DAĞ, KOZMİK EKSEN VE TÜRKLER

Gök-Tanrı’ya yakın ve bazen ona destek olan dikeyliğin güçlü bir simgesi, evrenin merkezinde bulunan ve kozmik bir işlevi olan, ırkın beşiği, ağaçlı, karlı, hem erişilmez, hem gizemli bir yer olan dağ, Türklerin ve Moğolların mitolojilerinde her zaman önemli bir rol oynamıştır. Her dağ, küçük de olsa her yükselti, anlam yüklü olabilir.

Bir isim ile belirtilmiş özel doruklara ayrı bir ilgi söz konusudur. Örneğin bu Vu-huanlarda, ölüler alemi olan Kızıldağ’dır. Tu-kiularda çok önemli stratejik bir yer, belki de kendisine katışan toprak ve su gibi kutsal bir güç olan ötüken’dir. Ataların mağarasının bulunduğu bir dağ, Ulan-Bator yazıtında tanrılar arasında anılan Köğmen’dir belki ve But Tengri’nin Çince çevrimyazısında geçen çok gizemli bir P’o-teng-ning-li’dir.
Hitanlarda, ırkın kurucularının karşılaşmış oldukları yer Muye’dir. Moğollarda, Cengiz Han’ın sığındığı ve onu kurtaran, kendisine “her sabah kurbanlar sunduğu, her gün onu yardıma çağırdığı” Burqan-Qaldun’dur. Ama, Çiğillerde, Karluklarda, kuşkusuz bozkırların bütün Türk-Moğol halklarında başka dağlar da söz konusu idi.

Türkler, Anadolu’ya göçleri sırasında, kendileri tarafından Orta Asya’da kullanılan adları, birçok yüksek yere yeniden verdiler ve oralarda birer kült oluşturdular. Aynı zamanda, yerli gelenekler tarafından değeri yükseltilen tepeleri kutsal olarak kabul ettiler. Örneğin, Nuh’un gemisinin karaya oturduğu Ağrı Dağı ve bir şaman perspektifi içinde, bir kadın kültünde odaklanan, Paris’in kararının Yunan geleneklerini, Hıristiyanlığın Meryem Ana kültünü ve bizzat kendisi Peygamberin kızı olan Fatma’nın bir kızını yücelten gizemci bir Müslüman akımının hepsini birleştiren, eski adı İda olan Kaz Dağı. Bazen Kaz Dağı ile karıştırılan, bununla birlikte Kafkasya ile özdeşleştirilen Kaf Dağı, dev’lerin ve peri’lerin oturdukları yerdir ya da yeryüzünü çevreleyen ve belki de Gök’ü taşıyan büyük duvardır.

Pek çok tepede, ermişlerin (erenlerin ya da evliyaların) kutsal yeri bulunur, ama bu evliyalar meçhuldur ve onları dağın kişileştirilişi olarak da kabul edebiliriz. Gerçekten, Türklerin İslamı kabullerinin ilk yüzyıllarında, dağın tanrısal değerinin önemli bir kısmını koruduğu kuşku götürmez; Dede Korkut Kitabı’nda Qazilik Tag’a dua edilir, onun çöküşünün, yaşlanmasının ne kadar korkunç olacağı hatırlanır. Günümüze kadar süregelen gelenekte, özellikle Toros’larda, Sıvas’ta, Munzur’larda dua etmek için kutsal yerleri ziyarete gider gibi çıkılan ya da kurban adamak için gidilen doğal tapınaklar, dağlar, tepeler vardır.

Anadolu’da dağların taşların efsaneleri sürekli olarak kulaktan kulağa anlatılagelmiştir: Taş kesen çobanlar, yamaçtaki ejderhalar, ağlayan kayalar, eşkiyadan kurtulmak için taşlaşan düğün alayları (Kızlar Sinisi) gibi... Örneğin Sivas İmranlı Kızıldağ eteklerinde kurulu Ortaköy’de yasayan insanlar, yılın belli aylarında Kızıldağ'a çıkarlar. Köylülerin, Kızıldağı sıkıntı anında kendilerine sığınacak güvenilir bir yer olarak görmeleri, bu dağı kutsayıp onda manevi bir gücün var olduğuna inandıklarının işaretini vermektedir. Bu köyde yasayanlar, özellikle ilkbahar ve yaz mevsimleri arasında ve Hızır orucunu tuttuktan sonra, Perşembe (ya da Cuma akşamı) günü akşamı orada olurlar. Kızıldağı ziyaret ederek kurbanlarını keserler. Bu sırada oruçlu olan köylüler, kesilen kurbanların etiyle oruçlarını açıp dua ve niyazdan sonra evlerine dönerler.

Tüm bu örneklere karşın, ulaşılamaz, gizemli ve ürkütücü bir alan olan dağlara karşı halk olarak biraz dışlayıcı bakmışızdır. Zulüm dönemlerinde ‘dağa çıkmanın’ umut ve kurtuluşla, adalet ve haklı isyanla özdeşleştirilmesine karşın, son yaylaklardan ötesine, kayalık yüksek doruklara genelde ‘uğursuz’ bakılmıştır. Çoğu bölgemizde, dağ yamaçlarında yerleşik bölge insanlarının, kuşaklardır eteklerinde yaşadıkları dağın doruklarını merak etmeyişleri ve bu sınırları zorlamayışlarının kökeninde hep bu ‘uzak’, soğuk ve dışsal bakış etkili olmuştur. KAYNAKÇA : Mitolojiler Sözlüğü – Yöneten Yves BONNEFOY – DOST Yayınevi

Bu yazı [www.ortakoykoyu.com] sitesine meteorhaber.com'dan alıntılanmıştır.


(http://www.meteorhaber.com/content/view/465/)

BAHAR DAĞLARDA YÜKSELİRKEN

Doğada yaşam aşağıdan yukarıya doğru uyanır, yükselir ve gelişir. Özsuyunun ısınan havayla birlikte, gövdenin içinden üst dallara doğru yürümesi, toprağın yeşerip bitkilerin boy atması, suyun çevrimi gibi aşağıdan başlayan süreçler sözkonusudur. Havaların ısınmasıyla baharın ilk işaretleri, yeşil otlar, binbir renkli çiçekleri izleyen büyükbaş hayvanlar da aynı şekilde  aşağı irtifalardan –eriyen karın boşalttığı alanları doldurarak- yukarı irtifalara çıkarlar. Böylece her tarafını beyaz bir sessizlik ve yoksunluğun kapladığı alanlar renklenir ve canlanmaya başlar. Doğaya çıkma zamanları yaklaşmış demektir artık.
Dağa çıkarken yalnız, tek başına olmak farklı bir tercihtir. Kolejli öğrencilerin ‘okul gezisi’ havasındaki kalabalık ekspedisyonlar, ya da az kişiyle de olsa öncü’lü artçı’lı ‘ekip’ tırmanışları bana göre değil. Dağa taşınan bilgiden yoksun iktidarlar, akıldan yoksun mekanizmalar, insan psikolojisinin kronik hastalıkları, herkesin herkesle savaşı, bir ritüel gibi algıladığım dağa çıkma olgusunu kirletiyor. Oysa okudukça olduğu gibi yükseldikçe de özgürleşiyor insan: asi ruhun daralan yüzölçümlerden ufka doğru serbest kalması.

Bugün diğer alanlarda olduğu gibi dağcılığın da kentsoylu eğilimlerle sadece performans/rekabet olgularıyla algılanması ilginç kavram sapmalarına yol açmaktadır. Toplumsal konumu ne olursa olsun herkesin kız–erkek birlikte bir bilenin denetiminde yapabileceği çok kolay ve zevkli bir spor iken bunu çok karmaşık hiyerarşik yapılarla verilen ‘ticari’  ya da ‘yarı askeri karakterli’ güdük eğitimler sonunda sadece belli olanaklara sahip ‘üstün yetenekli’ ‘seçilmiş’ insanların yaptığı bir etkinliğe dönüştürmek gülünçtür. Daha dağa adımını atmamış insanların düz ovada başlayan malzeme ve marka fetişizmi, çoraptan tozluğa hatta iç çamaşıra kadar inen Goretex çılgınlıkları insanı baştan bu işten soğutmaya yetiyor.

 

Şehrin göbeğinde şatafatlı giysileriyle, günlük hayatta çevrelerine ısrarla anımsattıkları hiç de alçakgönüllü olmayan ‘dağcı kimlikleriyle’ dolanıp duranların, bir kez dağ gerçeğiyle yüzleştiklerinde öyle dışarıya yansıttıkları kadar rahat olmadıkları da ayrı bir gerçektir. Yükseldikçe kentsoylu alışkanlıklar kendini çabuk dışavuruyor: bencillik, korku, kararsızlık, yalan söyleme, yapmadığını yapmış gibi gösterme, etikten uzaklaşma ve bir türlü kurtulunamayan rekabet hastalığı. Son model donanımlar de durumu kurtarmaya yetmiyor, çünkü içindeki insan malzemesi yetersiz ya da fazla şişirilmiş. Önceleri dağa ilk kez çıkma, tırmanış mevsimi, kullanılan teknik ve rotayla başlayan tatlı rekabet bugün farklılaşmış öğelerle sürdürülmektedir. Böyle giderse, çok da uzak olmayan bir gelecekte amuda kalkarak dağa çıkmayı diğer kategorilerden daha üstün bir iş sayanlar bile çıkabilecektir. Rekabetin onurunu yitirmesi da diyebileceğimiz bu durum dağcılığın yalınlığını ve romantizmini kaybetmesine yol açmaktadır.

Ya yaşamlarında karşılaştıkları ve el attıkları her öğeye ticaretin kirini bulaştıranlara ne demeli? Pazarlanan, çevre ve insan düşmanı banka ya da kurumların bayraklarıyla flamalarıyla kirlenen Ağrı’lar, Süphan’lar, sırtlar, yamaçlar, kayalar...  Başlarına dar arkadaş ya da çıkar gruplarının çöreklendiği hiç de demokratik olmayan federasyonlar, kulüpler... Dağa ilgi duyan genç insanları kullanılmaya ve sömürülmeye hazır ördekler gibi görüldüğü garip örgütlenmeler, dost kümelenmeleri... Ne idüğü belirsiz, neye hizmet ettiği anlaşılmayan, insanlara dağı sevdirmekten çok onları bir an önce bu işten vazgeçirmeyi amaçlayan garip ve yetersiz eğitim süreçleri... Türkiye’de dağcılığın gelişimine en büyük hizmeti vermiş üniversite kulüplerini dışlayan ve kıskanan, dağcılıkla ilgili kurumların ve insanların büyük çoğunluğunu dışlayan garip bir çatı örgütü. Dağcılığı bu mevki işgalcilerinin, ne iş yaptığı belli olmayan federasyonun tekelinden kurtarmalıyız.

 

Öte yandan, yüksek irtifa dolayısıyla biraz daha yaklaşmanın da etkisiyle, Tanrı’dan vahiy almış ermiş havalarında felsefeye soyunan bazı üstün insanların, örnek dağcıların kimi şaibeli başarıları da bizi fazla oyalamamalı. Baba parasıyla bu işe sırf bizden daha çok zaman ve para ayırdıkları için kendilerini nirvana’ya ulaşmış bu malum zatlara dağı metalaştırdıkları için gözü kapalı tapmamız gerekmiyor. Bir şeyler ‘başardıkları’ ve bir boşluğu bir başka boşlukla -kendi boşlukları- doldurdukları kesin gibi görünsede, dağcılığı genç nesillere sevdirmek ve bu sporu geliştirmek ve tabana yaymak, herkesin zevkle yapabileceği bir spor haline dönüştürmek için bunların ne yapmadıkları ortadadır. Dağda bunlarla karşılaşmak yerine keçilerle ya da dağ sıçanları ile karşılaşmayı yeğlerim.

Onlar kendilerine ‘dağcı’ diyorlar ben ise ‘gezgin’im. Kendimi ölçebilmek ve insanlardan biraz daha uzaklaşabilmek için dağa çıkıyorum. Zirveye ulaşmayı bir takıntı haline getirmiyorum. En kolay, en sevimli ve  en çok zevk alacağım rotadan olabildiğince ‘serbest’ tırmanıyorum. Gereksiz yere tehlikeye atılmıyor, koşulları zorlamadan ilerliyor gözümün yemediği yerden komplekse girmeden geri dönmesini biliyorum. Doğayı olduğu gibi kabul etmeyi öğreniyorum. Bastığım taşların bile yerini değiştirmemeye özen gösteriyorum. Dağda ne kadar uzun süre kalabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Salt ego’larını tatmin için dağları kirleten, sağa sola rastgele sikkeler çakan, takozlar sokuşturan, tren yolu gibi sabit hatlar döşeyenlerden hoşlanmıyorum. Yalnız tırmanıyorum ama serbest solo tırmanışın bir gelişme, bir üst adım, bir marifet olduğunu düşünmeden, yalnızlık ihtiyacından yapıyorum bunu. Zirveye ulaştığımda dahi bulutlara ‘aşağıdan’ ve alçakgönüllülükle bakmayı deniyorum. Dorukları kirleten zirve defterlerini imzalamıyorum. Dağa çıkmayı bir asetizm, acı çekme sanatı ya da çilecilik olarak görmüyorum ama arazideki konfor yoksunluğunun tadını çıkarmasını da  biliyorum.

Doğaya zarar vermedikçe herkes istediği tarzda istediği şekilde bu sporu yapabilir. Yarışmalar düzenlenebilir, bir doruğa en kolay yerinden ya da en dik uçurumundan, yazın göbeğinde ya kışın ayazında, istediğiniz teknikleri ve aletleri kullanarak ya da çıplak elle, hatta abartıp isterseniz kayanın içinden tünel kazarak bile tırmanabilir buna da değişik terminolojilerde ‘dağcılık’ diyebilirsiniz. Ancak doğayla uyum içerisinde yapılan ve doğal yapılara zarar vermeyen, rota belirlemesinde doğal uygunluklardan hareket eden ve dağcılık tarihinden gelen olumlu etik mirası gözardı etmeyen bir yaklaşım daima hepsinden baskın çıkacaktır. Dağlara çıkmanın sadece bir avuç insanın ayrıcalığı olmadığını göstermeliyiz.

(http://www.meteorhaber.com/content/view/460/)

Belgrad Ormanı ve 7 Bentler

Bayramda kurban eti kokularından ve şık giysilere örtünmiş riyakâr-yapmacıklı akraba karşılaşmalarından kaçıp, ormana sığınmaya karar verdik. Öyle uzun uzadıya faaliyet planlaması filan yapmadan, bakkala gider gibi yola çıkıyoruz.

Aslında aklımda İstanbul’a elektrik üretiminde kullanılmak üzere denizyoluyla getirilen kömürü taşımak için 1914’te yapımına başlanan 62 kilometre uzunluğunda  ve Silahtarağa’dan başlayıp Ağaçlı’da biten demiryolu boyunca yürümek var. Kayıp demiryolu olarak da anılan hattın büyük bir bölümünün bugün ayakta olmadığını biliyorum. Ayrıntılı haritanın bulunduğu Kağıthane Belediyesi’ne ait kitabı da aramama rağmen bulamadım. Dolayısıyla bu işi bir başka zamana bırakmakta yarar var.

 Hava sıcaklığı 10 derecenin altında, oldukça soğuk ve daha da düşecek; akşama sağanak yağış ve ardından da kar yağışı bekleniyor. Olsun; ölüm yok ya ucunda, giyim-kuşamımız sağlam, dağ koşullarına uygun.

Aralık ayının ortasındayız; ince uzun gövdeli meşelerde hiç yaprak kalmamış olmasına rağmen, oldukça sıcak geçen bir sonbaharın ardından açık yeşilden kahverenginin değişik tonlarına renklenen tek tük yapraklar, kimi gürgen ve kayınların dallarında hâlâ asılı kalabilmiş.

Devamını Oku

AKÇAKESE NASIL KURTULUR ?

Karadenize dikine uzanan yalıyarların altında, sağlam kalmış kaya adacıklarının arasına serpiştirilmiş altın kesecikler gibi ak, tertemiz, pırıl pırıl kumlar. Burası Karadeniz’in Hawai’si : Akçakese.

İstanbul’un burnunun ucunda, İstanbul’a karayoluyla 60 km, Şile ilçesine ise 17 km uzaklıkta palmiyesiz bir doğal güzellik adası.

Şile-Ağva yolu üzerindeki sapaktan denize doğru yöneldikten 3 km sonra buradaki tertemiz kumsala varabilirsiniz. Kıyıya gelmeden derenin sağ tarafında kalan ağaç-şehir tatil köyü ve korkunç site yönüne sapmadan, soldan yola devam ederseniz, köy tüzel kişiliğine ait plajın girişine varırsınız. Burada “devletin tasarrufu ve hükmü altındaki kıyıya” ulaşabilmek için plaja giriş ücretini ödemeniz gerekiyor. Buna  da şükür dememiz mi gerekiyor ? Çünkü çoğu yerde, Ege’de Akdeniz’de bize, yani halka ait kıyılara varmamız, tel örgüleri, koruma köpekli, taş duvarlı engelleri aşmamız mümkün olamıyor. En güzel koylar, yarımadalar, adalar, satılmış ya da bir ömür boyunu aşan süreler için yok pahasına kiralanmış durumda. Halbuki sınıfsal konumumuz gereği fazla  kullanma alışkanlığımız olmayan, çok da beğenmediğimiz Anayasamıza ve 3621 sayılı Kıyı Kanunu’nun 5 nci maddesinde ciddi ciddi Kıyılar herkesin eşit ve serbest olarak yararlanmasına açıktır” diye yazıyor. Kanundan güçlü pek muhterem abiler, amcalar, ‘ülkeyi kurtaran kutsal yabancı yatırımcılar’, yalancı yatırımcılar, hırsızlar, müteahhit politikacılar her zaman yasanın ‘Temel İlke”sini devredışı bırakabilecek bir yol bulabiliyor.

Bir kilometre uzunluğundaki kumsalın ön tarafındaki adacıklar, Karadeniz dalgalarının o bildik ayağının altından kum çekme olayını burada olabildiğince aza indirgiyor. Ama yine de bu sabıkalı denizde çok açılmamakta yarar var. Zaten kıyının geniş bir kesimi oldukça sığ ve suyun altında da kum zemin devam ediyor. Akçakese köy yerleşimi tepede yer alıyor. Köy içinde eski, tarihi ahşap evler bulunuyor. Burada pansiyonlar bulmak olası. Denize inerken sağda tahta ağaç evlerin bulunduğu birazcık pahalı küçük bir tatil köyü bulunuyor. Bu tesisin arka tarafında ise iğrenç bir dışkı lekesi gibi yeşilliğin ortasına çöreklenen ‘uygarlık abidesi’ kocaman bir site. Hem de ne site ! F Tipi küçük bir şehir adeta... Kanalizasyonunu güzelce kumsala doğru boşaltıveriyor. Bunu ben değil buranın yerlileri, Akçakeseli kafalarını iki yana sallayarak öfkeyle köylüler söylüyorlar.

Eğer sırtınızı doğuya döndüyseniz, “önümde deniz, arkada yemyeşil bir doğa demeniz” pek mümkün olmayacak. Bunu ancak kumsalın en batısına yürüyüp daha bâkir olan son bölüme ulaştığınızda rahatça söyleyebilirsiniz. Yaz mevsim dışında, ilkbahar veya sonbaharda buraya gelirseniz ve köy tüzel kişiliğinin yetkililerini ikna ederseniz plaj tesisinin arka tarafındaki dar alanda çadır kurmanız olası.

İğneada’dan Sarp’a Karadeniz kıyısı boyunca buna benzer, altın kumsala sahip yüzlerce koyun bulunduğunu unutmamamız gerekir. Bunların büyük bölümü, yüzyılımızın en büyük garabeti olan, bir ‘büyük altyapı atılımı’ olmaktan çok, hırsız mütteahitleri ve onlarla işbirliği yapan ‘her devrin politikacılarını’ zenginleştirme projesi olan  ‘Karadeniz Sahil Yolu’nun yarattığı büyük tahribatla ortadan kalktılar. Bu yolun batıya doğru bu şekilde uzatılması kuşkusuz bu yıkımı daha da korkunç boyutlara ulaştıracaktır. Ama tahribat her taraftan yolla, yapılaşmayla geliyor. Buranın da bir an önce doğal SİT alanı ilan edilmesi gerekiyor.

Güneş, altın tozu bulunduğu rivayet edilen kumlardan pırıl pırıl geri yansıyor. Aşınıma direnip kumsalın orta yerinde, sağda solda, adaların berisinde gerisinde dimdik ayakta duran kayaların görselliği buraya ayrı bir güzellik katıyor. Kayanın duvarından, tepesinden dirençle boy vermiş ağaçlarla bitkilerin manzarası da ilginç. Kumsalın karaya doğru yaptığı dar bir uzantıyla bağlanan küçük adadaki kayalarda hafif tırmanışlar dikkatli olmak kaydıyla önerilir.

Okulların tatil olmasıyla birlikte İstanbul’un rutubetli sıcağından ve kalabalığından kaçan vatandaşlar zaman zaman kamyonlarla buraya taşındığından, olanak varsa hafta sonları gelmekten kaçınmakta yarar var.

Akçakese, sahil kasabası konumu kaybedip artık kentleşmeye yüz tutan Şile ve Ağva’nın arasında kalmış, daha fazla bozulmadan mutlaka ziyaret edilmesi gereken değişik, şirin bir bölge.  

fotoğraflar için

(http://www.meteorhaber.com/content/view/486/405/)

 

TEMBEL YAYLASI

Bolu Beyi’ne selam söyleyip yine dağlara yaslanma zamanı. Hem de öyle çok uzaklara gitmeden. Haziran’in ilk haftası ; eriyen karların boşalttığı yerlere rengarenk kır çiçekleri yerleşmiş, göknarlar yeni sürgünlerinin ışık saçan parlak yeşiliyle ormanın kuytu gölgelerini aydınlatıyor.

Bölgede bir hayli kalabalık oldukları bilinen ayıların yavrularıyla ormanda eğitim gezintilerine çıktığı mevsimdeyiz, ama ne yazık ki karşılaşma şansımız olmuyor. Devasa göknar ve karaçamların arasından geçen toprak yolda ilerlerken, hazırlıksız yakalandığım bol rüzgârlı ve sağanaklı bir fırtına ertesinde, Kartalkaya zirvesinden beş kilometre sonra şirin küçük ahşap evlerden oluşan Tembel Yaylası’na varıyorum. Evlerin kapıları kapalı, bacalardan duman çıkmıyor ve ortalık çok sessiz. Önceki gece, Beşpınarlar ve İzcilik Kampı tarafından ulaştığım Kartalkaya zirvesine yakın bir yamaçta kamp yaptım. Oldukça yorgunum ve yağmurun hızını azaltmış olmasına rağmen her yer ıslak olduğundan çadırımı açık havada kurmak yerine, kapısı iple tutturulmuş boş bir ahşap yayla evinin içinde kuruyorum. Yağmurun çinko çatıda çıkardığı sesle birlikte, bir süre sonra uzaktan gittikçe yaklaşan zil sesleri duyuluyor. On dakika sonra, zil seslerine koyunların birbirini iteleyen ‘me’lemeri karışıyor : Aziz sürüsüyle yaylaya geri dönüyor ! İki iri çoban köpeği sürüyü çekip çeviriyor. Hayalet yaylanın bacasından duman çıkmaya başlayan tek evinde, teneke sobanın hızla yaydığı sıcaklıkta giysilerimi kurutuyorum ; çaydanlığın fısıltısı, arasıra mum olarak kullanılan bir çıranın soluk yarı aydınlığında, tenekenin üzerinde ısıttığımız peynirli yağlı ekmeklerimizi yiyoruz.

Tembel Yaylası, Bolu’nun Kıbrısçık İlçesi Karacaören köylülerinin 2063 metre yükseklikteki çok şirin küçük bir yaylası. Türkiye’nin birçok yerinde olduğu gibi, burada da hayvancılığın bilinçli olarak geriletilmesine karşın, geleneğe sadık kalan birkaç sürü sahibi dışında, yaylaya göç geleneği artık terk edilmeye başlanmış. Aziz’in küçükbaş sürüsü, taze otların çekimine dayanamayıp bir iki hafta önceden gelmiş buraya. Hayvanlar, kuru samanla ve kısıtlı yem eşliğinde sıkıntıyla geçirdikleri karakışın ardından, hiç ara vermeden otlayıp duruyorlar. Gelecek olan birkaç aile Temmuz ayının ilk haftasında yaylaya göç edecek ve Ağustos’un sonunda geri dönecek. Ben buraya yürüyerek geldim. Ama dileyenler araçlarıyla Bolu’dan Kartalkaya’ya (40 km), buradan da toprak yolu izleyerek (7-8 km) yaylaya ulaşabilir.

Tembel Yaylası temiz havası, sadeliği ve sükunetinin yanısıra, Aladağlar’ın en yüksek doruğu olan 2399 metre yükseklikteki Köroğlu Tepesi’ne tırmanmak isteyenler için de en uygun yaklaşım noktalarından biridir. Zirve, yaylanın güney batısında, buradan dört kilometre uzaklıkta bulunuyor. Başlangıçtaki üç kilometrelik kısımda, sık sık yamaçtan aşağıya vadiye doğru süzülen küçük çayların üstünden geçerek ilerleyen ve hafif eğimle yükselen belirgin patika izlenerek, zirvenin kendini gösterdiği yamaca zorluk olmadan kolayca ulaşılıyor. Buradan itibaren karşıda duran dik tepeye kendimi çok yormadan, dinlene dinelene, soluk aralarında fotoğraf çekerek ya da birşeyler atıştırarak tırmanıyorum. Yarım saat sonra ulaştığım platoda, geçmişte Köroğlu’nun yerleşim yeri olduğu rivayet edilen ve üst üste yığılı duran taşlarıyla kendini belli eden bölgeyi geziyorum. Ardından zirvenin bulunduğu son elli metrelik kuleye yine güneyinden (bu kısımda dikkat etmekte yarar var, tepenin kuzey tarafı kayalık dik uçurum ve ortam bulutla kaplandığında yanlışlıkla bu bölüme yönelme tehlikesi var) yer yer ellerimi de kullanarak tırmanıyorum. Zirve kayalıklarında Köroğlu’nun atına ait olduğu ricayet edilen bir at nalı izini bulamasam da, buradan bir güzel çevreyi inceliyorum. Zirve, doğal olarak bölgeye egemen bir konumda. Kuzeyde Dörtdivan tarafında Gölen Boğazı, doğuda Sarıobası Yaylası, batıda Tembel Yaylası’ndan doğru yükselerek yaklaşan sıradağ, güneyde Kıbrısçık tarafları ve Arközü Deresi. Manzara müthiş ; bir tek Köroğlu ve adamları eksik !

Kıbrısçık yaylalarından kervan yollarının geçtiği ve Köroğlu’nun adamları ile birlikte burayı üs yaparak bunları denetlediği ve kendine göre yolculardan bac tahsil ettiği söylenmekte. Belgelerde Çamlıbel olarak geçen yerin zirvenin doğu yamacında bulunan ve yerleşim izlerinin bulunduğu yer olduğu da iddia edilmektedir.

Esen soğuk rüzgârdan ve yaklaşan bulutlardan ötürü kısa sürede geri dönüş yoluna koyuluyorum. Yaza çok yaklaşmış olmamıza karşın kuzeye bakan yamaçlarda hâlâ yer yer kar yığınları bulunmakta.

Hava iyice kapadı ; boş ahşap evlerin gölgesi devasa bulutun içine dalıp kayboldu : yağmur yağıyor. Çifte oluklu çeşmenin her iki ağzından da buz gibi suyla mataramı dolduruyorum. Aziz ve sürüsü yine yollara düşmüşler ; yeşilin üstünde beyaz noktalardan oluşan kütle, şekilden şekile girip hızla yer değiştiriyor. ‘Davarlar akşam üstü daha bir güzel yayılıyor’. Yaylanın sessizliğinde çalışkan sürünün bulunduğu karşı yamaçtan vadiye süzülen çan seslerinin aralıklı ezgisi sahanlıklarda hafifçe yankılanıyor.

 


This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

(Cumhuriyet Gezi - 26 Kasım 2008 - sayı 159)

(http://www.meteorhaber.com/content/view/485/405/)

 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest