Paris Komünü'nden Güney Lübnan’daki direniş savaşçılarının kahramanca mücadelelerine
İsyan halindeki Paris'in ara sokaklarından, savaşın harap ettiği Güney Lübnan köylerine kadar, halkların mücadele tarihinden ortak bir kızıl damar geçiyor: Halkların kendilerinden üstün olan güçlere karşı direnme kararlılığı.
Cesaret Üzerine
Ulusların kendilerinden sayıca üstün güçlerle savaşma yeteneğinden şüphe duyanlara, Filistin, Lübnan, İran ve Yemen'deki direnişin muazzam güç dengesizliğine, kayıpların büyüklüğüne ve fedakarlıklara rağmen zafer kazanma kapasitesine dair umutsuzluk ve şüphe söylemini bıkıp usanmadan yayanlara, Ho Şi Minh'in o dönemde (1951) emperyal Fransa’ya karşı kazanılan zaferi sorgulayanlara verdiği yanıt şöyledir:
« Güç dengesizliği nedeniyle, bazıları direnişimizi çekirgelerin fillere karşı savaşına benzetti. Bir ölçüde, olayların sadece fiziksel ve geçici yönünü görenler için, gerçekten de öyleydi.
Düşman uçakları ve topçularına karşı elimizde sadece bambu mızraklar vardı… Biz sadece bugüne değil, geleceğe de bakıyoruz; halkın gücüne ve moraline güveniyoruz. Bu nedenle, tereddüt edenlere ve karamsarlara kararlılıkla şöyle yanıt veriyoruz: Bugün evet, fillere karşı koymaya cesaret eden çekirgedir. Yarın ise fil postunu geride bırakacak. »
Bu konuşmayı yaptıktan üç yıl sonra, General Giap, Dien Bien Phu'da Fransızlara karşı zafer kazandı. Evet, yarın hayal kırıklığı ve yenilgiye uğrayacak olanlar kana susamış Yankiler ve onların Siyonist piyonları olacak…
Savaşçılarımız bugüne kadar, 2000’de ve 33 günlük kahramanca mücadeleden sonra 2006'da zafer kazanarak kendilerini zaten kanıtladılar. Sayıları 1000'i geçmeyen gerillalar, El Fetih[1]’ten miras kalan temel teçhizatla (Katyuşa ve omuzdan ateşlenen B-7 havan topları) son derece gelişmiş, dünyanın 5. en güçlü ordusu olarak kabul edilen, Merkava tankları ve ABD yapımı hava savunma sistemleriyle (F-35'ler, Stealth savaş uçakları ve Apaçi'ler) donatılmış İsrail donanmasına karşı savaştılar…
Bugün, Siyonist oluşum emperyalist Batı tarafından kitle imha silahlarıyla donatıldı ve bu, tarihte ilk kez kitle imha silahlarının gerillalara karşı kullanılmasıdır. Direnişin askeri liderliğini hedef alan bir ve iki tonluk BLU-109 (sığınak delici) ve MK-84 (yaklaşık bir ton) bombaları, öncelikle Beyrut'un güney banliyölerine atıldı. 20 Eylül'de El-Rıdvan ve 27 Eylül 2024'te, İsrail'in yeraltı sığınağına düzenlediği saldırı sırasında, tarihi lider Hasan Nasrallah katledildi. Trump, İran’ın Yüksek Rehberi'ni, İran Genelkurmayını ve hükümet üyelerini öldürmek için ABD ve İsrail hava kuvvetlerinin iki tonluk bombalar taşıyan B-2 savaş uçakları kullandığını Knesset'te açıkladı. Trump ayrıca bu uçaklardan 26 adet daha sipariş verdiğini de sözlerine ekledi[2].
Kiam, Bint Cümeyl, Aytarun, Arnun ve Güney Lübnan'da efsanevi savaşçıların, askerleri tanklarında siper almış düşmana karşı bedenleri ve makineli tüfekleriyle yakın mesafede savaştığına tanık olduk.
Vadi El-Hüciir Muharebesi tarihe geçti: Dağlardan veya tünellerden çıkan ve düşman tanklarının üzerine atlayan piyade savaşçılar 40 İsrail Merkava tankını imha ettiler.
Yani, uzaktan öldüren, sivilleri, kadınları ve çocukları hedef alan korkak ve kana susamış bir düşmana karşı yakın mesafeden savaşmak.
İsrail'in karada kazandığı hiçbir savaş yok, tek bir tane bile.
66 gün savaşı boyunca (1 Ekim 2024'ten 5 Aralık 2024'e kadar süren), İsrailliler Lübnan'ı işgal etme girişiminde 150.000 asker konuşlandırdı. Karşılarında, direnişi sarsan « lanetli 10 gün » süresince liderlikle aralarındaki bağ kopmuş, büyük kayıplar vermiş bir avuç gerilla vardı: çağrı cihazı ve telsiz operasyonları (17 ve 18 Eylül), Hizbullah'ın askeri lideri « El-Rıdvan »ın (20 Eylül), tarihi direniş lideri Hasan Nasrallah (27 Eylül) ve Haşim Safiyeddin’in (1 Ekim) suikastları. Bunu, Lübnan topraklarını işgal etmeyi amaçlayan güneye yönelik acımasız hava saldırıları izledi ve bu saldırılar, tek bir günde 623 ölümle sonuçlanan, eşi benzeri görülmemiş bir katliama yol açtı ve karadan ilerleme imkanı kalmadı.
Ancak, İsrail'in her alandaki askeri üstünlüğüne rağmen, her köyde mahalle komiteleri olarak liderlikle bağlantının kopması durumunda harekete geçmek üzere eğitilmiş direniş savaşçıları, « B Planı »na geçerek gerilla savaşına başvurdular ve düşmanın tanklarının tek bir kilometre bile ilerlemesine izin vermediler. O dönemde İran Genelkurmay Başkanı olan İsmail Kayni bu savaşı « tarihin en önemli savaşı » olarak değerlendirmişti.
66. günde İsrail ateşkes talebinde bulundu ve Hizbullah yerlerinden edilen halkın köylerine dönmelerine ve yeniden örgütlenmelerine imkan vermek için bunu kabul etti. Bu yeniden örgütlenme, iletişim sistemini değiştirmeyi, örgüt içindeki sızmaları etkisiz hale getirmeyi ve yeni bir savaş stratejisine uyarlanmış yeni silahlar edinmeyi içeriyordu.
Amerikan denetimi altında oluşturulan bu ateşkes, düşmanın savaş yoluyla elde edemediğini barış yoluyla elde etmesini amaçlıyordu. 15 ay süren bu göstermelik ateşkes sırasında İsrail, Güney Lübnan'a bakan en yüksek beş tepeyi işgal etti, 39 köyü yıktı ve Ekim 2023’te başlatılan İsnad Savaşı'nda (Gazze’ye destek) oluşan hasarın % 70’ine yol açtı. İsrail, Amerika’nın onayıyla ateşkesten yararlanarak Gazze'dekine benzer, 30 kilometre derinliğinde ve Litani Nehri'ne kadar uzanan bir sarı tampon bölge oluşturmak istiyordu. 2 Mart'ta, İsrail ve Amerika’nın İran'a saldırısıyla eş zamanlı olarak, Hizbullah ateşkesi bozdu ve günümüze kadar devam eden bir gerilla savaşı başlattı. Hizbullah bu savaşta tespit edilemeyen fiber optik FPV saldırı dronları gibi yeni, ucuz ve el yapımı silahlar gibi, düşman elektronik sistemlerinin ve uydularının kontrolünden kaçan basit teknikler ve yöntemler kullanıyor. Ardından çatışmalar sırasında İsraillilerden ele geçirilen ve daha sonra geliştirilen 16 kilometre menzilli Al-MAZ-3 dronlarını da kullanmaya başladılar.
Sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı militanların hafızasına kazınması gereken üç çatışma vardır: Bunlar, kuzey kanadını yerle bir eden amansız hava saldırılarına rağmen, araziyi iyi bilen savaşçıların, uygun anda tünellerden çıkarak sokak savaşları yürüttüğü ve düşmanın bölgeye yerleşmesini engellediği, Stalingrad olarak da adlandırılan Khiam çatışması.
İşgal altındaki Filistin'e en yakın şehir olan 3 km uzaklıktaki Bint Cümeyl neredeyse tamamen yıkılmıştır. Tünellerdeki gerillalar işgalcilere karşı her gün operasyonlar düzenlemektedir. Bu, Cebel Amel'in merkezi olan Bint Cıbeyl’in ilk savaşı değildir: 1978'de İsrail üç ay süresince burayı kuşatmıştır. On dört FHKC savaşçısı, düşman güçlerinin merkezi kalesine bir intihar harekatı düzenleyerek kuşatmayı kırmayı başarmıştır.
Bint Cümeyl, 2000 yılında Nasrallah tarafından İsrail'in 22 yıllık işgalden (1982-2000) sonra ülkeden çekilmesiyle sonuçlanan zaferin kutlaması için seçilmiştir. Mao Zedung tarzında yaptığı ve « İsrail bir örümcek ağından daha kırılgandır », « emperyalizm bir kağıttan kaplan değil midir? » şeklindeki kült konuşmasını bu yerleşimin stadyumunda yapmıştı.
Netanyahu bu ünlü cümleyi aklından hiç silemedi ve Nasrallah'a geri döndük diyebilmek için Bint Cümeyl'e birkaç kez girmeye çalıştı, ancak başarılı olamadı. Yıkıntılar arasından çıkan direnişçiler tarafından on üç İsrail tankı ve Breaker Hammer’ler imha edildi. Güneydekiler Bint Cümeyl’i tarihin mucize şehri olarak adlandırıyor, çünkü direnişçiler eşi benzeri görülmemiş bir direniş ve cesaret kültürü oluşturdular. Bir direnişçi, karşılığında hangi fedakarlıkta bulunması gerekirse gereksin asla teslim olmaz.
Üçüncü bir savaş olan Doğu Zawtar savaşı, askeri strateji uzmanlarını şaşırttı. Direnişçiler, İsrail tanklarının Nebatiye'ye doğru Litani Nehri'ni geçmek için kullanması gereken geçidi bubi tuzaklarıyla donatmışlardı ve burası Merkava tankları, Breaker Hammer'lar ve aralarında Tsahal’ın 93. Birliğinin generalinin de bulunduğu düzinelerce kayıp için bir mezarlığa dönüştü. Bu, 36. Birliğin generalinden sonra ikinci kayıptı.
Yani İsrail hava kuvvetleri, Litani'nin kuzeyindeki Nebatiye'de, Sur'da ve hatta başkent Beyrut'ta sivil hedefleri vuruyor ve altyapıyı tahrip ediyor, ancak bunların ardında, sınır köyleri boyunca direniş cepleri var.
Bu cesaret, çeşitli unsurlardan güç almaktadır:
1- Gramsci'nin tanımladığı gibi, savaşçılar ve kitleler arasındaki organik ilişkide, savaşçı kitleye karışır ve onu korumak için kendini tehlikeye atar (Sinvar'ın asası, savaşta ölen lideri simgeleyen efsanevi bir hâle gelmiştir). Güney Lübnan'da, Gazze'de olduğu gibi, direniş liderliğinin tüm üyeleri, aileleri ve çocuklarıyla birlikte çatışmalar sırasında yok edildi (İsmail Haniye beş, Halil El-Haye dört, Nasrallah bir çocuğunu kaybetti…). Böylece, El-Kassam ve El-Rıdvan liderleri fiziksel olarak çatışmalara katıldılar.
2- Gerilla taktiği veya silahlı direnişin Vietnamlaştırılması (dünya çapında, Vietnamlı, Koreli, Latin Amerikalı, Cezayirli ve Filistinli savaşçılardan miras kalan bir teknik) savaşçılar üzerinde etkili oldu.
3- Şehitlik kavramının doktrinsel anlamı: « ya tarihten onursuzca ayrılmayı ya da şehit olarak kutsanmayı seçmek » mutlaka dini bir kavram değildir. « Ölümden korkmamayı teşvik eden bu doktrin, hayata kayıtsız kalmayı hedeflemez, aksine hayata saygı duymayı amaçlar ». Bu kavram, komünist anti-emperyalist Kurtarıcılar arasında da bulunur. Che Guevara, « insan, sönük ve kölece bir yaşam ile asil ve adil bir dava uğruna kendini feda etmek arasında seçim yapmalıdır » diyordu.
Filistinli savaşçıların sloganı, Che Guevara'nın « Hasta la victoria siempre. Patria o Muerte » (Zafere kadar, daima. Ya vatan, ya ölüm) sözünden esinle düşmana karşı galip gel ya da öl idi. El-Kassam Tugayları sözcüsü Ebu Ubeyde'nın El Cezire tarafından yayınlanan ve her akşam heyecanla beklenen tüm konuşmalarında ana tema şuydu: « Bu bir Cihad: Zafer ya da şehitlik ».
Bu doktrin olağanüstü bir cesaret kaynağıdır: Danimarkalı ilahiyatçı Søren Kierkegaard, « Zalim ölür ve saltanatı sona erer, ancak şehidin ölümü saltanatının başlangıcıdır » der.
Lübnan'daki Vichy hükümeti Lübnan direnişine karşı
Gazze ve Lübnan'a karşı yürütülen savaşın, siyasi karar alma düzeyi de dahil olmak üzere, bir Amerikan savaşı olduğu inkar edilemez. Amerikan ve Batı ordusu olmadan, ABD'nin 54 milyar dolarlık yardımı olmadan mümkün olmazdı. Trump, bu savaşın maliyetini Gazze ve Nakura'nın (Lübnan) açık deniz doğalgaz yataklarını işleterek karşılamayı planladığını zaten açıkladı.
Aralık 2023'ten bu yana Lübnan, 66 günlük savaşın ardından İsrail'in talep ettiği ateşkesi kabul etti. Bu ateşkes, ABD başkanlığındaki bir komisyon tarafından denetlendi. Amerikalı komiser Tom Barrack, Trump tarafından Lübnan'daki siyasi işleri « denetlemek » üzere özel elçi olarak atandı; görevi daha sonra Suriye ve diğer Orta Doğu ülkelerini (Türkiye) de kapsayacak şekilde genişletildi. Beyrut, Steven Witkoff ve Jared Kushner gibi diğer elçilerin de ziyaretlerine sahne oldu.
O zamandan beri, güç merkezi Baabda'dan Washington'a kaydı: « Amerikan mandası » altına girdik. Washington başkanlık seçimlerini düzenledi, hükümeti, silahlı kuvvetler komutanını, merkez bankası başkanını ve benzerlerini atadı.
Yeniden örgütlenmeye ihtiyaç duyan Hizbullah, İsrail'in ateşkesi 11.000 kez ihlal etmesine ve 500 Hizbullah üyesini öldürmesine rağmen, bu durumun 15 ay boyunca devam etmesine göz yumdu. 2 Mart'ta (Hamaney suikastı sonrasında) direniş, ateşkesi bozmaya ve İsrail'e karşı mücadeleye yeniden başlamaya karar verdi. Bu durum Amerikalıları çılgına çevirdi ve Netanyahu'yu, Beyrut’a, hükümet merkezine çok yakın bir bölgeye saldırmaya teşvik ettiler. 8 Nisan 2026'da sivil binalarda 365 kişiyi katlettiler.
Trump’a göre ya Siyonist düşmanla bir barış anlaşması imzalanacaktı ya da bunun bedeli ödenecekti.
Böylece, resmi Lübnan, II. Dünya Savaşı sırasında Fransa'daki « Vichy hükümetini » anımsatan, mevcut yönetimin özelliklerinin dış güçlere bağımlılığın bir aracı olarak göründüğü kritik bir aşamaya girdi.
Cumhurbaşkanları ve hükümet, görevi devralmaları için şart olan yemin konuşmalarını reddetmekle işe başladılar[3]. Hükümet, Washington tarafından dikte edilen bir dizi yönerge açıkladı:
* Ülkeyi savunan Hizbullah'ın askeri kanadını terör örgütü ilan etmek.
* Partinin Beyrut'taki ofislerini ve kurumlarını kapatmak.
* İran büyükelçisini istenmeyen kişi ilan ederek Lübnan'dan sınır dışı etmek.
Hizbullah'ın silahlarını bırakması (Hobbes'un ünlü « devletin silah tekeli » kavramından hareketle[4]) ve devlet egemenliğinin savunulması talepleri, Amerikan-İsrail taleplerine boyun eğilmesini haklı çıkarmak için öne sürüldü. Hiç kimse FARC[5] ile bir çözüm müzakeresi yapmaya istekli değildi; aksine, ateşkes komisyonu hükümetten Güney Litani'de ele geçirilen silahları müsadere etmemesini, yerinde imha etmesini talep etti. Bu silahlar, « egemen » olduğunu iddia eden ülkeyi savunmaktan aciz olan Lübnan ordusunu güçlendirmek için faydalı olabilirdi. Washington, Lübnan ordusunu yeterli düzeyde silahla donatmaya her zaman karşı çıkmıştır.
Direnişin son bir buçuk yıldaki muazzam fedakarlıklarına ve davaya bağlılığına rağmen, gurur veya milliyetçilik duygusundan tamamen yoksun olan Lübnan yetkilileri, sadece düşmana teslim olmakla kalmayıp, öldürülen 33.000 sivilin yanı sıra ülkeyi savunan ve 6.000'den fazla askerini kaybedenlere ihanet ediyor.
Amerikan baskısı altındaki bu kukla yetkililer, yalnızca güç dilinden anlayan bir düşman karşısında Lübnan'ı gücünden mahrum bırakmaya çalışıyorlar. Bu durum, müzakere ve teslimiyet girişimleri öneren bu hükümetin, tıpkı İsrail'in Filistin topraklarının %70'ini işgal ettiği Gazze'de olduğu gibi, 65 Lübnan köyünde her türlü yaşam izini yok eden yakıp yıkma savaşı yürüten bir düşmanın ateşi altında bunu yapması göz önüne alındığında daha da endişe vericidir.
Amerikan stratejisi, tek amacı direnişi silahsızlandırmak olan aşağılayıcı müzakerelerle yetinmiyor. Daha da kötüsü, Lübnan yetkililerinden, İsrail ile müzakere ilkesine açık Lübnanlı subaylardan oluşan bir komisyonu Washington'a göndererek, direnişin silahsızlandırılmasına yönelik bir ortak planı uygulamak üzere İsrail askeri komisyonuyla görüşmelerini şart koştu. Amerika Birleşik Devletleri, Lübnan ordusunu yeni temeller üzerine yeniden kurmayı kabul etmesinin şartının bu olduğunu açıkladı ve Trump'ın açıklamasına göre, bu görev için 11 milyar dolar ayırmaya hazır.
Böylesi bir plan, tıpkı 1975-1993 yılları arasındaki iç savaşta olduğu gibi, aslında ülkeyi « iç savaşa » ve « ordunun dağılmasına » doğru sürüklüyor. Lübnan ordusunun temeli, tam olarak direnişin de eleman topladığı yerler olan, esas olarak Güney Lübnan ve Bekaa Vadisi'nden gelen yoksul köylüler ve proleterlerden oluşuyor.
Hizbullah savaşçıları, günümüzün Versay'a karşı savaşan komünarları mı?
Bugünkü Lübnan hükümeti, tıpkı 1870-1871'de Fransa'daki Adolf Thiers hükümeti gibi, ülkenin egemenliğini veya halkının çıkarlarını savunmak için değil, direnişe karşı komplo kurmak, hatta onu silah zoruyla tasfiye etmek üzere işgalciyle müzakere etmeye devam ediyor. 7 Haziran 2026'da İran'ın İsrail'e düzenlediği ve Siyonist düşmanın güney banliyölerini bombalamayı bırakmasını talep etmeyi amaçlayan saldırı, hükümeti (Hizbullah ve Ulusal Direniş Destek Cephesi tarafından vatana ihanetle suçlanan) açığa çıkardı. Cumhurbaşkanı Aoun, İsrail işgalinin Sur ve Nebatiye gibi büyük şehirlere doğru ilerlemesi karşısında korkakça sessiz kalırken, İran'ı Lübnan’ın içişlerine karışmakla suçladı.
Hizbullah savaşçılarının bugünün Komünarları olup olmadığı sorusuna vereceğimiz evettir. Bu karşılaştırma vatansever bir bakış açısından geçerlidir…
Marx, burjuvazinin sınırın her iki tarafında da Komüne karşı başlattığı savaşı, « mağlupların ve galiplerin Komünarları katletmek için bir araya geldiği, modern zamanların en korkunç savaşı » olarak değerlendirmiştir. Ve Marx, Prusyalıların Paris'i nasıl kuşattığını ve yenilgilerinden sonra Alsace ve Lorraine'in bir kısmını teslim ettikten sonra Versay birlikleriyle nasıl müzakere ettiklerini açıklamıştır…
Marx, « Fransa'da İç Savaş »ta, Komünarların Avrupa'nın tüm despotizmlerinin saldırısı altında olan Cumhuriyetin, Fransız Devrimi'nin eski vatanseverliğine asla boyun eğmediklerini anlatır: onların sloganı şuydu: « Valmy, vatan tehlikede ».
Lenin ise « Devlet ve Devrim »de bu temaya geri dönerek, « Burjuvazinin bozgunculuğu tam olarak sınıf mücadelesinin devamıdır! » diye açıklar.
Komünarların, birleşik federe komünlerin fetihlerine dayalı olarak Fransa topraklarını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan evrensel bir vatan öngörüsü, nihayetinde başarısız oldu; birçok şehirde kana bulandı.
Ancak Komün'ün sosyal cumhuriyetçi programı perspektifinden bakıldığında, din ve devletin ayrılmasıyla laiklik, özellikle çocuklar için gece çalışmasının sona erdirilmesi ve her alanda özgürlükler açısından, Komün üyeleri ile Lübnanlı savaşçılar arasındaki karşılaştırma yapmak mümkün değildir…
Hizbullah'ın « devlet içinde devlet » kurduğu ve bankacılık kurumları oluşturduğu, Dünya Bankası ve İMF gibi finans kurumlarının kavramına karşıt bir anlayışa dayalı olarak kötü şöhretli « İyi Kredi » takas bankaları ve çiftçileri DTÖ'nün tarımsal bileşenine karşı korumak ve küçük ölçekli gıda öz yeterlilik projelerini, tohumların korunmasını ve güneş enerjisi üretimini teşvik etmek için « Cihad el-Bina » adlı büyük bir alternatif kurum kurduğu doğru olsa da, projeleri evrensel bir etkiye sahip olmamış ve ülke çapında uygulanamamıştır. Bununla birlikte, İsrail’in ilk hava saldırıları, « iyi kredi » programının tüm ofislerini ve çevreci inşaat şantiyelerini hedef alarak tamamen yıkmıştır.
ABD-İsrail'in İran'a Karşı Savaşının Lübnan Üzerindeki Etkisi
İran'a karşı yürütülen emperyalist suç savaşı bir düello değil, Batı'nın İran ve Direniş Ekseni'ne karşı yürüttüğü bir savaştır.
Bu savaş fiyasko ile sonuçlandı ve hedeflerine ulaşamadı.
İslam Cumhuriyeti rejiminin düşmesi amaçlanıyordu. Rejim aksine zayıflamak yerine daha da güçlendi. Bunun kanıtı, müzakereleri İran’ın değil, Trump'ın başlatmış olmasıdır.
ABD ve Siyonist kuklası, Farsların nüfusun sadece %40'ını oluşturduğu birçok etnik topluluğun yaşadığı bu ülkede iç savaş çıkarmayı başaramadı. Kürtler ile Azeriler merkezi hükümete karşı isyan etmek istemedi. Düşmanın kampanyalarını boşa çıkarmak için İran, savaştan bu yana devlet ve muhalefet arasında diyalogu teşvik ederek ve müzakereyi destekleyerek tabandan demokrasi biçimini benimsedi. Özellikle Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan'ın konuşmaları bu konuda açık emirler içeriyordu.
Saldırganlar, Lübnan ve Irak'ta işlevsel olan Direniş Ekseni'ni kırmayı başaramadı. Nükleer programı ortadan kaldıramadılar. Bu nedenle İran güçlendi ve yeni bir yetenek kazandı: Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimini dayatma yeteneği.
İran elbette kayıplar verdi, ancak İsrail de kayıp verdi. İsrail hava üstünlüğüne ve dünyanın en gelişmiş füze savunma sistemlerinden bazılarına (Demir Kubbe, Davut Sapanı ve Arrow 2/3) sahip olmasına rağmen, bu onlar için maliyetli bir savaş oldu; her müdahale birkaç milyon dolara mal olurken, İran füzelerinin maliyeti bu rakamların çok küçük bir bölümüne karşılık geliyordu.
Bu zafere hangi unsurlar katkıda bulundu?
1. İran, zaman unsurunu ustaca kullanarak, kaynaklarını israf etmek kaçınarak ve adım adım ilerleyerek, düşmanlarına karşı bir yıpratma savaşı yürüttü.
2. 90 milyon nüfusu ve 1,6 milyon km²’lik yüzölçümüyle kıta büyüklüğündeki İran, en az beş on yıldır yaptırımların (yaşlanan hava kuvvetleri, yüksek enflasyon, iç gerilimler) sürekli baskısı altında inşa edildi; bu da onu insan ve doğal kaynaklarını kullanmaya ve böylece gıda egemenliği, bilimsel gelişme ve kadınlar için daha avantajlı bir rol (üniversite öğrencilerinin %60'ı kadın, özellikle fen fakültelerinde) gibi çeşitli alanlarda kendi kendine yeten bir ekonomi kurmaya zorladı. Buna karşılık, Atlantikçi sol kanadıyla benmerkezci Batı, onlara ahlak dersi vermeye kalkışıyor.
İran'ın kararlılığı ve Amerikan-İsrail kumarının başarısızlığı, güç dengesini ve Direnenler ile Saldırganlar arasındaki denklemi bozdu. İran'ın İsrail'deki stratejik askeri üslere yönelik hedefli saldırıları, Körfez ülkelerindeki tüm Amerikan üslerinin imhası ve Hürmüz Boğazı'nı abluka altına alarak dünyanın enerji arzının neredeyse üçte birini kesmesi, Amerikan üstünlükçülerini ateşkes ve açık müzakereler çağrısında bulunmaya zorladı.
ABD ve İran arasında yakın zamanda imzalanan 14 maddelik « mutabakat zaptı », Lübnan'ı İran'ın taleplerinin merkezine yerleştiriyor. Ateşkes ve İsrail'in Sarı Bölge de dahil olmak üzere, işgal altındaki topraklardan çekilmesi için bir takvim öngörüyor. İran, bölgedeki savaşı sona erdirme hedefine Lübnan'ı da dahil ederken, Washington anlaşmanın bu yorumuna katılmıyor. Her zaman olduğu gibi, İsrail'e « hareket özgürlüğü ve kendini savunma hakkı » tanıyan bir maddeyi korumak istiyor.
Bir parmaklarını tetikte tutmayı tercih eden İranlı yetkililere göre, iki tarafın hedefleri arasındaki en büyük ayrılık, savaşın yeniden başlaması olasılığıdır.
Sonuç
Tarihte ilk kez orta büyüklükteki bir güç ABD'ye meydan okuyor. Bugün, ABD tarafından hedef alınmaktan korkan Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkeler, toprakları üzerindeki Amerikan askeri üslerinin varlığına ilişkin durumlarını yeniden gözden geçirmeye başlıyorlar.
Mali oligarşi, teknolojik yeniliklerinin halk direnişini sona erdirebileceğine ve insanların bağımsızlık ve adalet özlemlerini gömebileceğine inanıyor, ancak bu heves boşunadır.
Kurtuluş teolojisinin simgelerinden biri olan Peder Ernesto Cardinal, Ulusal Muhafız subayı Adolfo Páez ve bir grup arkadaşının katledilmesiyle ilgili olarak şu yorumu yapmıştı:
« Bizi gömmeye çalıştılar. Ama tohum olduğumuzu unuttular ».
Leila GHANEM
(İnvestig’action sitesinde 23 Haziran 2026 tarihinde Leile Ghanem imzasıyla yayınlanan Fransızca yazıdan Türkçeleştirilmiştir https://investigaction.net/de-la-commune-de-paris-aux-batailles-heroiques-des-resistants-du-sud-liban/ )
[1] El-Fetih, 1969 yılında Arafat tarafından kurulan bir askeri örgüttür. Arapça'da Fetih adı, Palestine Vivra Libre (Filistin Özgür Yaşayacak) kelimelerinin kısaltmasıdır. Örgüt, 1982'de Lübnan'dan ayrıldıktan sonra silahlarını, yeni kurulan Hizbullah da dahil olmak üzere, sahadaki savaşçılara devretti.
[2] Trump’un 13 Ekim 2025’te Knesset’te yaptığı konuşma.
[3] Meclis Başkanı Nebih Beri ve Hizbullah üyeleri, bu konuşma temelinde Cumhurbaşkanı Joseph Aoun'a oy verdiler.
[4] Başbakan’ın entelektüel çevresinde adı sık sık anılan.
[5] (Kolombiya'daki Silahlı Direniş Kuvvetleri), Hugo Chávez, FARC'ın dağılmasını ve Kolombiya ordusuna entegrasyonunu sona erdiren anlaşmayı bizzat denetledi.