Yoros'tan Poyrazköy'e

 Bu sürekli yinelenen suratlar, beynimizin bize ansızın oynadığı bir ‘déjà vu’ oyunu olmalı. Bu insanları, bu yeri ben daha önce de görmüştüm. Bol vitesli bisikleti ve pembe fileli ayakkabılarıyla çevremizde dönüp duran dokuz yaşındaki açık sarı saçlı şirin kızla daha dün Şişli’de bir mağazada karşılaşıp sohbet etmiştik. Cana yakın tavırlı Küçük Hanım yazı burada lokanta sahibi dedesinin yanında geçirecekmiş; mutluydu. Haksız değil de. Yaşayacağı yer masmavi deniz kenarında yeşil bir kavak...

Aracın arka beşlisinde Başak’a laf atan yanık tenli Faik Amca ile bu küçücük yerde, ayrı ayrı mekanlarda olmak üzere tam üç kez karşılaşıyoruz.

15A Beykoz-Anadolu Kavağı midibüsünden iner inmez, evlerin arasında adeta sıkışmış gibi duran iskele bizi kendine doğru çekiyor. Buradaki lokantalarda çalışanlar, Pazar gününün beklenen müşteri kalabalığına şimdiden balık ve midye ayıklıyorlar. Ayaklarının dibindeki kedi, solungaç ve iç organ yemekten bıkmış, yalının sandal korunağında suyun kendisine değemeyeceği gölgelik bir yer arıyor. Balıkçılar teknelerinin güvertesinde güneş altında ağlarını onarmakla oyalanıyorlar; naylon iplere hızla düğüm atarken sıkı bir sohbete dalmışlar.

Boşinançlara olan alerjimizden, mübarek vücudunun yarısı on iki metre eden ermişin, bu son saadet, sefahat ve lale devrinde pek de rağbet gören, ince uzun türbesini ziyaret etmedik. Zaten hayır dilenecek halimiz de kalmamış. Beynimizdeki bez-çaputu kaldırmaya çalışmakla uğraşmışız bu yaşa dek. Ama sadece Anadolu Kavağı’nı gezmekle yetinecek olanlar, Beykoz’dan sonra küçük bir tepe üzerinde kurulu sevimli Tokatköy’ü geçtikten sonra, Yuşa Hazretleri Türbesi sapağında araçtan inerek, yokuş aşağı ormanın içinden geçen deniz manzaralı üç kilometrelik yolu kullanarak yürüyerek Anadolu Kavağı’na inebilirler.

Murat’ı beklerken köyün merkezini geziyoruz. Askeri bölgeyle sınırlandırılmış dar bir alanda kurulu balıkçı köyünde, cami ve çeşmenin önünden geçip kısa bir tur atıyoruz. Köy, konumu gereği uzun süre boğaz girişinde gemilere gümrüklendirme, çevirme ve karantina noktası olarak hizmet vermiş. Köyün civarındaki bakir koylarda ‘boğaz eşkiya’larının geçen gemileri yaktıkları ateşlerle kandırarak kıyıya çektikleri ve yanılıp kıyıya vuranları soydukları rivayet ediliyor. Bir tür kara korsanlığı yani. Boğaz'ın Somali kıyıları gibi. Biz gezerken lokantacıların ayakçılarından başka kimsenin saldırısına uğramadık. Onlarınki de dostça bir davetten ibaretti zaten. Ünlü ‘Kavak İnciri’ne adını veren Rumeli değil, Anadolu Kavağı’dır (iki kıtanın ezeli rekabeti!). Eskiden burada birçok incir ağacı bulunurmuş ancak büyük bir bölümü 50’li yıllardaki yerleşim yeri genişlemesiyle birlikte kesilmiş. Menderes sendromu!  

İskeleye Murat’larla buluşmaya geri dönüyoruz. Arkamızdan gelen otobüse binmişler. İsteyenler buraya her gün 10:35’te Eminönü’nden kalkan Şehir Hatları’nın Özel Gezi seferiyle de gelebilir. Vapur ancak 12:30 civarında son durağı yani Anadolu Kavağına varabiliyor. Aynı yolu tekrarlamamak için, tek yön vapurla gelinip dönüş otobüsle karayolundan yapılabilir. Amacımız buradan Poyrazköy’e devam etmek olduğu için merkezde fazla oyalanmadan, köyün içinden kuzeye devam eden yolu izleyerek Yoros Kalesi’ne tırmanmaya başlıyoruz.

Ceneviz Kalesi de denilen bu hisarın Bizans döneminde, 1190 yılında inşa edildiği biliniyor. Daha sonra Cenevizliler (Cenovalılar), Karadeniz’deki kolonilere ulaşımda sıklıkla önünden geçtikleri, boğaz girişinde bu stratejik noktadaki kaleyi elden geçirip kullanmışlar. Adının Yunanca’da dağ-tepe anlamına gelen Oros’tan geldiği söylenen Yoros Kalesi’nden zamanında karşı taraftaki Rumeli Kavağı’na zincir çekilerek boğazın geçişlere kapatılabildiği tarihsel belgelerde yazılı. Yokuş yukarı tırmanan yolu çıkıp, askeri lojmanları aştıktan sonra kalenin güneyinde sit alanı içerisinde ilginç bir şekilde yamaç teraslanarak bir kafeterya/lokantalar kompleksinin içerisinden geçen ve yarı-resmi oklarda ‘kestirme’ olarak belirtilen yönü izliyoruz. Bu tesis de sabah rastladığımız kızın büyükbabasına aitmiş. Prensesi gölgelikte arkadaşlarıyla yumuşak puf minderlerin üzerinde zıplaşırken görüyoruz bu kez! Tarihi sit alanı olması gereken bu yere böylesi bir tesisin inşasına izin verilmesi, yoldan yürüyenlerin yönlendirmelerle her basamağında ayrı bir hizmet sunulan bu tesisin içinden geçmeye zorlanması tam bir şark kurnazlığı! Helal olsun size!

Dolana dolana yukarıya ulaşıyoruz. Kalenin sahanlığı, vapur henüz gelmediği için çok kalabalık değil. Yoros kalesi diğer bütün İstanbul hisarlarından daha geniş bir alanı kapsıyormuş. Kalenin kuzeyinde yarım yuvarlak iki burç bulunuyor. Bunların dışarıya bakan yüzlerinde Hz.İsa’nın adını belirttiği söylenen harfler görülüyor. Dışarıya açılan kapının avluya bakan iç tarafında mermere işlenmiş lehva üstünde Yunan harfleriyle ‘Despot Manuel’in unvanı ve kısaltması yer almaktadır. Kale 14 ncü yüzyılda Osmanlı ilerlemesi sırasında fethedilmiş ve sonrasında yine askeri amaçlarla kullanılmıştır. Sultan Beyazıd kale içine cami ve hamam inşa ettirmiş; ancak günümüze bunlardan hiç bir iz kalmamış. Kale boğaz kıyısında oluşturulmaya başlanan modern topçu tabyalarının kurulması ile stratejik önemini yitirmeye başlamıştır. 18nci yüzyılın sonlarında, kalenin içinde 25 evlik bir Türk mahallesi ve 20 kişilik bir müfreze bulundurulduğu yine tarihi kayıtlarda yer alıyor.

Biz kalenin tarihine fazla takılmadan, hatta alt tarafında, denize bakan yamaçta yer alan üç burcun bulunduğu surlara doğru da inmeden, kuzeye bakan duvarın dibinde biraz soluklanarak, kendimizi kapıdan ormana doğru dışarıya atıyoruz. O da ne? Beyaz şapkasıyla Faik Amca bizi bekliyor. Hararetli konuşma tarzıyla bizi kısa sürede  bilgilendiriyor. Buraya 2km uzaklıkta kuzeyde bulunan koyda ‘karantina’ denilen yere ulaşabileceğimizi, buranın halen SAT ve SAS (saz değil...) komandolarınca eğitim alanı olarak kullanıldığını, ancak askeri bölge nedeniyle kıyıdan Poyrazköy’e devam edemeyeceğimizi anlatıyor. İçeriye doğru giden yolu izlersek 4 km sonra gideceğimiz yere varabileceğimizi anlatıyor. 4 km doğru ancak bu kıyıdan Poyrazköy’e olan uzaklık. Bizim gittiğimiz yol ise iki katını bile aştı! Ben eskiden bir yerlede okuduğum karantina denen mevkiyi soruyorum ama o cunta döneminde Askeri Bölgede cezaevi olarak kullanılan bir gözetim yerinden söz ediyor. Tam olarak anlaşamıyoruz. Bir ara sözünü kestiğim için yumuşakça sinirlenip, “Osman Bey” diyor, “Atatürk bu çocukları bize emanet etti, ama gel gör ki bugün...” derken fikren ona çok yakın olmakla birlikte daha gidecek yolumuz olduğundan, vedalaşıp küçük adımlarla, ziyafete hazırlanan kurdun önünden bale yaparak döne döne uzaklaşan kuzular gibi önünden uzaklaşıyoruz...


Eğitim alanına git-gel yapmamak için yönelmiyoruz, zaten uzaktan gördüğümüz kadarıyla, yol üstünde içerisinde asker bulunan bir nöbetçi kulesi de var; belki de geçmek mümkün olmayacak (bir başka sefere). Fundalıkların içerisinden ilerleyen güzel yoldan kuzeye devam ediyoruz. Güneş tepede; ancak hafif esen poyraz bizi serinletmeye yetiyor. Yarım saat yürüdükten sonra, bizimle birlikte beş yüz metre kadar yürüyen genç adamın ‘çalılıklarda yılan var’ şeklindeki anlamsız uyarısından hemen sonra inadına fundalıklar arasına, orman içerisine yüz metre kadar girip, uzaktan denizi gören bir yerde yarım saatlik yemek molamızı veriyoruz. Çakal eriklerinin tadına bakıyoruz ancak ısıralacak ve yutulacak gibi değiller. Böğürtlenler çiçek sürgünlerini vermeye başlamışlar. Ağustos ayında gelip toplamalı. Üzerine terden sırılsıklam olan atletimi astığım, hemen arkamdaki kocayemişin sonbaharda oluşacak meyvelerini uzun uzun arkadaşlara tarif ediyorum. Arbuto Unedo; odunu sert ve kalorili bir maki ağacı.  

Yarım saat sonra, bir askeri tesisin nizamiyesinin önünden, nöbet tutan denizci erleri selamlayarak geçiyoruz. Burada yine kıyıya doğru yönelen bir yol var. Bu yoldan gidebilsek muhtemelen kestirmeyle bizi fundalıkların arasından Poyrazköy’e çıkarıverecek ancak, sapakta askeri bölge girilmez lehvası var. Sağdan gidip bir süre sonra Beykoz-Kabakoz’dan gelen daha geniş yolla buluşuyoruz. Burada trafik yoğunlaşıyor ve yol tatsızlaşıyor. Neyse ki Anadolu Feneri’ne giden yoldan 2 km kadar ilerledikten sonra tekrar sola, yani kıyıya doğru sapıyoruz ve yeniden sağlı sollu çam ağaçlarının bulunduğu yeşillik güzel bir yola sapıyoruz. Artık denize doğru alçalmaya başlıyoruz. Poyrazköy’e 1 km kala dere yatağının başlangıcına inen yola sapıp kıvrıla kıvrıla, taş işçiliğiyle büyük bir araç parkı ve dere düzenlemesinin yapıldığı noktaya geliyoruz. İnşaat alanı için konan dikenli telleri dikkatle aşıp, derenin hemen kenarında yer alan yemyeşil çimenlikli ve bahçeli iki katlı evlerde oturanlara imrenerek plaja varıyoruz. Kavaktan beri yaklaşık 10 km yürümüşüz. Poyrazköy’ün girişi ücretli olan, kuzey rüzgârlarından korunaklı geniş ve temiz görünen bir kumsalı var. Köyün güneyinde kalan kumsalın arkası kayalık ve fundalıklarla kaplı doğal bir alan. Köyün merkezi ise kuzeyde, limanın üzerinde bulunuyor. Büyük bir mendireğin koruduğu limanda birçok büyük boy balıkçı teknesi yer alıyor.

Poyrazköy’ün yerleşimi, de yine Anadolu Kavağı gibi Bizans ve Cenevizlilere kadar dayanıyor. Osmanlı döneminde Trabzon ve Rize’den getirilen Karadenizli vatandaşlarımız buralara yerleştirilmişler. Köyün üst taraflarında yıkıntı halinde duvarları bulunan ve 1778’de yaptırılan bir gözetleme kulesi varmış. Poyraz kalesi karşı taraftaki Garipçe Kalesiyle birlikte yine Boğaz’a denetim için inşa edilmiş ancak bugün sadece birkaç duvarı ayakta ve karadan az kısmı görülebiliyor.

Üzerimizde bikini yoktu gerçi ama biz nedense köyün içine girme gereksinimi duymadık. Başak toplam 14 km yürüdüğü için dondurmayla ödüllendirildi. Yarım saatte bir kalkan otobüslerden birine binip bu kez Kabakoz üzerinden kısa sürede Beykoz Ortaçeşme’ye varıyoruz. Bir daha ki sefere doğrudan Poyrazköy’e gelip denize gireceğiz ve boğaz manzaralı muhteşem sırtlarda sütlü irmik tatlısına koymak üzere böğürtlen toplayacağız.

(http://www.meteorhaber.com/content/view/472/405/)

KEMERLI GEZI

Eskiden doğa uygarlığı tehdit ederken şimdi uygarlık doğayı intikam alırcasına baskı altına alıyor. Yeşillikler şehrin kuşatması altında: daha yakın zamana kadar girilemeyen şehre yakın ormanlık alanların artık en ücra noktalarına kadar asfalt yollarla ulaşılabiliyor. İstanbul’un kuzey-batısında yeralan geniş doğal ormanlık alanlar, su havzaları, hızla şehiriçi parklara dönüşme sürecine girmiş durumda. Böyle giderse şehri çevreleyen ormanlık alanları yavaş yavaş Maçka Parkı’na benzeteceğiz.

Şişli’den onbeş dakikada bir kalkan, 49G Gazi Mahallesi (Yunus Emre) otobüsüne binip, Pazar trafiğinde 35 dakika içerisinde karakola en yakın durakta araçtan iniyoruz. Mahalleye hakim noktada dalgalanan devasa bayrağı uzaktan selamlayarak ara sokaklardan Barajüstü’ne giden yola çıktık. Bahçeleri meyve ağaçlı yeşil gecekondu evlerinin oluşturduğu şirin köy havasını soluyup, yerleşimin seyrekleşmeye başladığı, mezarlıktan yaklaşık 2 km sonraki bir noktada, on-onbeş yıllık çam ağaçlarının arasından Alibey Deresi Vadisine doğru alçalmaya başlıyoruz. Patika içerisinde ilerledikçe ve piknik alanından uzaklaştıkça etrafa yayılmış çöplerin sayısı da azalıyor. Suyun kenarına indiğimizde su pompalama tesislerinin bulunduğu baraja doğru değil iç tarafa ve kuzeye doğru yöneliyoruz. Kıyıyı bir süre izledikten sonra göl kenarında derme çatma düzenlenen, ağaç altı özel loca köşeli bir piknik alanının arkasından kıyıdaki kayalık ve sarp noktayı kestirmeden aşmak ve biraz ormanı solumak için içeriye sapıyoruz. Yine kuzeye doğru seyrek çam ağaçlarının ve fundalıkların altından eğrelti otlarına sürtüne sürtüne ilerliyoruz. Ben kot pantolon giydiğim için çok zorlanmasam da, dikenli yapraklarıyla kermes meşeleri ve kısa boylu fundalıklar Murat’ın bacaklarını bilek hizasından bir hayli zorluyor. Tepede yeni dikilen selvi ağaçlarının arasından fışkıran katır tırnaklarıyla birlikte poz verdikten sonra yolumuz üzerindeki ilk su kemeri olan Güzelce (Gözlüce) Kemer’e doğru vadiye iniyoruz. Çıktığımız noktadan buraya kadar bir 3 km yürümemiz gerekti.

Bizans döneminde yapılmış, kente su getiren üç ana şebekeden biri olan bu yakadaki su altyapısına Osmanlı döneminde Kırkçeşme Tesisleri denirmiş. 55 km uzunluğundaki bu dev isale hattı üzerinde Uzun Kemer, Mağlova Kemeri, Güzelce Kemer ve Paşa Kemeri gibi 33 tane su kemeri birbirine eklenmiş. Amaç İstanbul’a su sağlamak. Belgrad Ormanları ve Kemerburgaz’dan Eyüp üzerinden Eğrikapı mahsenine su taşınarak kente su dağıtılırmış. Fetihten yaklaşık yüz yıl sonra Bizans döneminden harap bir şekilde arda kalan bu su altyapısını yeniletmek için Kanuni Sultan Süleyman Mimar Sinan’ı görevlendirir. 1554-1564 yılları arasında, on yıl boyunca bütün altyapı elden geçirilir ve yıkık dökük durumda olan Kemerler de bu esnada yenilenir, bir kısmı yeni baştan inşa edilir.

Güzelce Kemer’in altında su kalmamış; sadece bir metre genişliğinde cılız bir dere, gri renkli çamurun arasından umutsuzca süzülmekte. Yapı bütünüyle ortaya çıkmış. Kemerin Kuzeyine geçip Batı tarafından dik yamacı kaya kaya tırmanarak baştaki küçük oda boyutundaki üstü kapalı su havuzuna tırmanıyoruz. Havuzun içi güneşin altında şapkasız pişmiş kafalarımızı güzelce serinletiyor. Murat’ın çikolata ve meyve suyunu içip enerji alıyoruz. Havuzun dibinde hâlâ tertemiz bir su var. Kemerin üst noktasındaki arıktan karşıyı görmek mümkün. Her 30-40 metrede bir aydınlatma delikleri olmasına karşın içinde uçuşan kuşların yarasa mı yoksa kırlangıç mı olduğuna karar veremiyoruz. Tünel çok dar; girmeyi göze alamıyoruz. Çıktığımız yerden ayağımızın altında dik eğimin etkisiyle kayıveren gevşek toprağa yer yer oturarak emniyet alarak (!) tekrar aşağıya iniyoruz.

Dereyi zorlanmadan geçip, yine Kuzey yönünde, karşı kıyıdan baraj gölüne uzanan, otları kurumuş çıplak bir burnu aşıyoruz ve rotanın en zorlu kısmına ulaşıyoruz. Solumuzda kür, böğürtlen dikenleriyle aşılmaz sık ve patikasız bir fundalık, sağımızda ise bulanık suyuyla göl suyu. Tek seçenek %30 eğimle göle doğru alçalan ve bu dönemde oldukça kurumuş olan, her an kaymaya müsait topraklı şeridi aşmamız gerekiyor. Burada da patika yok ve attığımız her adımda aşağıya kayıyoruz. Neyse biraz git gel yapıp uğraştıktan sonra, inadımızın da yardımıyla suya yakın noktadan ilerlemeyi başarıyoruz. Yer yer karşımıza çıkan kayalara tırmanarak 1,5 km sonra yine kıyıdan giden ama nispeten daha rahat bir patikadan yürüyerek Güzelce’den toplam 3 km sonra Mağlova Kemeri karşımızda beliriveriyor. Kızları kafadaki saç koruyor ama üç numara traşlarımızla bizler güneşin altında tehlikedeyiz... Neyse ki Murat ile değiştiğimiz tek şapka beynimizi sulanmaktan koruyor. Ama serap görmemize engel olamıyor! O da ne? Beyaz donunun lastiğine ağız kısımlarını sıkıştırdığı 1,5 litrelik beş boş pet şişeyle yağız bir delikanlı bizi teğet geçip kendimi çamurlu suya bırakıyor. Arkadaşları ‘Çağlaaar’ diye arkasından bağrışıyorlar. Onlar biraz daha akıllılar: sahilden suya bıraktıkları oltaların gerisinde dinleniyorlar. Ancak biraz sohbet edince ne tuttuklarını, neye olta attıklarını bilmediklerini anlıyoruz. Sultan Çiftliği’nden buraya temiz hava almaya gelmişler, ‘keyfi yeter abi’ diyor biri: haklı da. Biz de onun için geldik zaten. Onları aşıp merdivenlerden bu kez ortasında geçiş yolu olan Mağlova Kemeri’ne merdivenden tırmanıyoruz. Güzelce’den buraya 2 km kadar yürüyerek vardık.

Mağlova (Muallakkemer) az önce sözünü ettiğimiz onarım çalışmaları sırasında Sinan tarafından yapılmış. 36 metre yüksekliğinde ve 257 metre uzunluğunda olan bu kemeri çoğu kaynak Sinan’ın yaptığını belirtse de kesin bir belge olmadığı için hâlâ tereddütte kalıyorum. Yıkıldı da yeniden farklı bir mimariyle mi yapıldı yoksa tamamen bir restorasyon mu pek anlaşılmıyor. Kesin olan bir şey varsa burada Bizans döneminde bir su Kemeri varmış. Bu yüzden de zaten gavur kaynaklarında bu yapı hâlâ eski ismiyle yani Justinien Kemeri (İustinianos) diye anılmakta. Klasik Kemerlere göre farklı bir mimari söz konusu. Kemerin gözlerinin boyları birbirinden farklı ve orta katında köprü misali merdivenlerle çıkılan bir geçiş öngörülmüş. 1563 yılındaki selden büyük zarar görüp tekrar onarılan bu yapıt Dünya Su mimarisinin başyapıtlarından biri sayılmakta. Kemerin üstünden malsahibi İSKİ’nin halen su geçirdiği belirtiliyor (biz çıkıp bakmadık). Alibeyköy barajı yapıldığında hesaplara göre birinci katı geçmesi gereken su, birinci katın altındaki mahmuzlara kadar ancak çıkabilmiş. Zamanında zemin etüdü iyi yapılmadığı için baraj havzasını oluşturan toprağın geçirgen olduğu ve bu yüzden su kaçırdığı belirtiliyor.

Kemerin üzerindeki geçitten ilerlerken yakın çevreden buraya gezmek için gelmiş insanlarla karşılaşıyoruz. Sekiz büyük kemerden sonuncusuna geçit hizasında oturmaya karar veriyoruz. Kenarda tutacak hiçbir şey olmadığından oturarak kemerin kıyısına yerleşiyoruz. Kireçtaşı mermer taşların üzerinde küçücük kırmızı örümcekler koşuşturuyor. Gölgedeyiz;
Murat’ın çantadaki ağırlıklarını iyice hafiflettik. Buraya gelen Cebeci Mahallesi’nden esmer ve kısa boylu genç kemerin kuzey tarafından dümdüz taş duvara tırmanmaya çalışıyor. İki elinde sanki kısa buz teknik kazması var gibi kolayca yükselmeye çalışıyor. Ancak bir iki saniye sonra gerisin geriye poposu üzerine yuvarlanıyor. ‘Gökay’ diyor arkadaşı, ‘bırak bu ayakları da suya girelim’.

İsterseniz, Gazi’den yürüyüşe başlayarak Mağlova Kemerinin karşı tarafına geçtikten sonra Hasdal Kışlası’nın askeri bölgesinin kıyısından yine Kuzey yönünde 2 km devam edip Kemerburgaz yoluna çıkabilir ve oradan araçla dönmeyi denebilirsiniz. İsterseniz Gazi’den, aynı yoldan gidip gelebilirsiniz. Ama sakın bizim yaptığımız gibi kestirme yapmak amacıyla güzelim yeşili terk edip Mağlova Kemeri’nden Cebeci Mahallesine giden toprak yola sapmayın. Yol ilk başlarda kavak ağaçlarıyla süslü bir dere (Alibey Deresi?) yatağından yavaşça yükseliyor. Hatta ilk kısımda bahçesinde 50’li yıllardan kalma biri hurda diğeri sağlam ikiz kamyon olan, bahçesi şeftali ağaçlı şirin bir çiftliğe de rastlıyoruz. Ama bir süre sonra cehennemin orta yerine düşüveriyoruz. Sağda solda yığılı 50 metrelik mıcır dağları arasında ağır tonajlı kamyonlar bir gidip bir gelmeye başlıyor. Dev kepçeler, yükleyiciler: ortalık toz duman. Tam buradan kurtulduk derken yol bu kez dev beton tesislerinin arasından geçmeye başlıyor. Ciğerlerimiz, saçlarımız üstümüz başımız çimento tozuyla doluyor. Bu kadar büyük şantiyelerin içine ilk kez giriyorum. Ocakların arasına sıkışmış garibim Cebeci Köyü’nü bir çırpıda geçiyoruz. Kemerden ayrıldıktan 2 km sonra Habibler’e giden anayola nihayet çıkıyoruz. Burada çok gecikmiş olarak dev bir kamyon ısrarla durup bizi almak istiyor. Gelinliğimiz olmadığı için binmiyor ve ara sokaklardan Cebeci Mahallesinin merkezine gidiyoruz. Mecidiyeköy otobüsüne binmiyor, adeta sığınıyoruz!
Vahşi uygarlığımız, bence sürdürülebilirliği artık mümkün olmayan kalkınmamız uğruna doğayı dar alana hapsetmeye devam ediyor. Bu öylesine bir yıkım ki artık ne Jüstinyen, ne Kanuni, ne de Sinan bizi kurtarabilir!

(http://www.meteorhaber.com/content/view/470/405/)

sitemizdeki yazıyı referans ve kaynak vermiş (http://www.islamicarchitecturedatabase.org/ircica/level1.php?id=638)

Kastro

Çin’deki deprem felaketinden önce, kurbağaların bağrışarak topluca göç ettiği ve böylece yaklaşmakta olan büyük kıyameti önceden haber verdiğine ilişkin haberler yayımlandı. Eğer bunlar doğruysa, birazdan yer yarılacak ve hepimiz içine yuvarlanacağız. Yeşil kesmiş ırmağın kıyısında, ortasında berisinde nerede boşluk varsa doldurmuş olan arsız su kurbağaları, geldiğimizden beri avazları çıktığı kadar, çılgınlar gibi bağırışıyorlar.


Hayır kızım avaz dediğimiz o şirin sesi çıkarırken yanaklarının iki yanında şişirdikleri balonlar değil; onlar yeterince yüksek desibele ulaşmalarını sağlayan hava baloncukları. Suyun bir altında bir üstünde, ot diplerinde, kütük gölgelerinde yırtınıp duruyor kahverengi-yeşil hayvancıklar; bir şeyin haberini verdikleri kesin ama bu deprem değil galiba. Çiftleşme mevsiminde birbirilerine caka satıyorlar gibi; bu yanaklarında baloncuk şişirenler de rekabet halindeki erkek kurbağalar olmalı. Ama çaresiz, bu güzelim taze yeşillikte azgın koronun ‘vraklamasına’ alışmak zorundayız.

Kastro’dayız; Çamlıkoy’da değil. Bu her bir şeye, tarihini kökenini yoksayıp Türkçe adlar verme sevdamıza bir türlü ısınamadım nedense. Öyle daha önce bu coğrafyada yaşamış olanları görmezden gelmede birden kabarıveren, ama ithal ‘gavur’ marka ve kelimeler karşısında uysallaşan dengesiz bir sevda! İstanbul’dan saat 09:30’da yola çıktık ve ortalama 90 km/saat hızla, acele etmeden ve kimsenin yaşama hakkına tecavüz etmeden SİLİVRİ-ÇERKEZKÖY-SARAY üzerinden, E-5’ten gelerek saat 12:00 gibi buraya vardık.

Karadeniz’e bakan, iki buçuk kilometrelik uzunlukta doğu cepheli, olabildiğince geniş, şirin bir kumsal; geniş koyu kuzey-batıda kesen kayalık uzantının hemen kıyısından denizle birleşmesi gereken bir dere. Ama bir süredir buradaki su akmadığı için denizle bağlantısı kopmuş. Hayır, küresel kuraklık değil, doğayı yoksayan kestirmeci zihniyetin, paranın ve hırsın sonucunda oluşmuş bir durum. Eskiden dere denize kumsal üzerinden bağlanıyor ve iç taraflarında kefal avlanabiliyordu. Eğer ismi hiç te lazım olmayan biri Belediye Başkanı iken o çok sevdiği çevrebilimci ve çevre korumacıların itirazlarına karşın Istranca derelerinden İstanbul’a su pompalam projesini bu şekliyle gerçekleştirmeseydi kafamız bu kadar karışmayacaktı. Şimdi iç tarafta boylu boyunca yaklaşık iki kilometre kadar içeriye uzanan bu suya ne diyeceğimizi şaşırıyoruz: çocuklar göl, ben ise dere diyorum, ama yine de anlaşmayı başarıyoruz. Buraya çok da uzak olmayan Kıyıköy’ün arka taraflarında yapılan iki baraj, eskiden bu akarsuyu oluşturan birçok küçük ırmak gibi Istrancalar’daki Longoz Ormanlarının ekosistemini alt-üst etmiş.

Kastro’ya ayrı bir güzellik katan, derenin iç taraflarında akan şelale de bu proje nedeniyle kurumuş. Çağlayan yerine sadece yassı çıplak kayalar kalmış. Bu bilimdışı pragmatik cingöz projeler bugün de ülkesel çapta devam ediyor. Melen projesi, Kızılırmak suyu projesi, Karadeniz'deki HES (Hidroelektrik Santral) çılgınlığı gibi insanların üstüste yığıldığı sağlıksız kentlerdeki su ve elektrik ısrafı uğruna daha kimbilir kaç ekosistem gözden ırakta yok edilecek?


Mevsim ilkbahar, hava çok güzel. Dere boyunca patikanın izin verdiği oranda çoluk çocuk, bu yakadaki upuzun meşelerin gölgesinde, karşı taraftaki çam ağaçlarının manzarasını izleyerek ilerliyoruz. En önden ben yürüdüğüm için, yol üstündeki otlarda pusu kurmuş tüm keneler benim üstümde birikiyor. Ama panik yok; KKKA’nın yayıldığı Kızılırmak Havzasından bir hayli uzaktayız. Yine de temkinli olmakta yarar görüyoruz. Fark ettikçe duraklıyor ve kot pantolonun üzerinden fiskeliyorum. Patika zorlaşıp daraldıkça hızımız kesiliyor. Yol üstündeki tehlikeli ve uçurumlu bölgelerden çocukları elden ele kontrollü bir şekilde geçiriyoruz. Ormanın güneşle nadir buluşan mucizevi bir noktasında mola verip İstanbul’dan taşıdığımız ‘Güner Teyze’nin ganimetlerini’ çay eşliğinde tadımlıyoruz. Yeşilin derinliklerindeyiz. Bu mevkide kuş sesleri biraz daha uzakta kalan kurbağa seslerine baskın çıkıyor. Derenin daralmaya başladığı ve ağaçlıklı bir adacığın bulunduğu noktada duraklıyoruz. Buradan itibaren çocuklar geri dönüyor, biz Murat’la devam ediyoruz. Son kısımlarda kayalıkların ortaya çıkmasıyla rota daha da güzelleşiyor. Derenin on metre kadar yukarısında ağaçların arasında tam bir çadırlık müthis bir yeşillik alan gözümüze çarpıyor. Doğanın bağrında özgürce soluk almak üzere bir dahaki sefere burada çadır kurmak için hayal kuruyoruz. Aklımız geride bıraktığımız çocuklarda kaldığı için biraz sonra biz de geri dönüyoruz. O kadar hızlı dönüyoruz ki dönüş patikasını şaşırıp biraz orman içerisine sapan çocukların da önüne geçip onlardan önce dönüyoruz. Neyse ki Ayşegül’ün aklına tekrar dereyi izlemek geliyor ve onlar da yarım saat sonra arkamızdan ortaya çıkıyorlar.


Kumsalda güneşin alnında tatil yanılsamasıyla Kaan gaza geliyor ve buz gibi suya kendini bir sokup çıkarıyor. Bu kısa süreli yüzme denemesi bile iki üç gün sonrasında ateşler içerisinde acil servise gitmesine yeterli oluyor. Karadeniz bu, şakaya gelmez. Başak’la Irmak kırıksız küçük deniz kabukları topluyor. Güneş altındayız; kumlar parıldıyor. Mayıs ayında erken bir kumsal keyfi yaşıyoruz. Ayaklarımızı deniz suyuna sokuyoruz; su buz gibi. Kumsalın karşısındaki küçük Kardak kayalığının berisinde çekingen bir balıkçı motoru bir ileri bir geri gidip geliyor. Cumartesi olmasına karşın bir öğrenci grubu dışında kimse yok; ortalık sakin.

Parkın sorumlusuna 10 ytl ödeyip, yüzünü görmediğimiz jandarma için kimlik bıraktıktan sonra, çok da derinlere girmeden dere/gölün kenarında çeşmeye yakın bir yerde üç çadırımızı kurup yerleşiyoruz. Bekçi bu yıl parkın yeniden Orman Bakanlığı’nca yeniden ihaleye çıkarılacağını ve ihaleyi alacak olan özel şahısların (ne ilginç ihaleyi şimdiden kimin alacağı belli!) burada çadır dışında konaklama tesisi inşaatı için gerekli izinleri aldığını söylüyor. Ortalık çöp içinde, tam bir terk edilmişlik ve bakımsızlık hüküm sürüyor. Ama bu durumu gelecekte oluşacak ölçüsüz bir betonlaşmaya yeğlememiz de gerekecek belki...

Bir kısmımız çadır alanındaki çöpleri topluyor. Geriye kalanlar da çevreden biriktirdiği ıslak odunları yakmaya çalışıyor. Neyse ki kömür poşetinin içinden çıkan mucizevi çıralar ateşi tetikliyor ve hedefe ulaşıyoruz.

Suyun kenarında muhtemelen bir balıkçı oltasına takılıp ölen göçmen kuşun leşini buluyoruz. Ne kuşu olduğunu anlayamıyorum. İnce uzun bacaklarına Polonya’da takılmış alüminyum izleme yüzüğü dikkatimizi çekiyor (POLAND – VN 0580 – GDANSK). Plakayı bıçağımla çıkarıp hatıra olarak yanıma alıyorum. İnternet’ten ilgili bir yer bulursam bilgi vermeye çalışacağım.

Gün bitiminde hava iyice durgunlaşıyor, rüzgâr kesiliyor.

Kararsız ve kimsesiz bir sis alçak irtifadan suyun üstünde tutunmaya çalışıyor. Karşı yakanın su üstündeki yansımasını gerçeğinden ayırmakta zorlanıyoruz.

Yiyeceklerimizi yutarken ısrarla anlatmaya çalıştığım korku öyküleri kararan ortamın desteğine rağmen etkisiz kalıyor. Herkesin keyfi yerinde, çocuklar dahil anlattıklarımdan kimse korkmuyor.

Hava kararınca belki yorulup uyurlar diye ümitlendiğimiz çılgın kurbağalar aksine daha bir hınçla bağrışıyorlar. İki çadır öteden yükselen horlama sesini bile bastırıyorlar. Bir süre sonra alışıyor insan diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz, hiç de öyle olmuyor! Ertesi günkü şiş gözlerimiz bu satirik çığlıklara alışmanın çok kolay olmadığını ele veriyor. Neyse ki temiz havanın ve oksijenin verdiği ek enerji var. Gece boyunca ne sansar ne çakal hiçbir şey yaklaşamıyor su boyuna. Tepemizdeki ağaçta ısrarla direnen baykuş bile bir süre sonra pes edip ormanın karanlıklarına geri çekiliyor.

Bugün Pazar, anneler günü olduğu için değil, sadece canımız çektiği için su kenarındaki sarı zambaklardan ve papatyalardan topluyoruz. Kurbağalara el sallayıp geri dönüyoruz!

(http://www.meteorhaber.com/content/view/469/405/)

Havadan sudan

Havanın nasıl olduğu konusu, teması kolaylaştıran pratik ve etkili bir araç olmuştur hep. Roman ya da mektup yazarken, telin ucundan haberleşirken onun üzerinden köprü kurar, onun sayesinde aynı göğün altında birlikte ve birarada olduğumuzu duyumsarız. İletişime ilk önce onun anlatımıyla başlarız.

Şimdi ve burada havanın nasıl olduğu, gökyüzünün açık olup olmadığı, yağmur yağıp yağmadığı; güneşin, bulutların konumu, soğuk ve sıcak, rüzgârın nereden estiği bilgisi, aslında biraz da ona tâbi olan bizlerin hâlini yansıtır. İçerisinde bulunduğumuz ortamın etkin ayrıntılarıyla, aktardıklarımızın, anlattıklarımızın, duygularımızın, heyecanlarımızın, sevinç ve kederimizin tamamlayıcısıdır hava durumu.

Devamını Oku

404

404: Not Found

Sorry, but the content you requested could not be found

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest