Skip to main content

« Dahiya » doktrini ya da İsrail askeri barbarlığı nasıl teorileştiriyor?

On üç ay süren bombardımanın ardından İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırganlığının faturası son derece ağır. Gazze Sağlık Bakanlığı'na göre çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere 43.400'den fazla kişi öldü. Rakamlar uluslararası kuruluşlar tarafından doğrulanmakta ve özellikle kayıp kişilerin sayısı dikkate alındığında kesinlikle gerçek rakamın altında kalmakta. Böylesi bir bilanço ne bir hatanın, ne de dramatik bir silahlı çatışmanın sonucunda oluşmuştur. Bu, İsrail ordusunun ölümcül bir şekilde uyguladığı askeri doktrinin sonucudur.

İsrail ordusu bir yılı aşkın bir süredir Gazze'de ve son zamanlarda Lübnan'da öylesine vahşi yöntemler uyguluyor ki, bunlar Beyrut'un Şii banliyölerindeki Dahiya mahallesine 2006'da düzenlediği saldırı sırasında daha önce kullandığı yöntemleri hatırlatıyor.

Bir önceki İsrail-Lübnan çatışması sırasında Hizbullah iki İsrail askerini rehin almış ve İsrail'in devasa bombalamalar şekline dönüşen şiddetli bir askeri karşılığına yol açmıştı. Amaç, çok sayıda sivilin ölümü pahasına mümkün olduğu kadar çok yıkıma neden olmaktı.

Bombalarla yerle bir edilen Hizbullah’ın kalesine atfen bu aşırı güç kullanımı « Dahiya » doktrini olarak anılıyor.

2008 yılında, savaş kabinesi (Haziran 2024'te feshedilen) üyesi İsrailli General Gadi Eisenkot, Haaretz gazetesinde yayınlanan bir mülakatında bu kavramı teorileştirdi. Diğer potansiyel düşmanların yanı sıra özellikle Hizbullah'a seslenerek İsrail'in sonraki çatışmalarında sınırsız bir ateş gücü kullanacağını duyuruyordu: « İsrail'i hedef alan atışların geldiği her köye karşı orantısız güç uygulayacağız ve muazzam bir hasar ve yıkıma neden olacağız. Bizim açımızdan bu köyler birer askeri üstür. Bu bir öneri değil, zaten onaylanmış bir plandır ».

Aynı dönemlerde, eski İsrailli albay Gabriel Siboni, Tel Aviv Üniversitesi Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü'nün himayesinde, Lübnan, Suriye veya Gazze'deki militan provokasyonlara karşı verilmesi gereken karşılığın, düşmanın askeri kapasitesini ortadan kaldırmayı sadece tali olarak amaçlayan « orantısız » saldırılar olduğunu savunan bir rapor hazırladı. Amaç daha çok, gelecekte caydırıcı olması amacıyla, sivil sonuçları ne olursa olsun kalıcı hasar vermek olmalıdır.

Birkaç yıl sonra Lübnan'da uygulanan bu radikal teoriler Gazze Şeridi'nde düzenli aralıklarla test edildi. İsrail hükümeti bu şiddetli toplu cezalandırma süreçlerini « çimleri biçmek » olarak adlandırıyor. Gazze Şeridi'nden günlük olarak elimize ulaşan görüntüleri gördüğümüzde midemizi bulandıran alaycı bir nitelemedir bu. Halkları tiksindirmek ve işgale karşı direnen Filistinli savaşçılardan ayrıştırmak için düzenli olarak saldırmak gerekir.

Doktrin, 2008 yılında Gazze'de 300'ü çocuk 1.400 Filistinlinin katledildiği « Dökme Kurşun Operasyonu » sırasında açıkça uygulandı. Üstelik BM tarafından savaştan sonra düzenlenen Goldstone raporunun vardığı sonuçlar da açıktır. Rapor, İsrail askerlerinin « kadın ve çocuklar da dahil olmak üzere Filistinlileri terörize etmek, korkutmak ve aşağılamak amacıyla kasıtlı olarak zalimce, insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz bıraktığını » ortaya koyuyor. Ayrıca İsrail güçlerinin, « yakın zamanda geri çekileceklerini bilmelerine » rağmen, operasyonun son günlerinde bile Gazze'nin sivil altyapısını sistematik olarak tahrip ettiğine dikkat çekiliyor. Kendisini « dünyanın en ahlaklı ordusu »  olarak ilan eden bir orduya ışık yılları kadar uzaktayız.

2012 yılında Savunma Sütunu Harekatı aynı zamanda Gazze'deki sivil altyapıyı da hedef aldı. İsrail güçleri 382 özel konutun yanı sıra köprüleri, spor tesislerini, bankaları, hastaneleri, medya kuruluşlarının kullandığı ofisleri, çiftlikleri ve camileri de tahrip etti ya da bunlara ağır hasarlar verdi. Sekiz gün süren yoğun hava saldırılarında 100'ü sivil olmak üzere 170'den fazla Filistinli hayatını kaybetti.

Koruyucu Hat Harekatı ise 2014 yılında Gazze'de 1.500'ü sivil olmak üzere 2.000'den fazla Filistinlinin ölümüyle sonuçlandı. Binalara ve sivil altyapıya verilen hasarın karşılığının yaklaşık 25 milyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Toplamda 18.000 ev kısmen veya tamamen yıkıldı.

Bu operasyonların her birinde hiçbir şey hedef olmaktan kurtulamadı. Ne insan hayatı, ne konutlar, ne ibadethaneler, ne Gazzelilerin yaşamasına, eğitim görmesine, eğlenmesine olanak sağlayan ortak mekanlar. Saldırılar, devasa hava unsurlarıyla gelişigüzel yapılıyor, böylece her şey tonlarca molozun altında kayboluyor. Bu, savaş hukukunun temeli olan kuvvetin orantılılığı ilkesini göz ardı eden bir stratejidir.

« Dahiya » doktrininin en şiddetli uygulamasının 7 Ekim'den sonra başlatıldığı ve bu katliam çılgınlığını kimsenin durduramadığı bugün de hızla devam ettiği açıktır. Gazze'de her bir saatte 6'sı çocuk 15 kişi öldürülüyor, 35 kişi yaralanıyor. 42 bomba atılıyor, 12 bina yıkılıyor. Hamas'ın askeri yeteneklerini yok etme bahanesi altında sivil halklar meşru hedefler haline getiriliyor.

27 Eylül 2024'te « Dahiya » doktrini ilk uygulandığı Lübnan banliyölerine geri döndü. İsrail, Hizbullah'ın Beyrut'taki yeraltı komuta merkezini bombalayarak genel sekreter Hasan Nasrallah'ı katletti. Çevredeki yapılara verilen zarar çok büyüktü. İsrail uçakları, hedefin 35 metrelik yarıçapına zarar verebilecek 80’den fazla 900 kg'luk sığınak karşıtı nüfuz edici bomba attı. Lübnan Sağlık Bakanlığı'na göre, bu büyük saldırı aynı anda altı konutu yerle bir etti, 33 sivilin ölümüne ve 195 kişinin yaralanmasına yol açtı.

Son katliam 29 Ekim Salı günü meydana geldi. İsrail düzenlediği bir saldırıda, Gazze'nin kuzeyindeki Beyt Lahia'da çok sayıda Filistinlinin mülteci olarak sığındığı bir konutu yerle bir etti. Çeşitli yerel kaynaklara göre ölü sayısı, dörtte biri çocuk olmak üzere yüz kişiyi aşıyordu. Bu, Gazze Şeridi'nde bir yıl süren bombalamalar içinde tek bir saldırıda kaydedilen en ağır bilanço oldu.

İsrail ordusu saldırının arkasında olduğunu kabul ediyor ancak ölü sayısını abartılı buluyor. Çatıdaki bir « gözcüyü » hedef aldığını söylüyor. Açıkça Dahiya doktrininin mantığı içerisinde hareket ediliyor. Tek bir düşman savaşçısını (ya da öyle olduğu öne sürülen birini?) ortadan kaldırmak üzere, bir bina içindeki tüm sakinleriyle birlikte yok etmeye devam ediliyor.

Bu metodik vahşet, hiçbir sınırlama olmaksızın, bu soykırımcı ordunun kullandığı başka bir protokol için de geçerlidir. Aslında 7 Ekim'de yaygınlaşan « Hannibal » doktrininden söz etmeden « Dahiya » doktrininden söz etmek mümkün değildir.

Bu çok tartışmalı ikinci protokol neleri içeriyor? İsrail askerlerinin düşman tarafından esir alınması durumunda, yakalanan askerlerin yaralanması ve hatta ölümüyle sonuçlansa bile ordunun önceliği rehin alma olayına son vermektir. Halkların ya da kendi askerlerinin hayatları aynı oranda küçümseniyor olsa da savaşı yürütmenin iki yolu vardır. Hiçbir şeyin askeri hedeflerin üstünde olmadığının altı çizilecektir...

Sizi, bu « Hannibal » doktrininin uygulanmasını ayrıntılarıyla anlatan 7 Ekim’e ilişkin kitabımızı okumaya davet ediyorum. Araştırmamız, İsrail ordusunun Hamas savaşçıları tarafından rehin tutulan kendi sivillerini öldürdüğüne ilişkin kanıtları bir araya getiriyor.

Yıkımın boyutuna ve masum kurbanların sayısına rağmen hiçbir İsrailli politikacı ya da askeri yetkili « Dahiya » doktrinine açıkça atıfta bulunmadı. İsrail, eylemlerini « meşru müdafaa » olarak tanımlıyor. Peki, Gazze'de öldürülen 17.000 çocuk hakkında ne demeliyiz? İkincil sivil kurbanlar mı yoksa 75 yıldır işgale direnen bir halkı ortadan kaldırmayı amaçlayan bilinçli olarak uygulanan bir savaş stratejisinin sonucu mu?

İsrail ordusundan Albay Gabriel Siboni, savaşın en başında Le Monde'un sütunlarında görüşlerini paylaştı. İsrail'in uluslararası insancıl hukuk ilkelerine uygun hareket ettiğini vurguladı. « Bu yüzden ordu halktan Gazze'nin kuzeyini boşaltmasını istedi » dedi. « Geride kalanlara gelince, bu onların tercihi. Hayatlarını tehlikeye atmayı seçiyorlar. »

İğrenç olan bu propaganda söylemi gerçeklerle çelişiyordu. 19 Ekim'de İsrail'in hava saldırısı, Gazze'nin tarihi kent merkezinde, Gazze'nin küçük Hıristiyan cemaatinden yaklaşık 450 kişinin sığındığı St. Porphyry Rum Ortodoks Kilisesi'nin avlusundaki bir binayı yıktı. Bu saldırıda 18 sivil öldü ve en az 12 kişi de yaralandı.

Ramiz el Suri saldırıda üç çocuğunu ve ailesinden on kişiyi daha kaybetti. Uluslararası Af Örgütü'ne şu açıklamayı yaptı: « O akşam çocuklarımla birlikte yüreğim de öldü. Bütün çocuklarım öldürüldü: 11 yaşındaki Mecid, 12 yaşındaki Julie ve 14 yaşındaki Süheyl. Geriye hiçbir şeyim kalmadı. Çocuklarımla birlikte ölmeliydim. »

« Burada korunacağımızı düşündüğümüz için evlerimizi terk edip kilisede kalmaya geldik. Gidecek hiçbir yerimiz yok […] Kilise barışçıl insanlarla doluydu, sadece barışçıl insanlarla […] Bu savaş sırasında Gazze'de hiçbir yer güvenli değil. Gece gündüz her yer bombalanıyor. Her geçen gün daha fazla sivil öldürülüyor. Barış için dua ediyoruz ama yüreklerimiz paramparça. »

Hiçbir şey ve hiç kimse bağışlanmayacak...

Daniel GARCİA

 

(İnvestig’action sitesinde 8 Kasım 2024 tarihinde Daniel GARCİA imzasıyla yayınlanan Fransızca makaleden Türkçeleştirilmiştir https://investigaction.net/la-doctrine-dahiya-ou-comment-israel-theorise-la-barbarie-militaire/ )