NEMRUT DAĞI KRATER GÖLÜ

Gevşek volkanik toprakta rastgele çizilmiş gibi kıvrılarak yükselen toprak yolun işaretlediği soluk coğrafya. Buraya yaz erken gelmiş. Van Gölü’nün kıyısındaki yamaçlar çorak; renk değiştirmeye başlamış parça parça düzlüklerde uzanan buğday ve arpa tarlaları dışında yeşillik kalmamış.

Tatvan’ı Çekmece (Şehmiran) Köyü’ne bağlayan yoldan ilerledikten sonra sağa, yani doğuya sapıp kışın çalışan telesiyej tesislerini geçerek Turşuktepe’nin yanından Nemrut Dağı Kraterine giriyorum. İçeride bir anda manzara değişiveriyor. Uzakta gölün üstünde masmavi deniz gibi büyük bir göl, boy boy küçük göller, kayalılara vuran berrak duru içilebilir nitelikte su; yeşillikler, ağaçlar, burası çöl içerisinde dev bir vaha gibi. Doğu Anadolu’da değil de bakir Akdeniz kıyılarındayım sanki.

Nemrut Dağı Krater Gölü’nü çevreleyen dört tane yüksek tepe var. Bunlar güneyde Turşuktepe (2828 m), batıda Nemrut Dağı Tepesi (2801 m), kuzeyde Sivritepe (2935 m) ve doğuda ise Doğu Nemrut olarak adlandırılan tepe (2625 m). Burası çoğu zaman Adıyaman Kahta’da, zirvesinde bir tümülüs ve Tanrı heykelleri bulunan Nemrut Dağı ile karıştırılıyor. Krater Gölü, Van Gölü’nden sadece 600 metre, ancak deniz seviyesine göre 2247 metre yüksekte bulunuyor. Yani yeterince ‘yüksekte’ olduğumdan fazla tırmanman gerekmiyor ama uzaklıklar çok olduğundan sıkı bir şekilde yürümem lazım.

1 nci Derece Sit Alanı ilan edilen bölgede iki tane büyük koyun sürüsüne rastlıyorum. Tatvan yol sapağında milli park lehvası olmasına karşın bölgede tek bir resmi görevliyle karşılaşmıyorum: Jandarmayla bile. Büyüklük açısından, Krater olarak dünyada 16 ncı ve Krater Gölü olarak ise 6 km’lik çapıyla dünyada ikinci konumda. Kaldera içinde beş tane göl bulunuyor. Krater Gölü’nün dışında, onun hemen doğusunda yer alan ve kışın 40, yazın 60 derece sıcaklıktaki suyuyla Ilıgöl ve yine kalderanın değişik yerlerinde yazın sıcak dönemlerinde, Haziran sonundan itibaren kurumaya başlayan, fazla derin olmayan üç küçük göl daha var. Nemrut Dağı volkanik patlamadan önce yaklaşık olarak 4100 m yüksekliğindeymiş. Patlamayla birlikte oluşan Rahva Düzlüğü Bitlis vadisini doldurmuş ve böylece Van Gölü ortaya çıkmış.                           

Kraterin kendine özel mikrokliması zaman içinde burada ayrı bir floranın oluşmasına neden olmuş. Flora kısmen ayakta kalmaya çalışmakla birlikte geçmişte burayı yurt edinmiş hayvanlardan, yani faunadan pek eser kalmamış. Gölün sularında hâlâ serinlik ve yaşam alanı arayan göçmen kuşlar bulmak mümkün. Ancak en son örnekleri 20 yıl öncesinde vurulan dağ keçilerinden ve ayılardan eser kalmamış. Keklik, tavşan, ördek, tilki, çulluk gibi hayvanlar ise bazı göçmen kuşlarla birlikte bölgede görülebilecek nadir hayvanlardan. Büyük gölde aynalı sazan ve alabalık bulunuyor.

Krater içerisinde zengin bir bitki örtüsü bulunuyor. Kendine özgü nemli mikrokliması sayesinde Akdeniz Bölgesi bitkilerine dahi rastlamak mümkün. Özellikle Ilıgöl’ün güneyinde küçük bir ağaç topluluğu oluşturan bölgeye özgü kısa boylu titrek kavaklar ilgi çekici.

Yol, kratere girdikten sonra güney yamacından aşağıya doğru hafif bir eğimle alçalıyor. Kurumaya yüz tutmuş sığ ama büyük bir gölün yanından geçip, kraterin orta kısmında bulunan ve taş yıkıntıların yer aldığı bölüme varıyorum. Küçübaş hayvanlar için sığınağa dönüştürülmüş bol miktarda taş ve birkaç tane duvar kalıntısı; burada eskiden bir yerleşim olduğunun kanıtları. Muhtemelen kraterin bu korunaklı ve nispeten yüksek noktası zamanında buraya yakın köyler tarafından yaz aylarında yayla olarak kullanılmış.

Gölün kenarındaki dar çimenlik alanda kamp kuruyorum.Krater gölünün masmavi görüntüsünün yanında Ilıgöl’ün yeşil rengi, sulardaki farklılığı gösteriyor. Yolun kenarında, gölün Kuzey kıyısında taşların arasında bir sıcak su kaynağı var. Bunun dışında Ilıgöl’ün tabanında kaynayan volkanik sıcak su kaynakları bu gölün ısısını yükseltmiş. Taşlarla oluşturulmuş küçücük havuza elimi zor sokuyorum. Su çok sıcak. Nemrut gölü çevresindeki göl ya da yeraltı suları, kızgın kuru kaya ortamında ısınmayla sıcak suya dönüşerek, yüzeye çıkması ile oluşmaktadır.

Çadırımı kurduktan sonra büyük gölün kenarına gidiyorum. Turistler için derme çatma bir kafeterya ve rasgele tuvaletler yapılmış. Göl üstünde küçük bir tekne gelenlere göl turu yaptırıyor. İsteyenlere balık ikram ediliyor. Su masmavi ve tertemiz; içilebilir nitelikte. İlginç ama bu kadar su içindeyken mataramı doldurabileceğim tek bir çeşme bulamıyorum. Klor hapıyla birlikte büyük gölün suyunu kullanıyorum.

Krater Gölü ve Ilıgöl arasında 40-50 metre yüksekliğinde taşlıklı bir tepe var (bu belki de aşınmış bir parazit koni). İri kaya aralarında kimi noktalarda taş duvarlar örülmüş. Burada eski bir kale ya da yerleşim olduğu kesin. Kayaların arasında ise irili ufaklı çok küçük mağaralar var. Ancak bunlar sözü edilen ‘buz mağarası’ değil. Buzlu mağara bu tepenin Ilıgöl’e bakan eteğinin tabanında bulunuyor. İri kaya bloğunun altında küçük bir delikten oluşan mağaraya yaklaşıp eğildiğimde, içerideki serinliği hemen fark ediyorum. Mağaranın derinliğinde küçük bir buz parçası da var. Köylüler buraya koydukları meşrubatları soğutarak turistlere satış yapıyorlar. Volkanik yapıdan sızan bir tür gazın yarattığı bu yaz başındaki soğukluk oldukça ilginç.

Mağaranın yanından bu kez Ilıgöl’ün batı kıyısındaki kayalıkların üzerinde yer alan titrek kavak ağaçlarının arasından geçerek sıcak buhar püskürten mağaraya yöneliyorum. Buradan çıkan buharın, solunması halinde astım ve bronşit hastalarına iyi geldiği söylenmekte.

Olanağınız varsa, buraya kadar gelmişken gün doğumunu izlemek üzere Ilıgöl’ün hemen kuzeyinde bulunan ve buranın en yüksek noktası olan Sivritepe’ye tırmanmaya sakın üşenmeyin. Bunun için gölün kuzeyinde önce iri taş çarşakla başlayan yamaçtan tırmanıp daha sonra çürük kayadan oluşan dik duvarda macera yaşamak yerine, Ilıgöl’den 500 metre doğuya kadar ilerleyip oradan sırt hattına tırmandıktan sonra zirveye yönelmek daha mantıklı. Kraterin içerisindeki olağanüstü manzaraya, doğuda 4000 metreyi aşan yüksekliğiyle Süphan Dağı’nın karanlık kütlesi ve renk oyunlarıyla Van Gölü’nün muhteşem görüntüleri ekleniyor.

Krater Gölü’ne çevreden günübirlik gezi için gelenler çoğunlukta. Geceleri ise arasıra gelen gezgin turistler ve göl kıyısındaki tesiste çalışanlar dışında burada kalan çok az kişi var. Kalmak için en uygun yer Ilıgöl’ün çimenlik kıyısı. Tatvan merkezine 27 km uzaklıkta olan bölgeye toplu ulaşım yok.

Dönüşte kraterin girişine 4 km uzaklıkta, eski bir Ermeni yerleşimi olan Çekmece (Kürtlerin Şehmiran’ı/ Ermenilerin Şamiram’ı) Köyü’ne uğrayabilirsiniz Köy içinde yörenin taşları kullanılarak yapılmış çok güzel eski Ermeni evleri var. Bir kısmı halen kullanılıyor, bir kısmı ise ahıra dönüştürülmüş. Köyün arkasında bir iki kilometre geride yer alan yanyana üç parazit koniye Nemrudi Develer deniliyor. Yamaçlarında eski yerleşimlerin olduğu rivayet edilen ve deve hörgüçüne benzeyen bu tepeler köyün arka tarafında ilginç bir manzara oluşturuyorlar.

 

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it. mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

 

( http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&kid=23&hn=10966 )

( http://www.aksav.com/yazi/nemrutun-zirvesinde-krater-golu... )

( http://www.meteorhaber.com/content/view/483/405/ )

( http://www.emlaktimes.com/news/detail/748/NEMRUTun-Zirvesinde-Krater-Golu )

( http://www.kolayeval.com/news/detail/748/NEMRUTun-Zirvesinde-Krater-Golu )

( http://www.buyfromdeveloper.com/news/detail/748/NEMRUTun-Zirvesinde-Krater-Golu )

 

 

MUNZUR'UN GÖZELERİ

 Tunceli’den ayrılıp, vadinin erken inen karanlığına süzülen son araçlardan biriyle Ovacık’a yöneliyorum. Hava kararmak üzere. Dik kayalıkların arasında, çaresiz gölgeye düşmüş vadide uzanıp giden bozuk yol, hemen yanından gittiği Mercan deresinin ani dönemeçlerini izlemekte zorlanıyor gibi.
Mercan deresi Munzur suyunun öz kardeşidir. Mercan, Ovacık’ın sekiz kilometre doğusunda Munzur’a katılır ve bu birleşmeden sonra ismi değişerek, Mercan adıyla Keban’a yolculuğuna devam eder. Geyiksuyu’ndaki kontrol noktasını selamladıktan sonra Güneykonak’a kadar doğayla başbaşayım. Gürül gürül akan Munzur Suyunu izlemekten gözlerim yorulunca, kafamı aracın camına dayayıp, vadiyi çevreleyen dağların yamaçlarına bakıyorum. Munzur vadisi içinden yol ve dere geçen bir kanyon; genel yapısı Harçik Boğazına benzemekle birlikte, burası daha farklı bir floraya sahip. Tepelerde ve yamaçlarda, kayalık olmayan alanlar meşe topluluklarıyla kaplı. Vadi tabanı ve su boyunca daha zengin bir bitki örtüsü bulunuyor. Aracın hızıyla kayıp giden mağaraları, çalılıkları, gittikçe artan gölgeleri ısrarla bezuvar, çengel boynuzlu dağ keçisi ve ayıya benzetmeye çalışıyorum.


1950’li yıllarda Amerikalıların pervaneli uçaklarla, kalabalık gruplar halinde ve düzenli bir şekilde, Ovacık’a gelip özellikle Munzur Vadisi’nde, arazide ayrıntılı ‘bilimsel’ geziler düzenlediklerini uzun uzun anlatıyor Mahmut Ağabey. Kendilerine ‘Barış Gönüllüleri’ adını veren bu ziyaretçilerin, Alaska’ya çok benzettikleri bu bölgede, daha bilmediğimiz başka birçok şeyin yanı sıra, en çok kırmızı benekli alabalıklarla ve ayılarla ilgilendiklerini de söylüyor.


Bölgeyi yok edecek ve Milli Parkın büyük bir bölümünü sular altında bırakacak baraj yapımı gerçekleşirse bu el değmemiş ve ‘koruma altına alınmış’ yerler yok olacak.
1400 metre yükseltili Ovacık, ovanın tam orta yerine kurulmuş küçük bir kasaba. Niyetim ilçe merkezine 17 km uzaklıkta, düzlüğün batısında yer alan Munzur Baba Gözeleri’ne gitmek. Buraya ulaşım için hafta sonları minibüs bulmak daha kolay olsa da, gezginlerin hafta içi otostoptan başka çaresi kalmıyor. Bu hiç de işlek olmayan dümdüz yolda, benim de payıma Diyarbakır’lı çalışkan hurdacıların zorlukla ilerleyen kamyoneti düşüyor. Kuzeyde yer alan Munzur Dağlarının eşliğinde, önce ilçenin en kalabalık köylerinden Koyungölü (Çedage), sonra Adaköy (Ade) ve son olarak da eski nahiye merkezi Yeşilyazı (Zeranige)’yı geçtikten sonra, hedefim olan gözelerin bulunduğu Ziyaret (Jiare) Köyüne varıyoruz.    


Bölge insanının inancına göre, Munzur Baba Gözeleri kutsaldır. Munzir Bava, Topuzan aşireti reisi olan Seyh Hasan’ın oğludur. Karla kaplı dağlara koyunlarını götürüp karınları tok bir şekilde geri getirmesi babasının şüphelenmesine ve onu gizlice izlemesine yol açar. Munzur karla kaplı ağaclara vurdukca yere yapraklar düşmekte ve hayvanlar bunları yiyerek karınlarını doyurmaktadır. Babasının gizlice kendisini izlediğini gören Munzur kızar ve ortadan kaybolur. Bir süre sonra Büyükköy’de Ali Haydar Ağa’nın yanında çobanlık yapmaya başlar. Ağası Kerbela’da iken Munzur kendisine helva götürür. Köye dönen Ağanın bunu anlatması ve Munzur’un kerametinin öğrenilmesinden sonra yanına gelip, elini öpmek isteyen kalabalıktan kaçar ve sır olur.  


Burada bir zamanlar kırk gözenin olduğu söyleniyor. Munzur Dağlarının uzantısı Ziyaret Dağı’nın karstik yamacındaki bu kutsal vahanın her tarafından sular fışkırsa da, ben o sayıya bir türlü ulaşamadım. Bir kısmının kuruduğu belli. Kaynaklardan birinin telle çevrilerek borular aracılığıyla birkaç metre uzaktaki su tesisine su aktarıldığını görüyorum. Tesiste üretilen pet şişe içerisindeki sular, Türkiye’de ve yurtdışında ‘Munzur Suyu’ olarak pazarlanıyor. Yüzyıllardır yöre insanı tarafından kutsal kabul edilen bir yere yapılan bu ticari müdahale bölgede hâlâ canlı bir tartışma konusu. Zemzem suyunun Suudilerce şişelenmesiyle tam örtüşmese, de yine de inanca saygıyla uyuşmayan bir durum. Sıcağın da etkisiyle, gezerken bulduğum her fırsatta buz gibi sudan içiyorum
Gözelere küçük beton havuzlar, yürüyüş yolları, köprüler yapılarak çevre düzenlemesi gerçekleştirilmiş. Dikilen çamlar, ladinler, huş ve akasya ağaçları ortamı yemyeşil ve gölgelik kılmış. Köprüyü aşıp köy tarafına geçtiğinizde adak yerleri ve ermişlerin mezarlarını görebilirsiniz.


Her yıl binlerce kişinin ziyaret edip, pınarın başında dua ettiği, kurbanlar kesip, mum yakarak adaklar adadığı bu yer, yüce dağlara, ulu pınarlara veya ağaç, kaya gibi doğal varlıklara tapmanın devam eden canlı bir örneğidir. Ben denemedim, ama siz isterseniz girişin hemen alt tarafında derenin başlangıcına yerleştirilen tahta masalarda, ayaklarınız buz gibi suyun içinde dinlenip piknik yapabilir ve serinleyebilirsiniz.
Akşam üstü, bölgede inatla ve onurla turizmi yaşatmaya çalışan doğa tutkunu güzel insan Mahmut Ağabey, Kemal ve muhtarla birlikte ünlü kırmızı pullu alabalıkların tadına bakıyoruz.

Çadırın içi soğudu bile. Son zırhlı devriye aracından sonra, gece boyunca yoldan tek bir araç geçmiyor, vadi şimdilik gündoğumuna kadar karanlıkta ; Munzur’un hiç kesilmeyen uyumlu sesi, hırçın gece yaratıklarının arsız soluğunu bastırmakta.

(http://www.meteorhaber.com/content/view/482/405/)

Kayıp'ın İlk Bölümlerine İlişkin

Hiç düşmeyecekmiş gibi ve ‘her zaman ki hallerle’ güvenle binilen bir yolcu uçağı, Sydney’den Los Angeles’e giderken olur olmaz bir yerde, benzerine kolay rastlanmayacak bir şekilde; fırtınada ya da siste kayalıklara toslayan devasa bir tahta gemi gibi yumuşakça ve çok da fazla kayıp vermeden suya düşer. Sonrası malum Robinson öyküsü gibi, ıslak bedenleriyle kumsalda uyanan yolcular önce birbirini daha sonra da belalarını bulur ve her biri çok önemli işlevler üstlenecek eşyalar dalgalarda savrulurken toplanır. Her bir bölümde yakalanan, mercek altında yakından ‘büyüyen gözle’ bakılan ben’in derinliklerinden bildik ama bastırıldık günahlar fışkırıverir. Hem de ne günahlar!

Herkesin yediği bir halt, işlediği büyük bir suç vardır mutlaka ve bunun bir gün ve bir şekilde kaçınılmaz olarak ifşaası gerekmektedir. Yapılanlar, yaşam düzleminde tam karşılığını hiçbir zaman bulamayacaktır, ancak bilinçaltındaki eskatolojik savaş hep süregelecektir. İyiyle kötü biz farkında olmadan birbiriyle çarpışacak ve ‘bu kadar iz bırakacağını düşünmeden’ işlediğimiz suçlar günahlar, ilk fırsatta (ya da sırayla her bir bölümde, yaşam epizotunda) önümüze usanmadan dikiliverecek.

Ana senaryosu, insanoğlunun yani zavallı bizlerin çok öteden beri değişmeyen makus kaderiyle yani kaçınılmaz ölüm sorunuyla örtüşen bu hareketli olaylar manzumesinde, cerrah, iletişim subayı, rock yıldızı, kanun kaçağı –hem de en şirininden-, inşaat işçisi, dolandırıcı, avcı, dobiç milyoner ve benzerleri, Nuh’un bu garip ve gizemli adasında yerlerini alırlar. Toplumsal işbölümü, ‘herkesin herkesle savaşı’, bitmek bilmeyen –en sonunda ancak ölümle sonlanacak- mücadele, iktidar ilişkileri, pastoral iktidara yöneliş, ucuz ve abaküs sadeliğinde yapılan ‘bir atımlık’ vicdan muhasebelerinin ötesinde, ada yaşamının getirdiği ‘kapatılma’nın etkisi, Hawaii’nin bu vahşi kısımlarını gördüğümüz turistik toprak parçasında her an kendini hissetmektedir. Bu adanın dikenli telleri, elektroşoklu duvarları, nöbetçi kuleleri, gardiyanları, fırdönen projektörleri vardır, ancak görünmez. Duvarın arkasına, ada hakikatinin ötesine geçmeyi denemek, ya da ‘kapatılma’yı uyduruk bir salla aşmak imkansızdır.

Bunu deneyenler ‘ölüm gerçeğine’, ya da gerçek dünyanın kirli yüzüne çarpıverirler. Bütün bu sıkıntılar yetmezmiş gibi, yaşam cangılında bir de ‘bilinmeyen’in kendini dayatması sorunları doruğa çıkarır. Gizemli güçler, çözülemeyen izler, -aslında Adem ile Havva’dan beri duyadurduğumuz- on altı yıl önceden gelen imdat çağrısı, yok olan benliğini kovalar gibi ortaya bir çıkıp bir kaybolan dişiliğini ölen çocuğuyla birlikte yitiren bir kadın, ve varoluşumuzun anlamını özetleyen kurşun geçirmez çelikten ‘bunker’ kapakla gizlenen koskocaman bir delik! ‘Deli hakikatin taşıyıcısıdır’. Bu hakikati farkında olmadan naif ama yabani bir peygamber bilmeden ve çabalamadan ortaya çıkarır. Bu kapı gerçeğe açılan gizemli bir kapıdır. O yüzden öyle kolay kolay açılmaz. Bedel ister: kurban! Ölüm; hayatta kalma içgüdümüzle ve bilincimizle örttüğümüz yerküreye uzanan, dibi görünmeyen koskocaman bir deliktir. Yaşamak ise bir garip ısrardır. Nazım’ın dediği gibi ‘en acayip gücümüzdür, kahramanlıktır yaşamak, öleceğimizi bilip, öleceğimizi mutlak’. Yol, kapak, ayakta kalmak... Bu kadar felsefeye dalmışken, -Murat’ın ne hikmetse bana benzettiği!- avcı kılıklı keltoş’un kader üzerine söyledikleri de önemlidir mutlaka. Bu hakikat taşıyıcısı deli, cesur kel peygamber, ‘ada bizi buraya getirdi’ der (hem de mağaranın dışında iken), yani nihayetinde ‘delikte’ ya da ‘çukurda’ son bulacak gerçeklikten söz eder gibi yapar, buna kısaca ‘değinir’. Yaşamın sırrıdır belki de bu.

Dangalakların kainatın tüm sırlarına yanıt aradığı mübarek Ergenekon Davası kanıtları ek klasöründe çok aradım ama bu deliğe ilişkin kestirme bir komplo teorisi bulamadım. Belki de doğru yerden bakamadım. Bu alacalı sürüdeki çoğullumuz içerisinde ‘yalnız olduğunu düşünmek’ ve kendini ‘haklı hissetmek’. Acı gerçek: bizi kollayan hiç kimse yok, hepimiz kendi başınayız! Bu fırtınada ayakta kalıp sağ kalma becerisini gösterebilmek: bu ne yaman çelişki. Aptallıkla, kahpelikle sağ kalmanın o süregelen ilişkisi! Ötekiler (ya da diğerleri), yani uçağın kuyruk kısmından sağ kurtulanlar, belki de uçağın gövdesinin bütünlüğünün yanısıra bizi de tamlayanlar, bu yalnızlığımızı gideremeyecek, olsa olsa birkaç bölümün çekimi için konuyu biraz daha uzatmaya yarayacak, her zamanki bildik düşmanlar olacaklardır. Önce kendisine karşı kendisiyle başlayan, daha sonra ötekine, diğerine yönelen sonsuza dek sürecek bir mücadele, bir savaş. Herkes çocuklar gibi günlük yazsa ve bunu zorunlu olarak belirli dönemlerde tekrar tekrar okusa ne kadar güzel olurdu. Unutma hastalığına kapılmış (şu meşhur unutma suyu Nepenthes içirilmiş) insanlar olarak keşke bu kadar hızlı ve yoğun bir şekilde ‘geriye dönüşler’ yapabilsek. Ama çevremizdeki her şeyi olduğu gibi aslında en çok ve en çabuk ‘yaşamı’ tüketiyoruz. İnsanlar zifiri karanlığın ortasında, hiç de gerçek olmayan ama gerçekmiş gibi ele alıp değerlendirdikleri şeyleri tutkuyla izliyorlar. Hakikati, her şeyin hakikatini yitiriyoruz.

Sentetik yaşamın yapaylıklara alıştırdığı bir yaşam döngüsünde toplu halüsinasyonumuz gittikçe hız kazanıyor. Bizi çukura sürükleyecek çanağın girdabına doğru hızla yuvarlanıyoruz. Hileler, taklitler, sahtekarlıklar, bir sonraki bölüme kadar bile dayanmayan yalanlar içerisinde kendimizi çoktan yitirmişiz. ‘Kayıp’ı belki bu yüzden gizli bir tutkuyla izleyerek kendimizi gerçek anlamda bulmaktan çok, bu gittikçe kararan puslu ortamda biraz daha kaybetmekten öteye gidemiyoruz. Kaybını telafi muhabbetleri...

(http://www.meteorhaber.com/content/view/475/405/)

 

ATATÜRK ARBORETUMU

 Ölümden sonra cennete gidebilmek için kimilerinin yaşamı boyunca yaptığı ayak oyunlarını, canbazlıkları, aldatmacaları düşünürsek, ben buraya çok daha kolay, hem de henüz ölmeden ulaştım diyebilirim. Taksim’den 25T otobüsüne binip, Bahçeköy’de indikten sonra biraz yürüyerek gerçek cennetin kapısına vardım. Kolumu çimdikliyorum; hayattayım. Bunun için hayatımı garip bir şekilde düzenleyerek, kendim dahil kimseyi kandırmam da gerekmedi.

Ağaç Parkının Latincesi olan Arboretum, ağaçların ve odunsu bitkilerin yetiştirilmesi ve gözlemlenmesi amacıyla düzenlenen botanik, bitki bahçesi, bir anlamda canlı ağaç ve bitki müzesidir. Bu tür mekanlar aynı zamanda bilimsel araştırmalar için canlı laboratuvar ortamı da sağlar. Ama belki de hepsinden önemlisi, insanoğlunun gündelik hayatta pek de ayırdında olmadığı şekilde, bitkilerin çeşitliliğinin ve değerinin anımsatıldığı, her bir çalılığın dahi bir öyküsü olduğunun vurgulandığı ilgi çekici bir eğitici alandır.

Atatürk Arboretumu Türkiye’de oluşturulmuş ilk ağaç müzesidir. 1949 yılında Orman Fakültesi’ne ait 38 hektarlık alanda kurulmuştur. Projesi, Fransa’nın ünlü Sorbonne Üniversitesi müfettişlerinden Mr.GUİNET tarafından çizilmiştir. Zaman içerisinde, mülkiyeti ve idaresi el değiştirmekle birlikte, parkın yüzölçümü 296 hektara genişletilmiş ve son olarak Orman Genel Md.lüğü, İstanbul Orman Bölge Md.lüğü, Bahçeköy Orman İşletme Md.lüğü’ne bağlı bir İşletme Şefliği halinde işletilmektedir. Üç Müdürlük ve bir Şeflik, kolay iş değil bu...

Türkiye’de kamu eliyle oluşturulmayan Arboretumlar da vardır. Yüzölçümü daha küçük, ama çeşitliliği ve düzenlemesiyle ilgi çeken, 13,5 hektarlık eski bir elma bahçesine kurulan Yalova’daki Karaca Arboretumu'nın yanısıra özel üniversite ve belediyelere ait arboretum veya ağaç parkları da mevcuttur.

İki bine yakın türün (sadece 104 adet meşe ağacı çeşidi var) bulunduğu Arboretuma girişte, sizi ‘bu hafta çiçek açanlar’ lehvası karşılamaktadır. Siz, benim yaptığım gibi gezdikten sonra değil ama gezmeden önce girişteki görevliden broşür istemeyi unutmayın. Böylece ayrıntılı olarak hazırlanmış broşür üzerindeki krokiden parkın neresinde ne tür bitkiler bulunduğunu görür ona göre planlama yaparsınız. Kapının karşısındaki kioskta bulunan bilgisayardan parkın tarihçesi ve ağaçlar hakkında ayrıntılı bilgi alabilirsiniz. Girer girmez sağda ve solda üç adet yapay gölet bulunmaktadır. Bu göletlerdeki sudan parktaki bitkilerin sulanmasında da yararlanılmaktadır. İçlerinde irili ufaklı balıklar bulunan bu havuzlardan girişin sağında bulunan gölette açan nilüfer çiçekleri, Haziran ayında muhteşem bir manzara sunmaktadır. Burada, arada bir ortaya çıkıp, suda yüzen yaprakların altında tekrar kaybolan su kaplumbağaları ördeklerle saklambaç oynuyor. Nilüferler suda açmış manolya çiçekleri gibi (ancak onlar gibi kokmuyorlar!) koyu yeşil yapraklar üzerinde tertemiz ve bembeyazlar.

Müzeyi gezmeye girişin sağından başlıyorum. Önce nilüferlerin kıyısındaki bankta soluklanıp, sessizlikte cennetin keyfini çıkarıyorum. Sonra üstteki gölete çıkan yokuşu temiz havayı içime çeke çeke tırmanarak göletin etrafını dolaşıyorum. Çiçeğe zarar vereceğimi bilsem de, ağaçtan koparmadığım için çekinmeden burnumu bir manolya çiçeğinin içine gömüyorum. İşte mutluluğun kokusu! Tozlar burnuma yapışıyor. Mutluluk sözcükleri fısıldayan beyaz çarşaflı huriler, delfler, su perileri çam ağaçlarının altındaki eğrelti otu yeşilliğinin içinden zıplayarak çıktı çıkacak. Polenleri elimin tersiyle uzaklaştırıp ormanın siyah yeşil karanlığına dalan yöne sapıyorum. Ağaçların arasından dolanan toprak yolun, dikenli tellerin ardındaki Kirazlıbent’e giden asfalt yola yaklaştığı noktada tahtadan yapılmış yirmi metre yüksekliğindeki eski Orman Yangın Gözetleme Kulesi’ne dikenli telleri aşıp tırmanıyorum. (Aman Şefler duymasın, hem bu klübe üye de değilim üstelik...) Bir de hava hafif yağmurlu ve yanımda bir termos dolusu çay olsaydı, bütün günümü burada geçirebilirdim... (Gelecek program)

Ne olur ne olmaz deyip fazla oyalanmadan buradan giriş kapısının tam karşısına denk gelen ve sağlı sollu fıstık çamı ağaçlarıyla süslü şirin asfalt yokuştan aşağıya inişe geçiyorum. Yolun solunda Ginkgo Biloba ağacının orkideye benzer çiçeklerinin derinliklerine dalan balarılarını rahatsız etmeden görüntü almaya çalışıyorum.

Sıra bu kez giriş kapısının solundaki gölete geliyor. Göletin çevresinde oldukça ilginç ağaç çeşitleri yer alıyor. Amerika’dan, Çin’den getirilmiş genç ağaçların yanısıra suyun içinde yetişen, gelişkin Taxodium Distichum yani Amerikan Bataklık Servisi'nin suyla birleştiği noktada ilginç bir şekil alan gövdesini görebilirsiniz. Göletin batısında, patikanın üst tarafında bu kez muhteşem şekliyle Sekoya, yani Sequoiadendron Giganteum Mamut Ağacı sizi karşılıyor. Ağaçların önlerine –kimilerinde eksik olabilir- tanıtıcı lehvalar konulmuş. Ama çok kısa da olsa biraz bilgi içerseler çok daha iyi olacak.

Eğer hafta sonu veya resmi tatil gününde geldiyseniz, girişte size üyelik kartı sorulacaktır. Kartınız yoksa ‘ağzınızla kuş tutsanız dahi’ içeriye giremeyeceksiniz demektir. Ederi 250 yetale olan aile boyu üyelik kartının başvuru formunda size yöneltilen ‘üye olduğunuz kulüpler’ ve ‘dernekler’ gibi ormanla ve çevreyle çok ilgili sorulara vereceğiniz yanıtlar, ‘ilahi’ bir değerlendirmeye alınacaktır. Forma yansıtacağınız tavrınızdan ‘mangalcı’, ‘vandal’, ya da ‘neron’ eğilimli olmadığınıza Şefler, Müdürler ikna olbilirse artık bu cennete üyesiniz demektir. Aksi halde dikenli tellerin dışında kalırsınız. Ben uzun zamandan beri Tanrı katında da sınıf ayrıcalıklarının devam ettiğini inançlı arkadaşlarıma söyler dururdum, alın işte size kanıtı! Halbuki ben ne derneklere, kulüplere, loncalara üye seçkinler gördüm, bizden kerttiklerini yedikten sonra şişip ardından günahlarından arınır gibi ter atmaya çalışırken, cipleriyle mipleriyle çöpleriyle tüketimleriyle düşünmeden fırlattıkları sıgara izmaritleriyle doğanın içine ediyorlardı. Neyse, böyle üyelikle filan uğraşmadan, daha basiti, eğer çalışmıyorsanız, ya da genç çalışanlara yönelik yapılan vergi indiriminden ötürü işsiz kalmış bir orta yaşlı iseniz, hafta içi, çalışma günleri buraya giriş serbest (09:00-17:00 arası). Ancak yanınızda ekmek arası atıştırmalık bir şeyler getirip bunları girişte saklamayı unutmayın.

Özel aracınızla geliyorsanız, Belgrad Ormanı yolu üzerinde, Maslak’ı geçtikten sonra Sarıyer yönünde devam edip, Bahçeköy-Kilyos sapağından sapınız ve Bahçeköy Kemerini geçer geçmez, bentleri gösteren ışıklı kavşaktan sapıp işaret lehvalarını izleyiniz.


Dingin bir ortamda kendimle başbaşa, süs bitkileri, bodur koniferler, Roseaeae, Pinus, Cedrus, Abies, Acer, Liquidambar, Cedrus, Quercus ailelerinin farklı üyeleriyle tanışma olanağım oldu. Burnumuzun dibinde, ormanın içinde işaretli lehvalı, gizli yeşil bir cennet. Üye değildim, hafta içiydi yani işsizdim, hurilerle o yüzden karşılaşmadım belki ama manolyalar ve nilüferler bana yetti. Ölümü beklemeden önce mutlaka görülmeli...

(http://www.meteorhaber.com/content/view/473/405/)

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest