ve bitkin düşmüş dağcılarla karşılaşıyoruz. Dağın devasa kayaları, kış mevsimindeki aşırı soğuk nedeniyle parçalanmış ve birçok yerden çatlamışlar. Genel olarak yapıları çürük olduğu için bunlara dayanmak ya da bunlara tutunarak tırmanmak hiç de güvenli değil.

Tırmanış ve iniş sırasında, rehber kullanılması gerekli değildir. Belirgin birçok patika ve işaret lehvası bulunmaktadır. Yükseldikçe bitki örtüsü azalıyor. 4200 metreden sonra, doğal buzullar, bütün yıl boyunca erimeyen kar katmanı ve kuru ve soğuk hava nedeniyle bitki örtüsü tümüyle ortadan kalkıyor.

4700 metre yüksekliğindeki Mehrâb Tepesinde biraz soluklanıyoruz ve zorlu patikalarda 4 saat ilerledikten sonra, “Talkeh Guli” buzulu adı verilen dik eğimli bir rampaya ulaşıyoruz. Bu buzulu da ardımızda bıraktıktan sonra, grup lideri el ele tutuşup gözlerimizi kapatmamızı istiyor. Sadece grubun en başında yer alan liderin gözleri açık durumda olmak üzere, birkaç metre ilerledikten sonra, lider bizden gözlerimizi yeniden açmamızı istiyor ve kendimizi bir düşün tam orta yerinde buluveriyoruz.

Kendisi ile ilgili bir hadis-i şerifte, Peygamber efendimizin, bir dua okuduktan sonra, müminlerine bu duayı kim okursa, Tanrı’dan Savalan’ın karlarına eşdeğer bir ödüle hak kazanacağını söylediği anlatılmaktadır. Müminler ona Savalan’ın ne olduğu sorduklarında, şu şekilde yanıt verir : “Ermenistan ile Azerbeycan arasında yer alan bir dağdır. Zirvesinde cennetsi bir kaynak fışkırır, ve bağrında peygamberlerin mezarı bulunur. Bu kaynaktan çok soğuk bir su çıkar ; çevresindeki su kaynakları ise çok sıcak ve yakıcıdır.”

Göl yüzeyinde güneş ışınlarının yansıması, tasavvur edilmesi zor ama gerçek bir resim oluşturuyor: parlayan kayalar ; suyun cennetin gözyaşlarını çağırdığı bir gökyüzü kaynağı ; sonsuzluk ve Tanrı’nın iyilikseverliği ; ve sonsuz merhameti olan karlar. Ve bütün bu imgelerle şaşkına dönen bizler, coşku gözyaşlarıyla yerlere kapanarak Tanrıya şükrediyoruz.

Göl yaklaşık iki hektarlık alana yayılıyor. Suyu saf ve tertemiz ve içinde hiçbir canlı yaşamıyor. Gölün yüzeyi, yılın birçok ayında kar ve buzla kaplı. Ancak bu mevsimde, yaz ortasında, karların büyük bir kısmı erimiş ve gölün hacmini arttırmış. İran’ın birçok kentinde insanlar 40 derecenin üzerindeki bir sıcaklık altında kavrulurken, soğuk hava, kalın  giysilerimize daha da sıkı sarınmamızı gerektiriyor.

 

( Fatemeh KOHANDANI’nin İran’ın “La Revue de Teheran” Dergisinin Mart 2006 sayısında yayınlanan yazısı Osman SOYSAL tarafından Fransızcadan çevrilmiştir. )

 

(http://www.teheran.ir/spip.php?article612)

(http://www.meteorhaber.com/content/view/479/)

DRU'YU YENMEK

Dorukların cazibesine kapıldığından beri, insanoğlu tarafından gerçekleştirilen büyük başarılar arasında, Walter Bonatti’nin gerçekleştirdiği Dru’nun güneybatı duvarı tırmanışı, en cesur düşlere dahi meydan okuyan ayrıntılarıyla şüphesiz en olağanüstü olanıdır.

Yedi yüz metrelik dikey bir kaya duvarını aşmak için beş gün ve beş gece tek başına gerçekleştirilen mücadele bu çılgın girişimin boyutlarını göstermeye yetiyor.

Bu insanüstü kavganın anlatısını adım adım izledikçe, sonsuza kadar aşılamayacak gibi görünen Dru’nun güneybatı duvarının üst üste ortaya çıkan temel zorluklarını yenmek için gereken cesaretin, dayanıklılığın ve soğukkanlılığın gerçek boyutunu ancak kavrayabiliyoruz.
Ve sonunda dağcılık tarihinde önemli bir tarih olan 22 Ağustos 1955’te, ‘mükemmel bir dağ nihayet mükemmel rotasına kavuşmuş oluyordu’ ve Dru’nun güneybatı kulesine yeni bir isim veriliyordu: onu yenmeyi başaranın ismi!”

Çarpıcı Arve vadisi üzerinden Chamonix’e varınca, Alplerin en geniş, en zor ve en olağanüstü manzarası giderek gözümüzün önünde belirginleşmeye başlar: Mont Blanc’ın çevresinde çember oluşturarak yayılmış uçsuz bucaksız tertemiz buzul ve doruklar, uzaktan bakıldığında cephede sivri kayalardan oluşan büyük kaya duvarıyla ve karlı doruklarıyla Chamonix sivrilerinin ve gümüşi koninin benzersiz dekoru. Ancak yaklaştığımız oranda Yeşil dönüşmeye başlıyor. Gizlediğini görmemize olanak tanımak için karaltısı yassılaşıp geri çekiliyor. Durum tersine dönüşüyormuşcasına, Yeşil uzaklaştıkça, büyük bir kızıl kaya kütlesi orantısızca büyüyor ve onu seyreden için gerçek bir tutkuya dönüşüyor; işte bu Dru. “Eşsiz Fransız dağı, Chamonix tacının incisi, Chamonix’lilerin kibir ve meydan okuması, dağcının çaresiz kaldığı yer.”

Dru’nun tarihine ilişkin birkaç sözcük söylememiz gerekirse, en doğru yöntem Vallot rehberinin üçüncü cildinde yapılan tanımdan izinli bir alıntı yapmak olacaktır. Bu tanım şu sözcüklerle başlar: “Devasa kayalık piramidiyle, Dru sivrisi Mont-Blanc sıradağlarının en güzel doğal harikalarından biridir. Birbirine komşu iki zirveden oluşur: Büyük Dru (3 754 m) ve Küçük Dru (3 733 m).”

Bu tanımdan anlaşıldığının tersine en ciddi sorunları ortaya koyan Büyük Dru değildir. En yüce zorluk, en büyük meydan okuma, ağabeyine yaslanmış durarak olağanüstü eğimli üç yüzü bulunan Küçük Dru’ye özgüdür. Üç kaya duvarı, üç tırmanış, dağcılık tarihinin ve gelişiminin üç aşaması.

Küçük Dru’nu ilk tırmanışı güney yamacından, 1879 yılının Ağustos ayında J.E.Charlet-Straton, P.Payot ve F.Folliguet tarafından gerçekleştirilmiştir. İzlenen yol bugün Dru’nun geleneksel rotası haline gelmiş ve aynı zamanda Alplerin klasik tırmanışlarından biri olmuştur. 1935 yılında, imkansız gibi görünen kuzey yüzünün tırmanışı başarısını P.Allain ve R.Leininger gerçekleştirecek ve, ancak 1952 yılında, 1–15 ve 17–19 Temmuz tarihleri arasında tecrübeli dört Fransız dağcı –G.Magnone, L.Bérardini, A.Dagory ve M.Lainé- iki aşamada muhteşem batı yüzünü aşmayı başarabileceklerdir. Tırmanışlarının ilk aşamasında, aniden bozan hava koşulları zirveye giden rotanın ortasından dönmelerine yol açmıştı. Bundan on iki gün sonra, daha kolay bir rotadan yarıda bıraktıkları noktaya ulaşmışlar ve buradan batı yüzünü tırmanarak zirveye ulaşmışlardı.

Dağcıların kabusu haline gelen bütün bu kaya duvarlarından kuşkusuz en çok tartışılanı Dru’nun batı yüzü olmuştur. Tırmanışına ilişkin zorluklar görmezden gelinemeyecek kadar önemliydi; ama öylesine sarptı ki onu ele geçirmeye can atanların tüm ümitlerini ortadan kaldırıyordu. Buna benzer kaya duvarlarına ilişkin çoğu zaman bir ulaşılmazlık hâlesi oluşur; benzer girişimlerin saçmalığına ilişkin bir inanç yayılır. Bunun en güzel tanığı, kuzey yüzünün galibi Pierre Allain’in, hayrete düşürücü tırmanışı sırasında, yaklaştığı batı yüzünün profilini izlerken söyledikleridir: “Gözümüz bir an için sağda, Dru’lerin batı yüzünün uçurumuna daldı. Burada, çok sert bir dikeylik söz konusudur ve ancak kimi yerlerde büyük ters eğimlerle bozulmaktadır. Muhteşem tek parça kaya blokları, imkansızın biricik örneği olarak elli metrelik defosuz dümdüz yüzeyler sunmaktadır. Dağcının tüm haklarını, imkanlarını kaybettiği noktadır burası; ancak birbirine eklenmiş merdivenler veya benzeri başka bir yöntem bunlarla başetmeye olanak tanır ki buna da artık dağcılık değil ancak dağ işçiliği diyebiliriz. Bu alanda her şey mümkündür, hatta kayanın içinden döne döne tırmanan bir tren yolu dahi yapılabilir.” Bu sözcükleri kullanan Fransız dağcılığının tartışılmaz önderlerinden biridir. Ancak Pierre Allain, hiçbir şekilde, haklı olarak kınadığı ve suçladığı yapay tırmanış yöntemleri kullanılmadan, oldukça da yakın bir zamanda, Dru’nun batı yüzünün tırmanılacağını tahmin edemezdi.

Ancak söylediği sözler, her koşulda, benim de tamamen hemfikir olduğum bir gerçeği yansıtmakta: kaya duvarlarına, kayaya çimentoyla tutturulmuş sikkelerle veya buna benzer her türlü yöntemle tırmanış artık dağcılık sayılmamalıdır.

Everest, K2 ve benzer dağlarda olduğu gibi coğrafi yönden bilimsel bir keşif ve inceleme anlamı taşımadığı zaman, bana göre tırmanışın amacının, dağın düşsel havası içerisinde, doğa karşısında kazanılan zafer aracılığıyla ruhun sürüklendiği iç keşiflere ulaşmamızı ve yoğun duygular yaşamamızı sağlayan bir eylem olması gerekir. Dağcı için, kendi dağcılık anlayışıyla uyum içerisinde kullanacağı tırmanış yöntemleri, zirveye ulaşması için gerekli koşulları oluşturmaktadır. Doğal olarak, son yıllarda dağcılık camiasının temel konusu haline gelen tırmanış “yöntemi” sorunu, tüm dağcıların nezdinde aynı anlamı taşıyamayacak kadar öznel bir konudur. O halde, bedensel performansla ahlaksal performansın vazgeçilmez dengesiyle çelişmedikleri ölçüde tüm tırmanış yöntemlerinin geçerli olduğunu söyleyebiliriz.

Ama biz yine, Dru’nun batı yüzüne geri dönelim. Dağcılığın çözülmemiş son problemi olarak, İkinci Dünya Savaşından sonra hızla dönemin dağcı kuşağının temel ilgi alanlarından biri halinde gelmiştir. Bu büyük duvarla hesaplaşmak konusunda, benim de arzu içinde kıvrandığımı söylememe bilmem gerek var mı? Ancak bu dev kale, özellikle Fransızlar tarafından öylesine sıkı bir şekilde kuşatılmıştı ki, ben sadece onların defalarca yinelenen girişimlerini izlemekle yetiniyordum. Nihayet, 1952 yazında, geleneksel dağcılık yöntemlerine sadık kalınarak onu zapt etmeyi başarırlar. İki aşamada elde edilmiş dahi olsa –ki bu durum haklı eleştirilerin kaynağı da olmuştur aynı zamanda- bu, emin adımlarla elde edilen bir başarıydı. Dru’nun üçüncü ve sonuncu yüzünün tırmanışıyla Alpler’deki son erişilmezlik efsanesi de ortadan kalkmış oluyordu.

Fransızların zaferinin beni iki yönden bu kadar sevindireceğini hiç tahmin edemezdim: Birincisi, bu zafer, benimle aynı dağcılık anlayışına sahip tırmanışçıların başarısıydı. İkincisi ise Fransızlar, Dru’nun batı yüzünü aşmakla birlikte, Montenvers’e hakim olan devasa yamacın gerçek problemini çözmüş olmaktan çok uzaktılar. Katettikleri yol, yadsınamayacak şekilde mantıklı ama kuzey yüzünü öylesine yanlamasına, daha doğrusu öylesine teğet geçiyordu ki güney-batı duvarının tırmanışı sorunu daha çok belirginleşiyordu.

Sade çizgilere sahip ve hâlâ engebeyi yüceleştiren batı yüzünün başdöndürücü boşluğuyla bu büyük yapı, her şeyden üstün görünen ihtişamıyla dağın batı yüzüne egemen oluyor ve değerini arttırıyor. Bu mükemmel dağın mükemmel rotası sorunu henüz çözülmemişti. Benim için yavaş yavaş, Dru’nun güneybatı duvarıyla karşılaşma zamanının yaklaştığını hissediyordum.

* * *

15 Ağustos 1953’te, Dolomit’lerdeki ünlü Lavadero tırmanışlarının yoldaşı, ip birliği yaptığım arkadaşların en değerlisi olan Mauri ile birlikte yola çıkıyoruz. Batı yüzünün yamacına yığılmış kar konisini zorlukla tırmanırken gün doğuyor. Gündoğumunun sessizliğinde, güneşin henüz değmediği Dru, kütlesel donuk karaltısını yoğunlaştırıyor ve uyuyan devasa bir canavara benziyor.

Coşkumuzu yitirmeden sessiz ve dikkatli bir şekilde ip birliği yapıyoruz: işte serüven başlıyor... Bizi gerçekten de can sıkıcı olan buzlu ve karanlık bir kulvarın girişine çıkaracak olan, yaklaşık kırk metrelik dikey ve zorlu bir çıkıntıyla başlayan sert ve şiddetli bir başlangıç. Burası Dru’nun şiddetini en belirgin şeklinde gösterdiği yerdir. Başdöndürücü bin metrelik zirveden yerçekiminin kopardığı ne varsa hepsinin yuvarlandığı ve düştüğü bir geçit. Olağanüstü eğimli buz kızaklarla, çoğu yeri düşen taşlarla ezilmiş, cilalanmış granit lehvalar peşisıra dizilmişler. Olası bir taş sağanağı tüylerimizi diken diken ediyor ve olabildiğince sağa doğru yaslanmamıza yol açıyor.

Kulvarın yarı mesafesinde, yolumuz Fransızlarla batı yüzündeki rotasıyla çakışıyor. Buradan itibaren, güneybatı duvarının sınırlarına girmiş bulunuyoruz. Gönlümüz elvermese de, batı yüzünün emin balkonlarının çekiciliğine direnip, bizi nereye götüreceğini bilmeden bu moral bozucu kulvarda devam etmemiz gerekiyor. Yavaşça, yüksek moral seviyemizle, sabah süresince tırmanışı sürdürdük, ancak, öğle sonrası bizi bulunduğumuz yerde hareketsiz bırakarak, üzerimizden seller akmasına yol açan şiddetli bir sağanak boşalmaya başıyor.

Sırtımızı Alev Kayaları’nın dik duvarına yaslamış ve kafalarımız bivak torbalarından çok az dışarıda bu korkunç anların geçmesini bekliyoruz. Çevremizde tam anlamıyla bir kabus manzarası var. Biraz daha aşağılarda, tam da geldiğimiz noktada, dar, iğrenç bir hortuma dönüşmeden önce, Dru’nun ve Alev Kayaları’nın derin boğazlarının aynı doğrultuda birleştiği amfitiyatroya ulaşmış bulunuyoruz: buzula kadar ulaşan dört yüz metrelik bir uçurum. Daha çok çığların oluşturduğu, bin yıllık erozyonun kazdığı, ürkütücü, buzlu ve karanlık gerçek bir huni deliği. Ve üst tarafımızda, yüce buzlu duvarlarından durmadan sızan suyuyla, karşımızda, tek ve baş döndürücü gri kütlesiyle Dru. Sonsuzluğa yükseliyor, sonra da onu yutan bulutlara karışıyor. Bu huni deliğinin içini güneş hiçbir zaman aydınlatmadığı gibi, manzara öylesine daralmış görünüyor ki, kendimizi derin bir kuyunun duvarına asılı halde hissediyoruz; yukarıdan, kenarları çatallı bir delikten sızan cimri ve ölgün ışıktan başka hiçbir aydınlık yok. Gökyüzü artık görünmüyor; sadece solumuzda, kuzeye doğru, huni deliğini daha da derinleştiren incecik bir kuşak mevcut.

Birden, parlak bir ışıltı aniden dağı aydınlatıyor. Peşinden korkunç bir patlama tam altımızda duran kayayı yerinden oynatıyor. Sonrasında ikinci bir yıldırım çakıyor, bir üçüncüsü ve daha birçoğunun ardından, çok geçmeden etrafımızda beyaz şelaleler yaratacak kadar yoğun bir dolu yağışı başlıyor. Şeytansı güzelliği içerisinde çok ilginç bir gösteri! Alplerde, Dru’nun huni deliğinden başka bu kadar korkunç güzelliklerin bir arada bulunabileceği başka bir yer bulunduğunu sanmıyorum.

Doludan sonra, işte yeniden yağmur başlıyor, hem de yoğun bir şekilde. Yarım saat sonra ikinci bir sağanak, arkasından iri taneli hafif bir kar yağışı. Nihayet yağışlar ara veriyor, ancak gece ne yazık ki felaket geri geliyor! Karanlık çöker çökmez kalın kara bulutlar Dru’yu bulunduğumuz yüksekliğe kadar sarmalıyor.

Tüm gece ve sabah boyunca yağmur yağıyor. Hava soğuk değil ancak iliklerimize kadar ıslanmış durumdayız. Öğleye doğru en sonunda yağmur kesiliyor, bulutlar yükseliyor ve doğal olarak tırmanışa kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çünkü tüm bu bekleme süresi boyunca geri dönmek düşüncesi aklımızın ucundan dahi geçmedi. Dikey kayaların kenarında kendimizi olabildiğince yüksekte tutmaya çalışarak huni deliğinin kıyısı boyunca ilerlemek kolay olmuyor; kayadan kopmuş, çok dik, ince kar plakaları üzerinde gerçekleştirdiğimiz birçok yan geçiş sırasında en üst düzeyde dikkat göstermemiz gerekiyor. Şimdi o çok arzuladığımız düzgün kayalıklara ulaşabilmek için, çok hızlı bir şekilde, duvarımızın son bir buzlu boğazını daha aşmamız gerekiyor. Ondan sonrası kolay! Yaklaşık 3100 metredeyiz ve artık sorunun en can alıcı kısmına gelmiş bulunuyoruz; sadece 650 metrelik bir ters eğim (ne kadar da kolay!) ve zirvedeyiz.

Dru’nun bu duvarı, biçimiyle olduğu kadar yapısıyla da bütün açılardan benzersiz bir kule. Kaya malzemesi, saf, pürtüklü, nadiren çatlaklı, tek yüzeyli, keskin ve düzenli sivrileri olan devasa plakaları sınırlayan derin kırıklarla kaplı protojin olarak adlandırılan bir tür granit. Taze göçüklerin işareti olan açık renkli kayalarla kaplı olan ilk kısım, bütünüyle birlikte ele alınıldığında pek de fazla dikey sayılmaz. Birbirini izleyen tek parça ve iki yüzeyli kayalardan, çıkıntılardan ve sütunlardan oluşuyor; ancak kaya duvarı çoğu zaman büyük yatay teraslarla kesiliyor. Bunun tersine, asıl sorunu oluşturan ve daha sonraları Kızıl Kaya Lehvaları olarak adlandıracağım orta bölümdeki dört yüz metre, bundan daha da ilginç. Kaya duvarı, gözünüzün yaşına bakmayacak kadar düzgün, pürüzsüz ve kızıla çalan renkli; hemen hemen mutlak, aralıksız, şurasında burasında birkaç kaçamak şişkinlik kabarmış bir dikeylik. Hepsi tamamlamak için, bir bölümü uçurumun üzerinde en azından elli metre kadar yükselen, dev çatılardan ve ters eğimlerden oluşan bir engel.

Daha henüz otuz metre ilerlemiyoruz ki yağmur yeniden başlıyor. Şanssız olduğumuz kesin. Dün olduğu gibi, tüm öğleden sonra boyunca ve gecenin ilerleyen saatlerine kadar hemen hemen aralıksız devam ediyor. Bizi asıl düşündüren konu, iki gün için öngördüğümüz yiyeceklerimiz tükendi ve gerçek zorluklarla daha henüz yeni karşılaşmaya başlıyoruz! İlk kez, geri çekilmeyi öngörüyoruz. Şafak, bizimle dalga geçer gibi, güneşli bir günü müjdeliyor. Şimdi gel de geri inme cesaretini göster! Geceleyin yaşadığımız kaygılar şu anda bize çok az ikna edici görünüyor ve devam etmeye karar veriyoruz. Oldukça zor üç ip boyu bizi gerçek bir süprizin beklediği bir balkona ulaştırıyor: bir eski tahta takoz yığını ve sapasağlam bir paket kuru incir. Bunları buraya kim ve ne kadar zaman önce bırakmış olabilir? Yakın çevrede hiçbir geçiş izi bulamıyoruz. Devasa kemiklere benzeyen ve bizi çevreleyen iki yüzeyli kayalarda ve bacalarda sikke bulamıyoruz. Bilebildiğimiz kadarıyla bizden önce güneybatı duvarına tırmanışı deneyen olmamıştı. Halbuki, gördüklerimiz kuşku götürmeyecek kadar gerçekti: bu girişim gerçekleşmiş ve muhtemelen şu anda bizden önceki gizemli dağcıların ulaştığı son noktada bulunuyoruz. Bizi ikinci bir balkona ulaştıran, on metrelik birinci bacayı tırmanıyoruz, sonra peşinden gelen yaklaşık yirmi beş metrelik iki yüzeyli kayayı aşıyoruz ve kabaca şekillenmiş bir çatlağın başlangıcına ulaşıyoruz. Aşılabilir gibi görünüyor, ancak her an yıkılacakmış gibi duruyor; ve ne yazık ki bu engeli solundan geçmek gibi kötü bir düşünceye kapılıyorum, bu hamle de kendimizi dosdoğru pürüzsüz ve hatasız kaya duvarında bulmamıza yol açıyor.

Az önce çevresinden dolaştığımız duvarın doruk çizgisine yakın uzaklıktaki kaba çatlağın üzerinde bulunan havadar ve şirin balkonun üzerindeyiz şimdi. Montenvers’ten bakıldığında Dru’ye tırmanmak üzere olan bir kertenkeleye benzeyen bu büyük Jandarma’nın (bir duvara yapışık duran ve tırmanışı zorlaştıran sivri ya da ince uzun biçimindeki kayalık çıkıntıya verilen ad) itici kaya lehvaları üstümüzde duruyor. Zorluklar yetmiyormuş gibi, üstüne moralimiz de tamamıyla bozulmuş durumda. Beliren yorgunluk ve iç karartıcı ortamın ağırlaştırdığı yüzlerce başka korkunun da eklenmesiyle birlikte katlanarak dün geceki kaygılarımız yeniden beliriyor. Karar vermenin zorlaştığı, bilgeliğin sona erip tükendiği ve zayıflığın başladığı yere, önlenemez geri çekilmeyi haklı kılmak için bizi geçerli bir neden aramaya yönelten bu gizli kalleşlik anına gelmiş bulunuyoruz. İç dünyamızda çektiğimiz acı, aynı koşullar altında, dağın sunduğu herhangi bir güçlükten daha da can sıkıcı oluyor. Ve kalbimin derinliklerinde, kaçınılmaz olan “geri dönelim!” sözünü ilk ağıza alma cesaret ve onurunu gösteren arkadaşım Mauri’ye hayran kalıyorum.

Ele geçirilemeyen kerkenkeleye bir acıklı bakış daha attıktan ve bize gerçekte olduğundan daha da uzak görünen Kızıl Kaya Lehvalarına sessiz bir selam verdikten sonra, peşi sıra çift iple boşluğa doğru inişe geçiyoruz; birazdan, duvarın başlangıcında bulunan rahat bir balkona iniyoruz. Bugün için bu kadarı yeterli. Geri kalanını yarın, öğleden beri huni deliğinin içine düşen ve kulvarda parçalanan taşları gecenin ayazıyla gelen don sabitlediği zaman ineceğiz.

* *

Ertesi yıl, 1954’te, Himalaya’nın şüphesiz bana yaşamımın en yoğun duygularını yaşatan zirvesi olan K2’nin fethi için İtalya tarafından düzenlenen ekspedisyon için görevlendiriliyorum. 1955 yılı yazına gelince, derin bir psikolojik depresyon halinde buluyorum kendimi. Tahmin ettiğimden çok daha farklı yaşadığım bu K2 parantezini unutmaya çalışıyorum. İp birliği yaptığım Hunza’lı arkadaşımın delirdiği, sekiz bin metre irtifada bivakta geçirdiğimiz o korkunç gecenin anısını sonsuza dek zihnimden silmek istiyorum. Bu trajik gecenin kâbusu hâlâ yaşıyor ve ruhumu altüst ediyor. Bu dağcılık mevsiminde Ecrins’lerde, Aile-Froide’da, Meije’de, Coolidge Sivrisi’nde çok zorlu sınavları, kendi bedenimden başka hiçbir şeyi ortaya koymadan, profesyonel zorunluluklar dışında bireysel inisiyatifimden ödün vermeden başarıyla aştığımı düşününce insan güçten düşüyor. Geçmiş yılların coşkusuna, galip gelme istencine, tutkusuna ne oldu? Hepsi bununla da bitmiyor. Duvar için ikinci bir girişime başlarken, bundan böyle bir başarının bir diğerinden daha da önemli olmadığını, sadece daha önce yarı yolda terk edilmiş ve başlanmış bir işi tamamlamanın söz konusu olduğunu düşünmeye başlıyorum.

Bu kez, dört kişiyiz: Mauri, Oggioni, Aizzi ve ben. 24 Temmuz 1955’te, daha gün doğmak üzereyken yine kar konisinin üzerindeyiz ve saldırının tam altında kalıyoruz. Program dışı bir makineli tüfek atışı kulvarı döverken, büyük bir kaya parçasının arkasında siper alabilmek için deliler gibi koşmaya başlıyoruz. Günün geri kalanını kayda değer bir sürprizle karşılaşmadan tırmanarak geçiriyoruz. Geceleyin, duvarın ilk kaya lehvalarına varmak üzereyken eski anılar canlanıveriyor ve yağmur yağmaya başlıyor! Bu ne bahtsızlık, dağ sanki bizimle alay ediyor! Dru gerçekten de bize düşmanca davranıyor. Duvarın başlangıcında bulunan balkona bivak için yerleşmek üzere her birimiz de zorlukla varabiliyoruz. Tüm gece boyunca taş ve buz parçacıkları huni deliğine aralıksız düşerken, bir yandan da yağmur ve kar yağışı devam ediyor.

Ertesi sabah, ilk seferde yaptığımız gibi geri çekilmemiz söz konusu dahi edilmiyor. Saat on’a doğru, havanın kısa süreli açmasından yararlanarak, bombardımandan korunmak amacıyla, olabildiğince yüksek bir mevkide güzel havayı beklemeye karar veriyoruz. Ancak iki ip boyundan sonra, bir başka müzik çalmaya başlıyor: şimdi de iri tanelerle sulu kar yağıyor! Önceki bivak noktamızdan iki saat sonra, nihayet gizemli tahta takozları bulduğumuz meşhur balkona ulaşıyoruz. Yeniden uyku tulumlarımıza girip, her türlü taş düşme olasılığından korunmuş olmanın tesellisiyle, birbirimize yaslanmış ve sırılsıklam ıslanmış durumda yeniden beklemeye başlıyoruz. Bütün öğleden sonrayı çantalarımıza yapışan karı silkelemekten başka bir eğlencemiz olmadan, sabırla beklemekle geçiriyoruz. Yeni bir gece başlıyor ve daha şimdiden uyuklamaya başlıyoruz ki, birden sessizliği yırtan ve bitmek bilmeyen büyük bir gümbürtüyle dağ altımızda sarsılmaya başlıyor. Korku içinde yerimizden kıpırdayamıyoruz ve ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz; hatta bir an –daha sonra gördüklerimizin de teyid edeceği gibi- dağla birlikte yuvarlandığımız hissine kapılıyoruz. Ancak ortalık sakinleşince olan bitenin farkına varıyoruz: devasa boyutlarda bir göçük (hem de bize çok yakın bir noktada) gerçekleşmiş; kulvarı aşağıya indirerek onu tam anlamıyla silip süpürmüş ve darmadağın etmiş. Dru’nun göçükler ve heyelanlar konusunda ününü bilmemize karşın tüm yaşamım boyunca böylesi bir yer sarsıntısına tanık olmamıştım. Bizi yukarıya çıkmaya ve kulvardan uzaklaşmaya iten ilhamımıza binlerce kez şükrediyoruz!

Kar yağmaya devam ediyor.

Gün doğarken, iniş hazırlıklarımızı tamamlıyor ve hemen işe koyuluyoruz! İnişte, bitmek bilmeyen, emekle çalışılan ve kimi zaman dramın kıyısından geçtiğimiz ip boyları birbirini izliyor. İlk gece bivakladığımız balkon, büyük felaketin etkisiyle altüst olmuş. Buranın çok yakınındaki sert buzla kaplı kaya duvarı ise tamamen yok olmuş! Sisin görmemize izin verdiği ne varsa hepsi parçalanmış, silip süpürülmüş, darmadağın olmuş; heyelanın yolu boyunca bıraktığı her boydan binlerce çakıl, her an bozulabilecek bir denge içerisinde, kaymaya ya da yukarıdan düşecek yeni taşlarla yuvarlanmaya hazır duruma gelmiş. Eğer inmek istiyorsak, kulvar boyunca kendimizi kaymaya bırakıp, varımızı yoğumuzu ortaya koymamız gerekiyor. Buradan çıkmanın tek yolu bu. İplerin bize verdiği kaygının yanında iliklerimize kadar ıslanmış olmanın yarattığı sıkıntıyı hissetmiyoruz bile. Geriliyorlar, dolaşıyorlar, inerken onları geri toplarken aynı anda kaymayı reddediyorlar. Durmaksızın düşen taşlar uğuldayarak yanıbaşımızdan geçiyor, tam kafalarımızın üst tarafında patlıyor ve hatta kimi zaman başdöndürücü bir hızla bizi sıyırarak düşüyorlar. Başımıza gelebilecek felaketlerin gerçekten de en küçüğü yaşanıyor ve Oggioni’nin kafasına kayadan seken küçük bir taş isabet ediyor. Birkaç metre üst tarafımda, onu kayaya doğru yığılırken görüyorum; boynuna ve sol koluna doğru aniden kan damlamaya başlıyor. Dört kol mesafesi kadar ip boyunca ilerleyip yanına yükseliyorum. Darbe onu sersemletmiş. Umarım ciddi değildir. Durmamız söz konusu değil; artık ne pahasına olursa olsun inmemiz gerekiyor. Elimden geldiğince iyi bir pansuman yapıyorum. Haydi bakalım, devam ediyoruz!
 

Bitmek bilmeyen sekiz saatlik bir inişten sonra, öğleden sonra saat iki’de nihayet ayaklarımız Dru buzulunun üstüne değiyor. Buzulun en azından üç yüz metre uzunluğundaki bir bölümünü harap eden bir yığın küçük taşın oluşturduğu karmaşa, bu korkutucu heyelanın şiddettinin gerçek tanığı durumunda.

Ancak ertesi gün, Montenvers’i terk etmeye hazırlandığımız sıralarda, bulutlar aralanıyor, merhametsiz ve vefasız Dru’yu kalın beyaz giysisi altında görmemize izin veriyor. Bir kez daha o tanrısal cümleyi tekrar ediyoruz: “Geri döneceğiz!” Kendi adıma, o gün için bu cümleye tamamen inandığımı söyleyemezdim.

Dru’nun fethine çıkmadan önce, zaferin benim için o kadar da çok önemli olmadığını düşünüyordum. Ve şimdi, ikinci kez yaşadığım bu bozgun, beni bugün derin bir bunalıma sürüklüyor. Acı ve düş kırıklığı ile dolu kabı taşıran kaçınılmaz olan son damla etkisi yapıyor. Bir yıl süresince hiç kimseye ve hiçbir şeye inanmadığımı söyleyebilirim. K2’nin bende yarattığı hasardan ötürü sinirli ve tezkızar bir hâl aldım. Ve sonra bir gün, nihayet, yeniden canlanıyorum. Aniden, Dru’ye geri dönmek ve onu tek başına yenmek gibi çılgın bir düşünceye sarılıyorum. İşi bitmiş bir adam olmayı kabul etmiyorum.

Kendi kendime çılgınca bulduğum bu tasarı, ağır ağır bir umut, barış ve ışık hüzmesi haline dönüşüyor. Hızla, ruhumda bu düşünceden bir başkasına yer kalmıyor: Dru’ya tek başına tırmanmak. Kendimi kulvarda, Kertenkele’nin tek parça kayalıklarına tutunmuş olarak görüyor ve mucizevi şekilde gelişen kendine güvenim bunu başarabileceğimi ve yapmam gerektiğine inanmamı sağlıyor. Hatta Kızıl Kaya Lehvaları bile, bir sihirin etkisinde kalarak korkunç yüzlerini yitiriyorlar. Gerçekten de kendimi toparlamayı başarabilecek miyim?

* * *

Oldukça ayrıntılı bir ön araştırmaya girişiyorum: malzeme, donanım, hazırlıklar; sonra da gidiş tarihimi belirliyorum. Verdiğim kararı en azından bir dostuma açıklamayı düşünüyorum ve kendime en yakın kişi Rahip Paolo Ceresa’ymış gibi ona sırrımı açmaya karar veriyorum. Alışkın olduğum gibi, beni deli yerine koyacağından ve vazgeçirmeye çalışacağından emin bir şekilde fazla da düşünmeden ona haber veriyorum. Ancak tersine, kararım onu hiç şaşırtmıyor; dostça ve anlayışla karşılayıp en ince ayrıntılar hakkında bilgi alıyor, sonra da, bu iş için bana eşlik etmeyi öneriyor.

11 Ağustos’ta Montenvers’te tırmanışa hazır durumdayım, ancak hava bozuyor ve dört gündür bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor. En sonunda, 15 Ağustos’ta sabahın iki’sinde bir el lambasının zayıf ışığı eşliğinde yola çıkıyorum. Rahip Ceresa ve ortak bir dostumuz kaya duvarının başına kadar bana eşlik ediyorlar. Gece ürkütücü bir karanlığa bürünüyor. Şafak yaklaşırken gökyüzü örtülüyor ve birkaç yağmur damlası düşüyor, ancak daha sonra güneş hepsine baskın çıkıyor.

Saat sekiz’de kulvarın girişindeyiz. Yirmi gün önce canımızı zor kurtardığımız göçüğün kalıntıları ilginç bir şekilde hâlâ karın altından kendini gösteriyor. Doğru söylemem gerekirse, tırmanışa tam olarak nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Nihayet saat dokuz’da kararımı veriyorum. Hızla yorgunluk etkisini gösteriyor; her şey aynı oranda buzlu ve tehlikeli; çok dik eğimden ötürü karın tutunamadığı yerlerden, kaya buz tabakalarıyla kaplanmış ya da don tarafından ince ve tehlikeli bir şekilde kayganlaşmış durumda. Devasa, ezici bir yük taşıyorum: yetmiş dokuz sikke (sekseninciyi yolda düşürdüm), iki çekiç, on beş karabina, üç tahta basamaklı üç etriye, iki adet kırk metrelik ip (biri naylon, diğeri ipek), bir düzine yardımcı ip parçası, altı tahta takoz, bir kazma, beş günlük yiyecek, bir ocak, bir alkol yakıt tüpü, yedek çamaşırlar ve bivak giysileri, bir ecza çantası, fotoğraf malzemesi ve nihayet dostlarımla iletişimi kaybetmemek için küçük bir telsiz... Tümü silindir biçimli, boyuma yakın irilikte ve otuz kilodan fazla bir ağırlığı olan büyük bir çantanın içinde. Bu kıvır zıvır omuzlarımdayken neye benzediğimi merak ediyorum doğrusu! Hiç kuşkusuz, imkansızın sınırındaki bir tırmanıştan çok bir at arabası gezisi için uygun bir yük olurdu bu.

Tamamıyla dikey olmayan pürtüklü kayaların üzerinden her sekiz metrede bir zorlukla yanıma çekmem gereken bu ağır yüke iple bağlıyım. Sürtünme, ağırlığı iki katına çıkarıyor ve bazen ipin sıkışmasına neden oluyor; çoğu zaman çıktığım yeri geri inip ipi çözmek zorunda kalıyorum. Yedi saat boyunca aralıksız olarak tırmanışa devam ediyorum; yalnızca yüz elli metre yükselebilmek için sonu bir türlü gelmeyen yedi saat süren bir kavga... Ardından kar yağmaya başlıyor. Bırakmam gerekiyor. Üçüncü kez yenilmiş durumdayım. Yenildim ama yıkılmadım, bir başka cepheden saldıracağım. Aynı gece Montenvers’e geri dönüyorum. Hava yeniden düzeliyor.

Yiyeceklerin büyük bir bölümünü ve telsizi (samimi olmam gerekirse dağcılık etiğine biraz aykırı duruyordu) kurban edip çantamdaki yükü hafifletiyorum ve ertesi sabah, aynı dostların eşliğinde yeniden yola çıkıyorum. Küçük Charpoua barınağı yönünde bu kez yepyeni bir programla. Küçük Dru’nun klasik rotasıyla Alev Kayaları’nın gediğini birleştirip, karşı yamaçtan bir kaç seri iple iki yüz elli metre kadar aşağıya inip, dar kulvarın üst tarafına ve daha sonra da güneybatı duvarının başlangıcına varacağım. Aşağıdan yapabilecek bir şey kalmadığına göre, hedefe yukarıdan ulaşacağım.

Niyetim, dostlarımın da yardımıyla, hava kararmadan önce tüm malzememi Alev Kayaları yönünde olabildiğince yukarıya taşımaktı. Charpoua’nın karmaşık buzulunda geçit arayışım, çok değerli zamanımızdan iki saat kaybetmemize yol açtı ve programımıza oldukça geç saatte ara vermemize ve tüm malzememizi buzulun başlangıcında bırakmamıza yol açtı.

Bu soğuk ve ağır ortamda karanlığın çökmesi, bende sonsuz kaygıların oluşmasına yol açıyor; pişmanlık duygularım yeniden canlanıyor ve ilk defa kendimi vermiş olduğum kararın tutsağı olmuş gibi hissediyorum. Yarın bu cehennemden kurtulacak olan Rahip Ceresa’yı ve benliğini bulmak için benzer bir sınavdan geçmek zorunda olmayan diğer tüm insanları kıskanıyorum. Bu düşüncelere dalmış halde barınağa geri dönerken, az ötemde gündüzün sıcak soluğuyla buraya kadar gelen bir kelebeğin kar üstündeki çırpınışlarını izliyorum. Zavallı küçük canlı varlık, hiçbir zaman varlığını dahi sorgulamadığın bir dünyada seni hangi kötü kader ölüme sürükledi! Son kanat çırpınışlarıyla birlikte gözlerimin önünde hemen hemen insani bir dram yaşanıyor. Zavallı hayvan, kendimi tümüyle seninle özdeş hissettiğim bu ölüm mekanındaki benim bahtsız kardeşim. Dru’nun zaferinde aradığım şey, seni buraya sürükleyen sarhoşluktan farklı değil ve senin için güneş hüzmesi ne anlam taşıyorsa, hesaplaşmaya geldiğim Dru da benim için aynı anlamı taşıyor. Eğer yarın kendimi toparlayamazsam seninle aynı kaderi paylaşacağım.

Bu duygular içerisinde, şevkat ve aşkla kelebeğe eğilip, usulca sıcacık avuç içime alarak onu emin bir yere, barınağa taşımaktan başka ne yapabilirim ki?

Korkunç bir gece geçiriyorum. İnfazdan önceki gece idamlık mahkumun ruh halindeki kargaşa neyse, benimki de aynı. Ertesi gün, 17 Ağustos’ta, yaklaşık dört saat geçtikten sonra, dostlardan ayrılmam gerektiğinde içim parçalanıyor! Barınağın gıcırdayan kapısı kapanır kapanmaz, hızlı adımlarla hiçbir zaman vazgeçemeyeceğim yarışa girişmek zorunda hissediyorum kendimi. Dün bıraktığım malzemeyi geri bulduğumda daha gün yeni doğuyordu. Engebeli buzulun geçişi çok zaman gerektiriyor. Başlangıçta devasa çantamı sırtta taşımayı becerebiliyorum, ancak bir süre sonra zorlu hareketlerimde daha hafif ve daha serbest olabilmek için onu ardımdan iple çekmem ve yarıkların ve serakların (buzullarda derin yarılmalar yüzünden buz parçalarının koparak aşağıya düşmesi olayı) arasında ve iyi ki de donmuş köprülerin üzerinde korkutucu bir gymkhana’ya (karmaşık parkurlu engelli yarış – ç.n.) girişmem gerekiyor. Ve aynı durum, buzulun öteki tarafında, Alev Kayaları’nın gediğine giden yamaçta yeniden söz konusu oluyor. Aşırı kar birikmesi sonucu bu yamaç, hemen hemen bir çırpıda gediğe çıkan çok dik eğimli bir kaydırağa dönüşmüş. Çantayı bulunduğum yere kadar çekmek, beni de sürükleyecek şekilde aşağıya geri yuvarlanmasını önlemek için, şu ya da bu şekilde onu bağlamak, sonra tekrar yanıma çekmek, benzer manevraları sonsuz sayıda sürekli yinelemek için çok zaman ve çaba harcamam gerekiyor. Halbuki hareket etmek, bana kaçınılmaz olarak özgüven ve dinginlik kazandırıyor.

Gediğe saat on bir buçukta ulaşıyorum. Aşağıda, barınağın önündeki küçük noktalar benim dostlarım; bana sesleniyorlar ve onları derin duygularla yanıtlıyorum. Onlarla birlikte bütün geçmişimi ve yakında artık vücudumu ısıtmayacak olan bu ışıltılı güneşi aşağıda bıkmış oldum. Gediğin öte tarafında tüm itici zorluğuyla, korkutucu boşluğu ve kule duvarının profilinin başdöndürücü şekilde parçalara ayırdığı dondurucu gölgelerle birlikte beni derin bir bilinmezlik bekliyor. İnişe başlamadan önce kendime ayırdığım bu yarım saatlik dinlenme süresi, belki de tırmanışın en önemli zamanı. Dağ, buraya kadar bana her fırsatta geri dönebilme olanağı tanıyordu. Gediği geçtikten sonra, bu artık mümkün olmayacak, ya da Dru buzuluna ve kulvarın tabanına inebilmek için, tamamıyla buzla kaplı yüzlerce metrelik bir kaya duvarından çok yorucu bir seri ip inişi yapmam gerekecek. Bu iki yamaç arasında ne kadar da çok fark var! İnsan geri dönmek için can atıyor! Zayıflığın dayanılmaz çağrısına bir kez daha direnmek için bu ne inanılmaz bir kavga!

Öğlene doğru, nihayet karar veriyorum ve kırk metrelik iki ipi ucunu birbirine ekleyerek bir kaya babasının ardından geçirerek ucuna çantamı bağlıyorum ve ipin ucundan yavaşça indiriyorum. Charpoua’ya doğru son bir veda çığlığından sonra, duvara, kırk metre boşluğa doğru kendimi aşağıya kaydırıyorum. Bu kesimde biriken önemli miktardaki kar, yükümün aşırı derecede ağır oluşu, ortaya hemen sorunların çıkmasına neden oluyor ve beni akrobatik hareketler yapmaya zorluyor. Bu yüzden inişlerimi kimi zaman yalnızca on metrelik bölümler halinde gerçekleştirmem gerekiyor. Ve her defasında bir sikke kullanmam gerektiğinde, içimden bir ses “işte, duvar için kullanman gereken bir tane daha eksildi” diyor.

İşte bir tane daha kullanmak zorundayım; çok iğreti bir konumda, öğleden sonrasında buz erimesinin buzlaşmış bir şelaleye dönüştürdüğü dar bir bacada sıkışmış bulunmaktayım. Çok temkinli bir şekilde, sikkeyi çatlağa sol elle sokuyor, sonra da sağ elimle kavradığım çekiçle, bir, iki, üç vuruşla sabitliyorum. Daha sert vurduğum dördüncüsünde, çekiç sikkenin kafasından sekip yüzük parmağımı kaya üzerinde eziyor. Canım öylesine çok yanıyor ki, baygınlık geçirir gibi oluyorum. Hemen kan fışkırmaya başlıyor. Yükümü kaldırabilmesi için sikkeyi yeterince sabitlemek üzere birkaç çekiç darbesi daha vuruyorum; ona bağlanıp kendimi emniyete alıyorum. Ve nihayet hasarın büyüklüğünün farkına varıp yarayı pansuman etmeye zaman ayırabiliyorum. O kadar hızlı vurmuşum ki, parmağımın ucu, tırmanığımın üçte biri ve buna bağlı et parçası tamamıyla ezilmiş. Kanamayı durdurup bandajlı parmağımla inişe yeniden başlayana dek tam bir saat geçiyor.

Akşam üstü saat yediye doğru, ters eğimli bir tek parça kaya boyunca otuz metrelik bir ip inişi beni sonunda, buzla kaplı büyük huni deliğinin şu anda karla örtülü yamacına ulaştırıyor. İpi geri çekerken boş yere çabalıyorum; tamamıyla ıslanmış durumda ve yukarıda sikkeye geçirdiğim çelik halkanın içinden işlemeyi kesinlikle reddediyor. Zaman hızla geçiveriyor ve iniş yaptığım kısmı, kendimi Prussik düğümüyle ipe bağlayıp emniyete alarak yeniden tırmanıyorum. Ancak kendimi ansızın bastıran karanlığın içerisinde buluyorum. Huni deliğinin donmuş yamacında geceyi geçirmeye hazırlanmam gerekiyor. Çekiç darbeleriyle, çömelerek günün ağarmasını bekleyebileceğim bir basamağı özenle kazmaya başlıyorum. Keşke bir kazmam olsaydı! Ama onu klasik rotadan dönüşte bulayım diye gedikte bıraktım. Başlangıç için çok iyi bir konumda konaklamaktayım: Dru’nun huni deliğinin tam göbeğinde iliklerine kadar ıslanmış ve ipsizim. İştahımı kesmek için çok uygun koşullar bunlar. Bu konuda, alkol yakıt şişesini delen lanetli bir sikke yüzünden, yanımda taşıdığım değerli yiyeceğin yarısından fazlasını, daha dün gece atmak zorunda kaldığımı belirtmem gerekir; delinen kaptan sızan sıvı, çantamın dibindeki tüm yiyecekleri ıslattı ve tümünü kullanılmaz hale getirdi. Ne yazık ki elimde sadece iki paket bisküvi, küçük bir kap süt tozu, dört peynir parçası, bir ton balığı ve bir ciğer ezmesi konservesi, biraz şeker ve kuruyemiş, bir küçük şişe konyak ve iki kutu bira kaldı. Parlak bir manzara; daha yeni başlayan bir tırmanış için, alkol yakıtı olmadan, şimdiden dudaklarımı kurutan susuzluğumu gidermek için bir sıcak içecek bile hazırlamam mümkün olamayacak!

Bir mezar kadar yalnız ve üzücü bu yerde, bu ilk bivak bana sonsuza kadar sürecekmiş gibi geliyor. Tüm gece boyunca gözlerimi kapamam mümkün olmuyor.

Sabahleyin, ip kolayca kayıyor diyemeyeceğim: tüm gece kayaya doğru sarkık konumda, donmadan önce bütün suyu çekmiş görünüyor. Hızlı bir şekilde duvarın tabanına varıyorum. Şimdi artık gerçek tırmanış başlıyor. Önceki denemelerdekilerin aksine ilk yüz metre bu kez çok karlı ve buzla kaplı. Son günlerin kötü hava koşulları nedeniyle yağan kar her yere, en ufak çıkıntıya yerleşmiş; buz da en ince çatlakları dahi kaplamış. Öte yandan günün büyük bir bölümü güneş altında kalan duvarın geri kalan bölümü, bu koşullarla karşılaştırıldığında daha cesaret verici görünüyor. Ancak yavaşça ilerliyorum, kendimi emniyete alırken ve bana gittikçe ağırlaşıyormuş gibi gelen çantayı çekerken yaptığım manevralar zorlukları arttırıyor.

Öğleden sonra, gizemli takozlardan aşina olduğum balkona ulaşıyorum. Tümüyle karla kaplanmış durumda. Sonra ardından gelen baca sistemini tırmanıyorum, ancak bu kez meşhur çürük yarığı soldan aşmak yerine, doğrudan tırmanıyorum ve bir solukta Mauri’yla birlikte 1953’te geri çekilmek zorunda kaldığımız balkona varıyorum. Kertenkele’nin yamacında, üst tarafında dinlenebilecek hiçbir yer bulunmuyor. Hava henüz kararmadı, ancak bugünlük bu kadarı yeter. Balkondaki karı temizliyorum ve susuzluğumu gidermek için buz parçacıkları çiğnerken ikinci bivak için yerleşiyorum.

Bu sessiz bekleyiş sırasında, iki gün boyunca yaşadıklarım zihnimde tekrar canlanıyor; gelecekte yaşayacaklarımı düşünüyorum ve gözlerim, içgüdüsel olarak, önce huni deliğinin gediğine kayıyor oradan da en yukarıdaki ters eğimlere takılıyor. Montenvers’in ilk ışıkları yanmaya başladı. Ah! İşte dostlarımın ışıklı işaretleri geliyor. Lambamın solgun ışığı bunlara “her şey yolunda” diye karşılık veriyor. Ruhumun derinliklerinde kaygılar, pişmanlıklar her zamanki halayını çekerken saatler uzuyor; sonra, sanki bilinmez bir sihirle benimle birlikte uykuya dalıp, uykumun içerisinde eriyip yok oluyorlar.

Kertenkelenin hakkından gelebilmek için kimi zaman sinir bozucu olan zorluklar içerisinde yeteneğimin tüm sınırlarını zorlamam gerekiyor. Başlangıçta yer alan geçiş, ters eğimli ürkütücü çatlak, beni, yanıma aldıklarım arasında tekrar tekrar kullandığım ve uygun boyutta olan üç tahta takoza tamamen güvenmeye mecbur ediyor. Sonuç olarak kertenkele’nin en üst noktasına on metre kadar kalmışken, yukarıdan eriyen karın bir buz şelalesine dönüştürdüğü geniş ağızlı bacanın altında duraklamak zorunda kalıyorum. Uygun duran tek buz çatlağına saplamayı başardığım bir tek sikkenin emniyetinde sabırla çok hassas bir işe girişiyorum; bu heykeltıraşlık gibi bir şey, çünkü kayanın yüzeyini kaplayan cam buz üstünde küçük ama sağlam kertikler kazmalıyım. İlerledikçe durum kötüleşmeye başlıyor; hiçbir şekilde önceden öngörülemeyecek şekilde baca ters eğimli bir daralmayla kapanıyor ve ancak bir metre yukarıda yeniden genişliyor. Ne yapmam gerektiğini düşünürken, buz şişkinliğin tam altında asılı durumda sabit kalıyorum. Daha sonra bu beklenmedik terslik karşısında sinirden kuduruyorum ve sezgilerim doğrultusunda düşündüğümü gerçekleştirmek için elimden geleni yapıyorum. Bu yapıdaki bir kaya duvarında tamamen kaza sonucu oluşmuş ve geçici nitelikte olan bu türden bir engel nedeniyle başarısız olmak gerçekten de çok saçma olur! Küçük çekiç darbeleriyle, daralan yeri baştan başa kaplayan geniş çatlağı özenle temizliyorum, buraya takoz sıkıştırıp, ucuna etriyeyi bağladığım ipi geçiriyorum. Bütün gücümü toparlayıp, basamak üzerinde kendimi sallanmaya bırakıyorum; ancak bütün bu çabalarım, daralan yerin bir metre üzerinde, bacanın yeniden genişlediği yerde kendimi sıkıştırabilmem için yeterli olmuyor. Bu şekilde askıda kalmak çok tehlikeli, çünkü tecrübelerimin de gösterdiği gibi, buzla kaplı bir çatlağa sokulan bir takoz iki veya üç dakikadan fazla tutunmuyor. Bütün hızımla bu kez iyi ya da kötü temizlemeye çalıştığım yarığın olabildiğince yüksekte bulunan noktasına bir takoz daha yerleştiriyorum; az önceki hareketleri yineleyerek buna etriye ile birlikte ipi bağlıyorum ve ayağım basamağın üzerinde kendimi bir kez daha boşluğa bırakıyorum. Bu kez başarıyorum! Bacanın ters eğiminin üstünde kendimi sıkıştırmayı beceriyorum. Buzla kaplanmış yarığın son bölümüne bir yılan gibi süzülürken, üst taraftan gelen bir metal tıkırtısı ikinci takozun, etriye ile birlikte boşluğa düştüğünü haber veriyor.

Kertenkele yenildi. Şimdi artık bu büyük kaya sırtında güneş altında ısınıp bir süre dinlenebilirim. Üst tarafımda dik ve pürüzsüz kızıl kaya lehvaları beni bekliyor. Bir düşün derinliklerinden gelir gibi bir çağrı duyuyorum; bu Rahip Ceresa’nın sesi. Onu bir türlü göremiyorum ancak Dru buzulunun buzultaşında bulunuyor olsa gerek. Bağırarak yanıt veriyorum: “Her şey yolunda!” Charpoua’dan yola çıkalı iki buçuk gün oldu. Tırmanışa öylesine yoğunlaşmışım ki, bunun farkına dahi varamadığımı söyleyebilirim, ancak şimdi Rahip Ceresa’nın sesini duyunca, bana aradan sınırsız bir zaman geçmiş gibi geliyor. Dostumun çağrısını yanıtlayan kendi sesimi duyunca şaşırıyorum. Bu arada iki gün boyunca el değmemiş bir doğanın bağrında tek bir kelime sarf etmeden yaşadığımı ancak düşüncelere dalınca fark edebiliyorum. Ve işte bu yüzden daha da fazla duygulanıyorum.

Tırmanışa yeniden başlamadan önce iki kutu biradan birini feda ederek serinlemeye karar veriyorum. İnce uzun gagalı kazma-çekici elime geçirip kutuyu isabetli bir vuruşla deliyorum. Ohh! Kutu suratımın ortasına müthiş bir bira fiskiyesi gönderiyor. Delikte sıkışan ucunu çıkarmak için kazma-çekice boş yere asılıyorum, ucu tenekede sıkışıyor ve beklenmedik geyzer püskürtmesi bittiğinde, kutunun içinde hemen hemen hiç bira kalmıyor. İçimde çılgın bir öfkenin tutuştuğunu hissediyorum ancak ellerimdeki yaralar ve yüzümdeki deri çatlaklarına değen bira bundan daha da yakıcı oluyor!

Çantamı çekerken kolaylık olsun diye ip boylarını kısaltarak, çok ciddi zorluklarla karşılaşmadan otuz metre kadar yükseliyorum. Kaya ılık, kuru ve sağlam. Bu arada hava bozacak gibi oluyor. Sikkelerle zor bir geçişe giriştiğim sırada şiddetli bir sağanak başlıyor. Çantanın yanına kadar kayayı yatay kesen dar düzlük alana olabildiğince hızlı bir şekilde iniveriyorum; ancak ne yazık ki tamamen ıslanmama engel olamıyorum. Sağanak ve dolu kaya duvarında sel olup akıyor, yıldırımlar göğü yarıyor ve dar düzlükte bivak torbasının içine gömülmüş halde hareketsiz bekliyorum. Önce serinlemek amacıyla kaya üzerinden süzülen suyu yakalayabilmek için ayakta, daha sonra yıldırımı çekmemek için sikkelerden mümkün olduğunca uzakta büzüşmüş şekilde duruyorum.

Nihayet, Strauss’un Alp Senfonisi’nde olduğu gibi, gece olmadan ortalık sakinleşiyor ve güneş yüzünü yeniden gösteriyor; ama ışığı ıslanmış giysilerimi kurutacak kadar güçlü değil. Dondurucu bir bivak gecesini korkunç kızıl kaya lehvaları üzerinde yeni ve yoğun ama tek düze bir tırmanış günü izliyor. Bu tırmanışın başından beri süreç değişmeyen bir şekilde süregeliyor: Birkaç metre tırmanmak, bir sikke çakmak, çantayla benim bağlı bulunduğum ipi toparlayarak her iki taraftan sikkeye bağlamak, çantanın yanına ip boyunca inmek, uzunluğu yetmiyorsa ipten çözmek, çantayı bağlı bulunduğu sikkeden çözmek, ardından ilk seferde çakılan sikkeleri mümkün olduğunca toplamaya çalışarak ikinci bir kez tırmanmak ve en sonunda çantayı yanıma çekmek. Hemen hemen her defasında çantanın çekilmesi sırasında, kayaya sürtmesi nedeniyle ağırlığının artması ve özellikle çoğu zaman kayanın çıkıntılarına takılması yüzünden çok ciddi zorluklarla karşılaşıyorum. Bu durumda, çantayı kurtarmak için yeniden geri inmem gerekiyor; bir kez, iki kez, ve birçok kez daha. Sonuçta tırmanışı ortalama en az üç kez yukarıya yükselip, iki kez de aşağıya inerek gerçekleştiriyorum. Tutunmak için ya da çantayı yanıma çekmek için olsun iplerle öylesine uğraşıyorum ki ellerim feci halde yıpranıp, kısmen derileri soyularak kan içinde kaldılar ve artık tanınmaz hale geldiler.

İçine kapandığım yalnızlık öylesine mutlak, öylesine şaşırtıcı ki kendi kendime konuşmaya ve aklımdan geçenleri yüksek sesle dillendirmeye başlıyorum. Hatta sanki bir canlıymış ve gerçek bir ip arkadaşıymış gibi çantaya nutuk çekmeye kadar vardırıyorum işi. Aslında o bu görevi gayet de güzel üstleniyor! Eğer düşecek olsam bana dünyadaki herkesten daha çok yardımcı olacak; sabırlı, cömert ve değerli bir yoldaş gibi. Dün sabahtan beri, zorunluluklar gereğince yarattığım birçok alışılmamış kendini emniyete alma manevrası arasında, çantanın çok önemli bir işlev üstlendiği bir yöntem keşfettim ve bu andan itibaren Z şeklinde emniyet adını verdiğim bu sistemi önceden oluşturmadan bir metre dahi tırmanmamaya başladım. Bu teknik, ben ipin bir ucuna bağlıyken diğer bir ucuna bağlanmış çantayı sikkeyle emniyete almayı gerektiriyor. Olası bir düşüşün hızını ve etkisini sınırlamak için, birkaç karabina bağlantısıyla elverişli ip boyunun üçte ikisini kısaltıyorum.

Her türlü geçişi yasaklar gibi görünen bu ilgi çekici çatı ve ters eğimlerin oluşturduğu engelin biraz altında yer alan Kızıl Kaya Lehvaları’nın tam orta yerindeki dördüncü gün batımı şaşırtıcı bir güzellikte gerçekleşiyor. Bütün uzuvlarımda özellikle de ellerimde yorgunluk kendini ağrılarla hissettiriyor. Ama beni en çok baskı altında tutan şey daha çok ertesi günün belirsizliği ve özellikle de bütün tırmanışın en anahtar geçişini henüz aşmamış olmanın yarattığı ruh hâli oluyor. Sorunun çözümünü bulabilecek miyim? Daha ne kadar süre dövüşmem gerekecek? Vücudum, gücüm bana ihanet edecek mi? İşte bu türden sorular beni ürkütüyor. Neyse ki, zemini hazırladıktan sonra nihayet boylu boyuna uzanabileceğim bir büyük çıkıntıya varmış bulunuyorum. Burada elime aldığım bir sikke ve ip parçası yardımıyla, kayaya sürtünerek yırtılan ve her an parçalanacakmış gibi duran çantamı üstünkörü onarıyorum. Bivak torbasının içine girdiğimde hava kararıyor. Arkadaşlarımın muhtemelen Montenvers’ten gönderdikleri ışıklı sinyallere yanıt vermemi duvarın keskin profili engelliyor. Küçük lambamın yandığını göremeyince kimbilir ne kadar çok kaygılanmışlardır? Ancak şunu gayet iyi biliyorum ki eğer işaret gönderebilseydim, alışılagelmiş “her şey yolunda” yanıtı çok gerçekçi olmayacaktı.

Her zamanki gibi, tasa ve ürperti dolu bekleyişle geçen bir gecenin ardından güç ve umutla yüklü bir şafak yeniden doğuyor. Halbuki bugün kaygılanmam için öncekilere eklenen ve onlardan daha önemsiz olmayan yeni bir neden daha ortaya çıkmış durumda: ellerim. Öylesine yaralarla kaplı ve o kadar çok şişmiş durumdalar ki, dayanılmaz bir acı hissetmeden hemen hemen hiçbir şeye dokunamıyorum. Özellikle sol yüzük parmağımın uç kısmında bir enfeksiyonu haber veren zonklamalar başladı. Bütün bunlar gece boyunca hareketsiz kalmanın sonucu olmalı. Onları kullanmamı sağlayacak bir esneklik kazandırabilmek için, ellerime acıdan yüzümü buruşturan hazırlayıcı bir jimnastik uyguluyorum. Nihayet gitmeye hazır olduğumda, güneş bir hayli yükselmiş oluyor. On metre kadar yukarıda, sorun bütün unsurlarıyla karşıma dikiliveriyor: Her iki yanı da pürüzsüz olan, orta kısmı içeriye doğru gömülen ve üst kısmı çağlayan bir ters eğimle dışarıya taşan kaya duvarı, önümde bir katedral absidi gibi kapanıveriyor. Asıl çözüm tabi ki basamaklardan oluşan bu devasa kara çıkıntıyı doğrudan aşmak olurdu, ancak en az yirmi’şer metrelik basamaklardan oluşan gerçek bir çatı merdiveni olan çıkıntının yarı yüksekliğinde yer alan birkaç oynak kaya bloğunun varlığı ve buna eklenen, solo bir tırmanışta çok önem kazanan, alınan emniyetin güvenilmez oluşu gerçeği daha fazla üzerinde yoğunlaşmadan beni bu geçişten kaçınmaya itiyor. Üst tarafımda sadece birkaç metresini görebildiğim pürüzsüz bir baca nedeniyle, şansımı sol taraftan denemeye yöneliyorum. Başlangıçta azmimi arttıran, beni dikey ve sağlam ama ürkütücü en az elli metre yüksekliğindeki tek parça kızıl kayaya ulaştıran kolay kayalar buluyorum. Ancak, daha yukarıda, kaya duvarının dikeyliğini kısmen yitiriyor olması nedeniyle bu yolu seçiyorum. Başta fazla da umut vermeyen bir görüntüsü olan dar bir çatlağa sikke çakarak tek parça kayayı hedefliyorum. Ama yirmi metre sonra durum değişiyor. Yumuşak huylu görünümlü birkaç balkonla birlikte, yarıkta beliren, sikke çakılamayacak ya da tahta takozlar için çok geniş olan öngörülemeyecek bir genişleme gerçekleşiyor. Üstelik kaya son otuz metrede dolambaçlı ve ters eğimli hale geliyor. Ne yazık ki başka bir kurtuluş yolu yok.

Öğlen olmak üzere. Ortaya çıkan bu yeni soruna dalıp gitmişken bir motor gümbürtüsü bir anda dikkatimi dağıtıveriyor ve biraz sonra hemen yakınımda, solumda pervaneli küçük bir turist uçağı beliriyor. Turistlere kendilerine yasaklanmış gösterileri göstermek uğruna dikkatsizce davranan pilotu ve göze aldığı riskleri düşünmekten kendimi alamıyorum. İşte bu kez dağa daha da yaklaşarak yeniden ortaya çıkıyor. Dru’ye çarpıp paramparça olacak! Acaba bu bir rastlantı mı? Evet, düşündüğüm gibi olmalı. Beni arıyor bunlar. Benim için üçüncü bir kez daha geri geliyor ve kayalara fazlasıyla yaklaşıyor. Bir ayağım etriye’de, elim yükümü çeken sikkeye yapışmış durumda, vücudumu bütünüyle duvarın dışına doğru itiyor ve serbest kalan kol ve bacağımı sallamaya başlıyorum. Kendimi gösterebilmek için olabildiğince hareket etmeye çalışıyorum ancak küçük bir bulutun sisine gömülüveriyorum ve birazdan buralardan uzaklaşan uçağın gittikçe azalan sesini duyuyorum. Şimdi garip duygular içerisindeyim: sanki bu uçak varlığımın ayrılmaz bir parçasıymışcasına, uzaklaşırken ruhumun derinliklerinde bir şeyler kopuyor gibi oluyor. Sonuç olarak hiç gelmeseydi ve topyekun yalnız olduğumu hissetseydim daha iyi olacaktı. Bu hızlı geçen birkaç dakika içerisinde gerçekleşen her şey, beni artık kendime ait değilmiş gibi gelen yaşama bağlamak için yapılan abartılı bir girişim anlamına geliyor. Acımasız düşünceler ve bundan daha acımasız olarak yaşanan gerçeklik! Bu kaya duvarını ne zaman ve nasıl aşmayı başaracağım! Umutsuzluğa düşüyorum. Daha biraz önce sorunun çözümünden yalnızca otuz metre kadar uzakta olmakla kendimi avutuyordum. Ve işte birden çözülmez bir hâl alıverdi bile! Başlangıç noktama, abside geri dönmem gerekecek. Ve bütün bu arada çok değerli bir yarım günümü kaybediyorum.

Beni huni deliğinin tabanına indiren son ve lanetli ip inişinden beri, ipekli ipi çantanın derinliklerinde yedekte tutarak sürekli olarak kırk metrelik tek bir naylon ipi kullandım. Ancak her iki ipi de kullanmanın zamanı geldi artık; çünkü, şimdi ulaştığım konumun kolaylaştırdığı dikkatli bir inceleme sonrasında, bir çıkış noktası bulmuş gibiyim. Geniş bir pandül hareketiyle gerçekleştireceğim birkaç ip inişi sayesinde, absidin sağ tarafının bütününü yukarıdan aşağıya bölen, sonra da en az kırk metre kadar devam edip, hemen hemen bu taraftan ulaşamadığım eğik ve sağlam olmayan kayalık bölgeye devam eden bir uzun yarığa ulaşabileceğim. Üst tarafımdaki en sağlam ve en yüksekteki sikkeyi yerinde bırakıp geri kalan tüm sikkeleri söktükten sonra, sağa doğru çok karmaşık ve zor bir dizi pandül hareketine başlıyorum. Bu hamlelerden biri çok uzun düşüyor ve beni abside, kara çıkıntının altına kadar getiriyor, ancak ipleri geri çekmeye çalıştığımda, aşırı sürtünmenin ipin kaymasına engel olduğunu anlıyorum. Dolayısıyla bu kez iki hamlede olmak üzere tekrar geri dönüp geçiş hareketini yinelemem gerekiyor. Üçüncü manevram beni uzun ve dar bir çıkıntıya ulaştıran, bir pandül hareketinden çok daha fazla yatay bir ip geçişine dönüşüyor. Pürüzsüz kaya duvarında, son bir pandül hareketi yapmama olanak tanıyacak şekilde, birçok kez olabildiğince yükseğe sikke çakmayı deniyorum ama başaramıyorum. Bu defa yatay bir geçişle sağ tarafa geçmeye zorluyorum kendimi, ama birkaç metre sonra benzimin sarardığını hissediyorum; çatlakla benim aramda kayayı derin bir şekilde oyan, bir deniz kabuğu kadar pürüzsüz devasa bir kopukluk yer alıyor. Bu kulak çukurunun çevresinde sadece mükemmel düzgünlükte ters eğimler ve mutlak başdöndürücü bir boşluk yer alıyor. Artık geri çekilmenin olanaksız olduğunu üzülerek fark ediyorum. Ne inebilir ne de çıkabilirim. Yarığın başlangıcıyla aramda on iki metre var... On iki metre!... Aşılmaz bir uçurum. Kendimi kaybolmuş, her türlü maddi ve manevi güçten yoksun hissediyorum ve en az bir saatten beri burada, bu topyekun yalnızlık içerisinde herhangi bir tepki göstermekten aciz bir şekilde, çantamla benim yükümü taşıyan bu sikkeye asılı durumda hareketsiz kalıyorum. Ancak ölümün kaçınılmazlığı karşısında insanın gücünün tahmin ettiğimden daha da fazla olduğunu anlıyorum. Yavaş yavaş kendimi toparlamaya başlıyorum ve nihayet gün boyunca umutsuzca savaştıktan sonra ölümü hareketsizce beklemeye razı olunmayacağı düşüncesiyle, içimde zayıf bir umut ışığı beliriyor ve bu maceraya girişirken kabullendiğim bilinmezlikle karşılaşma cesaretini kendimde buluyorum. Pandül hareketleriyle ulaşmayı düşündüğüm uzun çatlağın başlangıcında kaya pürtükleri çıkıntı yapıyor; parmakları açık bir ele benziyorlar sanki. Belki de kement düğümü yaptığım ipi fırlatarak bunları yakalayabilir ve kendimi oraya kadar çekebilirim. Deneyelim bakalım!

Ancak sözünü ettiğim bu parmaklar pek güven vermiyor ve birazdan kementle yakalandıklarında ağırlığımı çekemeyeceklerine karar veriyorum. Böyle olunca da ipin ucuna halkalardan ve düğümlerden oluşan karmaşık bir sistem bağlıyorum. Arjantin kementleri gibi kayadaki pürtüklerin üzerine atılan bu bir tür ipten demirden ahtapotun bir yere mutlaka takılacağını umuyorum. On iki denemenin sonunda, ip olabileceği en iyi şekilde takılmış gibi görünüyor.

Denemek için güzelce bir asılıp sarsıyorum. Fazla zorlamadan ipin boşaldığını ürpererek izliyorum. Denemelerimi ahtapot tekrar takılıncaya kadar sürdürüyorum: asılıyorum; bu kez dayanıyor! Ancak kenardan yarattığım sarsıntılar yatay bir etki yaratıyor. Pürtüklere dikey bir konumda iple asılı kaldığımda düğüm ve halkalardan oluşan sistem acaba kayar mı? Ayrıca pek sağlam görünmeyen bu pürtükler yükümü kaldırabilecek mi? Kafayı bu tür düşüncelere fazla takmamak iyi olacak! Çünkü başka bir çözüm yolu bulunmuyor. Kendimi boşluğa bırakmadan önce, son birkaç önlem daha alıyorum. Atmış olduğum ipin öteki ucunda çantam bağlı. Diğer tarafa geçtiğimde yukarıdan çekebilmek için benim de bağlı bulunduğum sikkeden çıkarıyorum onu ve dikkatle dar bir düzlükte kendi başına dengede duracak şekilde bırakıyorum. Sonra sikkenin halkasına, boyunun yarısına kadar diğer ipi geçiriyorum; en sonunda da ipin iki ucunu kemerime bağlıyorum. Bu, beni bekleyen alışılmamış geçiş için alabileceğim tek emniyeti oluşturacak. Ancak eğer tutunmazsa mahvoldum demek! Bu yirmi metrelik bir düşüş anlamına gelecek; ipin bağlı olduğu küçük sikke oluşacak şoka dayanırsa tabi. Böylece hazırlıklarımı tamamlamış oldum. Geriye şansımı denemek kalıyor.

İçe işleyen son bir tereddüt; kalbin derinliklerinden gelen son bir yakarış ve dayanılmaz bir titreme beni sarsmadan ve gücümü yitirmeden önce, gözlerimi bir saniyeliğine kapatıp nefesimi tutuyor ve ilk ipe sadece ellerimle tutunmuş durumda kendimi boşlukta kaymaya bırakıyorum. Bir an için iple birlikte düştüğüm hissine kapılıyorum, sonra öne doğru düşüşüm giderek yavaşlıyor ve birden arkadan gelen bir titreşimle tutunduğumu hissediyorum: bağlantı işe yaradı!

Bu saniyeler öylesi anlar ki, zihnimde yüz farklı düşünce biribiriyle çarpışıyor ve mutlak bir berraklıkta tüm bir yaşam boyu yerleşecek şekilde belleğime kazınıyor. Bu başdöndürücü salıncakta kendimi birkaç saniye daha öne doğru sallandırdıktan sonra, salınım boşluktaki bir topaç hareketine dönüşmeden önce, ip boyunca kollarımın gücüyle kendimi yukarıya çekiyorum. Kazandığım her bir metrede tehlike artıyor, çünkü istemeden, sağlamlığı tartışmalı olan bir bağlantıyla ipe ilettiğim gittikçe artan güçte ve sıklıktaki titreşimler birbirini izliyor. Bu ne büyük bir çaba ve gerilim! Artık tek bir içgüdünün rehberliğinde tüm varlığımla mücadele ediyorum. Kayadaki pürtüklere tutunmak için ipi bırakmam gerektiğinde bir tereddüt anı daha yaşıyorum. Her şeyin kafama yuvarlanmasından korkuyorum! Bunu düşünürken pürtükler üstünde kendimi emniyete alıyorum ve hafifliyorum! Her şey yolunda gitti. Heyecanım yatışmaya başladı ve artık boşluğa büyük ve ilginç bir atlayış yapan çantamı kendime çekmekle uğraşıyorum. Şimdi, kemerime bağladığım ipi toplamam gerekiyor. Sikkenin halkasında serbestçe kayıyor; rahatlıyorum. Artık bu yanlış adımdan kendimi tamamıyla kurtarmış sayılırım.

İpek ipi toplayıp çantama yeniden yerleştiriyorum; öteki ucuna çantayı sabitledikten sonra naylon olana bağlıyorum ve hiç zaman kaybetmeden, çatlak zorluk çıkarana kadar oynak kayaların üstünde bir on metre kadar yükseliyorum. Bu noktaya bir sikke çakıyorum, buna çantamı bağlıyorum ve Z şeklindeki emniyet sistemini kurduktan sonra, serbest tırmanışa tek elverişli yer olan ters eğimli genişliğe ulaşabilmek için birkaç deneme yapıyorum. Özellikle de buranın hemen yukarısında kendimi kolayca emniyete alabileceğime inandığım için bunu en sonunda kararlılıkla başarıyorum. Ancak uzaktan gözüme kestirdiğim yarık, takoz ve sikke kabul etmiyor. Üst tarafımda, yarığa benzettiğim şey gerçekte tamamıyla pürüzsüz ve kaygan dikey duvarları olan açık ağızlı bir bacadan ibaret. Tamamıyla umutsuz bir hamleyle, bir metre kadar daha yükseliyorum; sonra iki metre daha, ancak çatlak ya da yarık yerine mükemmel kuvartz damarlarından başka bir şey bulamıyorum. Bacanın dibinde yer alan mucizevi darlık, buraya son anda, iyi ya da kötü halkasına ip geçirip bir etriye sabitlediğim iri bir takoz sabitlememe olanak tanıyor. Kendimi tümüyle askıya almaya cesaret edemiyorum ama en azından etriye sayesinde gücümü toparlayabiliyorum. Az önce olduğu gibi, hep bir sikke saplamayı başaracağım ümidiyle önce bir, ardından bir metre daha tırmanıyorum. Ve birden bire ipin sonuna geldiğimi fark ediyorum. Burada bu şekilde kalamayacağımdan, tereddüt etmeden ipi Z şeklindeki konumundan kurtarıyor ve ortaya çıkan üç misli kullanılabilir ip boyuyla tırmanışa devam ediyorum. Üç metre sonra ip işlemiyor ve kendimi olduğum yerde sıkışmış durumda buluveriyorum! Öylesine umutsuzca çaba harcıyorum ki can çekişen biri gibi soluk soluğa kalıyorum. Ancak kader, parçalanan kaya parçalarıyla dolu bir bölgede küçük bir çıkıntının altında durmamı istemiş olmalı. Bu sayede dört ya da beş sikke daha çakma olanağı buluyorum. Kolay saplandıkları gibi kolay da çıkabileceklerinden, bir perlonla onları birbirilerine bağlıyorum ve göreceli olarak daha sağlam bir bağlantı kuruyorum. İpi kemerimden çözüyorum ve bu hazine kadar değerli bağlantıya sabitliyorum. Bu da başlangıçta daha aşağıdaki sikkeye bağlı bir şekilde bırakmak zorunda kaldığım çantanın yanına kadar inmeme olanak tanıyacak.

Daha henüz taptaze olan tecrübemin etkisiyle, yarıktan devam etme düşüncesinden tereddütsüz uzaklaşıyorum ve şimdi artık absidin çıkıntılarında olduğumdan, üst tarafımda bulunan kırıklı ve eğik kaya lehvalarına ulaşabilecek şekilde sola doğru bir yan geçişle kendime bir rota bulmaya çalışıyorum. Çok büyük zorluklara karşın tümüyle pürüzsüz dikey lehvaları aşmamı sağlayan küçük pandül hareketleri sayesinde manevralarım başarılı oluyor.

Bu sabah yapmış bulunduğum parkur sayesinde uygulamada çemberi tamamlamış oldum: çok arzuladığım kırıklı kayalara ulaştım işte! En az elli metrelik bir alan üzerinde kolay aşılır gibi görünüyorlar; ardından hatırı sayılır önemde olan yeni çıkıntılar ve çökme tehlikesi içeren ters eğimler geliyor. Şimdi bir kez daha çantayı almak ve sikkeleri toplamak için geçişi ters yönde gerçekleştirmem gerekiyor. Pandül hareketlerini gerisin geri tekrar etmek başlangıçta moralimi bozuyor ancak sonunda, nasıl olduğunu çok da anlamadan, ünlü sikke salkımıma ulaşıyorum. Bir anlık dikkatsizlikle bir etriye elimden kayıyor ve gözlerim düşüşünü izlemeyi reddediyor. Kaya duvarına çarptığı anda çıkan sesi duyana kadar birkaç saniye geçiyor. Ve bir üçüncü kez, pandül hareketleri yeniden başlıyor. İp ve kaya üzerinde kan lekeleri oluşuyor. Zavallı ellerim! Gerçekten de parça parça olmuşlar. Kaya parmaklarımın ucundaki çıplak eti ısırıyor; ama öylesine ağır bir yükle karşı karşıyalar ki acıya tüm duyarlılıklarını yitirdiler. Yukarıda, üçüncü pandül hareketi serimi tamamladığımda günün sonuna geldiğimi anlıyorum. Beşinci bivak gecesi için küçük de olsa bir balkon bulabilmek için tırmanışıma hız kazandırıyorum. On beş metre kadar yukarıda nihayet uygun bir yer buluyorum. Rotadaki sikkeleri toplamak için geri indiğimde gece oluyor.

Bu bivak, başlangıçta, dün akşamkine oranla daha durağan ve sıkıcı geçecek gibi görünüyor. Sonra, birdenbire çok uzaktan çağrılar duyuyorum ve aynı yönden gelen küçük ışıkların hareketini izliyorum. Bunlar Charpoua’daki barınaktan beni işaretleriyle bulmaya çalışan dostlarım. Bütün nefesimle hemen yanıt veriyor ve bulunduğum yeri fark edebilmeleri için küçük bir kağıt parçasını tutuşturuyorum. Beni gördüler! Hatta yarın beni karşılamaya geleceklerini söylediklerini anlar gibi oluyorum. (Daha sonra bir göz yanılsaması sonucunda benim klasik rotanın sırtından inişte olduğumu sandıklarını öğreniyorum).

Ne kadar uzak ve fiziken yararlılığı olmasa da, dostlarımın sadece varolduğunu bilmek dahi bende mucizevi bir etki yaratıyor ve birden Dru’nun zirvesine ulaşacağıma olan inancımı pekiştiriyor; son günlerde benden bir hayli uzaklaşmış gibi görünen yaşama sevincine beni yeniden kavuşturuyor. Bu birkaç dakika içerisinde maddi olarak hiçbir şey değişmedi halbuki. Ellerim feci halde acıyor, susuzluktan kavruluyorum; kafamın üzerinde uzanan çıkıntıların kara gölgesi hâlâ içimi bunaltıyor. Ama ruhumun derinliklerinde, mevcut durum tümüyle tersine döndü ve artık geçmişi gözden geçirmeye ve son günlerde olduğundan çok daha farklı değerlendirmeye başladım. Yaşamış olduğum anların yoğunluğunu ancak şimdi tam anlamıyla değerlendirmeye başlıyorum. Dağ, kayalar, uçurum ruhumun derinliklerinde öylesine canlılar ki, bir an için onları belleğimin bir parçası gibi hissetmeye başlamıştım; sanki aynı ve tek bir bedenin parçası gibiydik. Ve uykudan yeni uyanmışım gibi bu duyguların etkisinden sıyrılıp, onları gerçeklikleri içinde ancak şimdi daha iyi anlayabiliyorum; şu ana kadar her zaman acı çekmekten ve sonsuza kadar ulaşılmaz görünen zirvesine tırmanmaktan ibaret görünen bu dağda yaşamışım gibi, zaman kavramını yitirmiştim.

İlk defa, beni ruhumdan ayıran aşılmaz engeli geçtiğimi ve Dru’nun güneybatı duvarını ele geçirdiğimi hissediyorum; ve bu keşifin coşkusuyla canım inanılmaz bir şekilde ağlamak ve şarkı söylemek istiyor.

Gökyüzü yavaş yavaş ağarıyor: savaşın altıncı günü doğmak üzere. Beni zirveden ayıran son engele karşı tüm gücümle hazırım, ama bu son çağrıya ellerim yanıt vermeyi reddediyor. Gece boyunca öylesine şiştiler, o kadar çok canımı acıtıyorlar ki ellerimi açıp kapamaktan acizim ve dün sabah yaptığım gibi onları tekrar kullanabilmem için mecburen uygulamam gereken jimnastik ciddi ağrı ve sancılara yol açıyor. Her bir yaradan akan artık kan değil, açık renkli sarımtrak ve akışkan bir sıvı.

Belirgin bir şekilde konuşma sesleri duyuyorum; ardından klasik rotanın gediğinde üç adam ortaya çıkıyor. Heyecan içerisinde sorularını yanıtlıyorum. Sadece Rahip Ceresa’nın sesi baa tanıdık geliyor, diğerleri Fransızca konuşuyorlar. Her ne kadar neşeli bir tonda cesaret verici sözler söyleseler de, bana kadar ulaşan, duyabildiğim kimi diyaloglar başıma gelenleri çok merak ettiklerini gösteriyor. Benim çoktan hedefime ulaşıp dönüş yolunda olduğumu sanıyorlarmış. Onları sakinleştirmek için ellerimin dayanılmaz acısına katlanarak tırmanmaya başlıyorum. Ardından, bir süre sonra Rahip Ceresa’nı sesi duyuluyor: “Klasik rotadan zirveye çıkıyoruz... Erzaklarla birlikte seni bekliyor olacağız...”

Sola eğik iki yüzeyli bir kaya beni hemen hemen tam kaya duvarının damarına kadar ulaştırıyor. Bir süre sonra tırmanış derecesi altı ve beş dereceden dörde, oradan da üçe ve ikiye düşüyor. Doruk çizgisi eğiliyor, kaya gittikçe kolaylaşıyor ve hızım artıyor. Öğlene doğru zirveye yüz metreden de az mesafem kalıyor; zorluklar bütünüyle ortadan kalktı ve daha rahat çıkabilmek için, beni engelleyen fazlalıklardan kurtulmaya ve çantamı sırtımda taşımaya karar veriyorum. Tam kalan otuza yakın sikke ve iki etriyeden kurtulacakken birden son anda içgüdümden yükselen bir ses onları çantaya geri koymamı öğütlüyor.

Dru’nun karşıma çıkaracağı son hileyi aşabilmemi sağlayacak malzemeyi de böylece elimde tutmuş olduğumun farkında değilim. Gerçekten de az sonra, güneybatı duvarını belirgin bir şekilde Dru’dan ayıran derin bir kesintiyle karşılaşıyorum. Bu ne sürpriz! En az elli metrelik bir ters eğim! Düne kadar bu engel öldürücü son darbe etkisinde olabilirdi, ancak bugün artık hiçbir şeyin zirveye ulaşmamı engelleyemeyeceğinden emin bir şekilde, kalbimin derinliklerinde onunla cesaretle hatta öfkeyle yüzleşiyorum. Ellerim yeniden hissizleşiyor; sikke ve etriyeler, bu sefer biraz kaba bir tavırla da olsa birkez daha danslarına başlıyorlar. Bir sikkeyi çakmayı denerken en az yüz kiloluk bir granit blok yerinden kopuyor ve sol bacağıma yandan çarparak uyuşturuyor; neyse ki kayaya asılan ellerim beni koyvermiyor. Doğaüstü bir güç tarafından desteklenircesine çıkıntılı ters eğimleri serbest tarzı zorlayarak tırmanmaya devam ediyorum.

Yavaş yavaş kayanın eğimi hafiflemeye başlıyor. Üst tarafta, klasik rota üzerinde dostlarım yeniden görüş alanıma giriyor ve artık zaferden emin bir şekilde beni beklemek üzere duraklıyorlar. Tam on altı otuz yedi’de Dru’un zirvesine varıyorum. Hızlıca çevreme bir göz gezdirip, koşarayak, sırtımda çantayla inmeye başlıyorum.

Son bir ip inişi. Zirveden on dakika sonra, Rahip Ceresa’ya ve ona eşlik eden iki dağcıya ulaşıp onlara derin duygularla sarılıp öpüyorum. Samimi ve cömert davranışları, gerçek dağcı dayanışmasının ve kardeşliğinin sınır tanımadığını bir kez daha kanıtlıyor.

3350 metrede, Alev Kayaları’nın gediği dolaylarında kendimizi aniden bastıran karanlığın içerisinde buluyoruz. Altıncı kez bivaklamaktan kurtulamayacağım! Ancak, artık bir gecelik sıkıntının hiç önemi yok, çünkü ruhumun derinliklerinde hayatım boyunca kendimi iyi hissedeceğim.

Walter BONATTİ *

Walter Bonatti’nin “Dağlarım” adlı kitabının Ridger Digest Dergisi’nde 1964 yılında yayınlanan bölümünden yapılan alıntının Fransızca’dan çeviri ve derlemesidir.(Çev.Derleyen Osman SOYSAL)

* 1930 yılında İtalya Lombardya’da, Bergamo kentinde doğmuştur. Gençliğinden başlayarak dağların çağrısına dayanamaz ve boş zamanlarını Côme Gölü’nün dolomitik sıradağlarından olan Grigna Sivrisi’ne tırmanmakla geçirir. Bu yer onun aynı zaman en sevdiği antrenman sahası haline gelecektir. Cesareti ve kendine özel tekniği erken yaşlarda ağabey erinin dikkatini çeker: Yirmi üç yaşında, Bonatti Himalaya’lardaki K2 (8611m) ekspedisyonuna katılır. Dönüşte, kendini tümüyle dağcılığa adayabilmek için muhasebeciliği bırakmaya karar verir. Böylece dağ rehberliği belgesini alır ancak çok kısa zamanda rehberlik mesleğinin dağcılık anlayışla uyuşmadığını keşfeder. Onun için dağcılık, insanın doğayı egemenliği altına alarak kendine hükmetmeyi öğrendiği bir irade okuludur.

1956 yılında, Courmayeur’e yerleşir. Buradan hareketle zorluk dereceleri çok yüksek birçok sayıda ilgi çekici tırmanışa imza atar: Grand Capucin’in doğu duvarı, Grand Jorasses’lerin kuzey duvarı (ilk kış tırmanışı), Mont Blanc’ın tüm rotaları, Dru’nun güneybatı duvarının ilk solo tırmanışı onun başdöndürücü başarılar listesine eklenir.

Walter Bonatti, Avrupa dışında da çeşitli ekspedisyonlara katılır: 1958’de Güney Patagonya’daki Cerro Mariano Moreno ve aynı yıl Himalayalar’daki Gasherbrum IV (7980 m); 1961’de Peru’daki Nevado Rondoy (5800 m) kuzey rotası tırmanışı.

Ocat 1964’te, Sibirya’nın Verkhoïansk Bölgesi’ne düzenlenen bir araştırma gezisine katılır.

1965 yılında Matterhorn’un kuzey yüzünün solo kış tırmanışı başarır. Otuz dört yaşında gelen bu başarısından sonra aktif dağcılığı bırakır.

Fotoğrafçılık tutkunu Bonatti, İtalyan ve yabancı birçok sportif dergiye katkıda bulunur. 1955 yılında “Yılın İtalyan Atleti” ilan edilir ve Paris Spor Akademisinin ödülüne layık görülür. Mont Blanc’da gerçekleştirilen bir kurtarma faaliyeti K2’ye yapılan dramatik tırmanış sırasında gösterdiği değerli tavır nedeniyle İtalyan Hükümeti’nce iki kez madalya ile onurlandırılır. Çeşitli kaynaklardan derlediğimiz bu kısa biyografiyi onun sözleriyle noktalayalım:

“Dağcılıkta imkansız kavramını ortadan kaldırmamak çok önemli. Günümüz tırmanıcılığında teknik olanakları aşırı derecede kullanmak aynen sekiz asla poker oynamak gibi bir şey. ‘İmkansız’ olan şey mümkün hale dönüştüğü anda artık yok olur ve anlamını yitirir. İmkansızı fethetmenin artık bir değeri kalmaz.

( http://www.meteorhaber.com/content/view/476/)

 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest