Yazdır

BÜYÜKADA

Osman Soysal tarafından yazıldı. Aktif .

 Prens Adaları adını  alan ada ve adacıklar, yedi tane olup Anadolu sahiline düzgün bir hat halinde sıralanmışlardır. Proti (Kınalı Ada), Antigoni (Burgaz), Pitys (Kaşık Adası), Halky ya da Chalky (Heybeliada), Prinkipo (Büyükada), Andérovithos (Sedef ya da Tavşan Adası) ve Niandro.

Tam boyutlu görseli göster Garba doğru daha açıkta bulunan Plati (Yassı ada) ve Oxya (Sivriada) adacıkları da bu ada takımına dahil edilebilir. Büyük ada bu adaların merkezinde bulunan kraliçeleridir. Hayat ve hareket dolu olan bu birinci planın arka tarafında, şarkta o kadar büyük bir zevkle seyredilen o devasa kavaklarla karışık her çeşit ağaç, sarmaşık ve çiçeklerin, glisinlerin, yaseminlerin, erguvan ağaçlarının (Cercis Siliquastrum), hiçbir yerde İstanbul civarındaki kadar mebzul bulunmayan zakkum ağaçlarının çerçevelediği zengin köşkler, sayısız evceğizler yelpaze halinde açılarak yukarıya doğru sıralanırlar. Geniş teraslı büyük oteller, yükselen kütlenin eteğini işgal ederler. Bunların üst tarafında, yukarıya tırmanan köşk sürüsü tepeye doğru muttasıl yükselir, yükseldikçe, zirvelere gölgeden bir taç giydiren ve boş kasabaya şen bir zemin oluşturan geniş bahçeleri, çam ve yeşil meşe kümeleriyle kavga eder”. 

İstanbul’un birkaç kulaç açığında, denizin ortasındaki prens adalarının en büyüğüdür bu ada. Sabah vapura koşa koşa zar zor yetişmişiz, Başak’ı Maden Mahallesindeki Seda arkadaşının evine bırakıp ve Büyükada’yı batısından dolanmaya başlamışız. Faytonlara koşulu atların tıkıdakları ve bisiklet zincirlerinin ıslıkları arasında sohbet ederek ilerliyoruz. Bisiklete binenlere özenip, zamanı geriye sararak Murat’ın bisikletine sulanıyorum ama kolay olmuyor. Üç tekerlekli plastik bir traktör oyuncağa alışmışız bir kere! Ağacın dibinde esmer ve kırmızı suratlı bir faytoncu sözünü dinlemeyen atının çenesine aparkat indirmekle meşgul. Atın derdi her yumrukta büyük öndişlerine doğru sıkışan ince etinin acısından değil, daha çok insanların, çoluk çocuğun ve yanından ürkerek hızla geçen kader arkadaşlarının önünde onurunun kırılmasından. Bunun acısını bir şekilde bir yerde çıkaracaktır mutlaka. 

Büyükada'da Bizans öncesine ilişkin elde az bilgi var. Bu dönemden kalan en önemli bulgu,  Karacabey mevkiindeki Rum Ortodoks mezarlığına yakın bir yerde bulunan ve Büyük Iskender'in babası Makedonya kralı II. Filip’e ait olduğu söylenen altın sikkelerden oluşan ünlü Büyükada Definesidir. 207 altın sikkeden oluşan define günümüzde Istanbul Arkeoloji Müzesinde bulunmaktadır. Ada yedi yüz yıllık Bizans döneminde hapishane ve manastırlarıyla ün kazanmış. Bu dönemde Bizans'ta ortaya çıkan iktidar kavgaları, siyasal ve dinsel anlaşmazlıklar sonucu Büyükada’ya prensesler, prensler, din adamları sürgün olarak gönderilmiş ve bunlara korkunç işkenceler yapılmış. Haçlı Seferlerinin Bizans’tan geçişlerinde adalar da yağma ve tahribatlardan payını fazlasıyla almış.

Troçki’nin evinin önünden geçerken sohbet Bolşevik Devrimi’ne dalıyor. Meksika, Frida, Stalin, siyasal cinayet, yönetimde sovyetlerin işlevi filan derken adadan kuzeye doğru bayağı açılıyoruz.  İstanbul karşısındaki bu küçük kıtanın en yüksek noktası olan 203 metre rakımlı Yücetepe’de bulunan Aya Yorgi Kilisesine tırmanırken neyse ki kendimize geliyoruz. Hayır yokuşun zorluğundan değil, yol üstünde gördüğümüz Rum ve bilumum milliyetten kızların güzelliğinden. Nedense böylesi bir çekiciliğe sahip olmalarına karşın gelip bu kutsal yerden ipten, taştan, mumdan medet umup “yakışıklı ve varlıklı sevgililer” için adak diliyorlar. İhtiyaçları mı var sanki? 

AYA YORGİ MANASTIRI

“Birkaç küçük ağacın altına sığınmış ahşap binaları ve kilisesi, kasabanın tam mukabil tarafından Büyükada’ya hâkimolan muazzam burun üzerinde yükselir. Oraya gitmek için, koyu mavi dalgalara nâzır ve syrek çamlarla örtülü, mis kokulu bayırlar üzerinden koşan cazip bir yoldan geçilir. Öyle bir yol ki hayran geziciler onu kimbilir kaç defa tasvir etmişlerdir; öyle bir yol ki, sevimli büküntüleriyle bütün o güzel sahilleri kuşatır. Manastıra, daha doğrusu (manastırı teşkil eden zarif binalar, Heybeliye bakan sırt üzerinde zirveden biraz aşağıda bulunduğu için) manastıra hâkim bulunan düzlüğe çıkılınca manzara son derece cazip bir hâl alır. (...) Bizanslı keşişler kâfilesi içinde karınca gibi kaynayan o bir sürü mistik mütefekkirler ve vecitli târiki dünyalar, Adaların bu yüksek manastırlarını, büyük (Saint-Auzentios) ve (Olympe) Dağlarının erişilmez ve ulvî inzivagâhlarını kimbilir ne kadar sevmişler; insan sefaletlerinden son derece yüksekte bulunan bu yerlerde sonsuz istiğraklar, kelâmı ilâhinin insanları âciz bırakan esrarına dair samit teemüllere dalmak için kimbilir ne derece yanıp tutuşmuşlardır? Orada, manastırın birkaç adım yukarısında, burnun en yüksek yerini oluşturan tabîi bir taraça vardır; bu noktada birçok şark mesirelerinin cazibesini temin eden şeyler toplanmış bulunur. Tabiatıyle sihirli hassaları haiz olmakla meşhur bir pınar, güzel ağaçlar, zarif renkli kayalar”.  

 Manzara böyle güzel olunca bisiklete rağmen rampayı aşmak daha kolay oluyor. Sağa sola mum yakıp ucube umutlarını ikonlu duvarlara fısıldayanlara çok da yoğunlaşmadan manastırın içini geziyoruz ve hemen ön tarafında bulunan tenha teraslarda yemeğimizi denize nazır güzel, yeşillik bir ortamda yiyoruz. Ne yazık ki buraları ve fundalıkların araları yazlıkçılar, piknikçiler ve ota ipe taşa tapan zır cahil kalabalığın etkisiyle çöplüğe dönüştürülmüş. Makilerin arasından sıyrılan heybetli büyük parça kayalar küçük tırmanış denemeleri için çok uygun. Yine buranın aşağılarında, deniz kıyısında bulunan kaya duvarlarında bazı dağcıların günübirlik kaya tırmanışı denemeleri yaptıklarını da duydum.  Patrikhane kayıtlarına göre manastırın inşa tarihi 1751’dir. Bu tarihte yapılmış olan küçük kilise, şapel ve dua yeri eski kilise diye bilinir ve iki katlı, kiremit örtülü küçük bir yapıdır. Tepede çan kulesinin hemen arkasındaki kesme taştan 1905 yılında yapılmıs olan yeni kilise ise Aya Yorgi Kilisesidir ve 1909 yılında açılışı yapılmıştır.
Aya Yorgi’den belki biraz daha sarı saçlı ziyaretçi görürüz umuduyla geldiğimiz rampadan inerek, adanın batısından dolanan asfalt yolu izledik. Yanımızda bisiklet olmasa en güzeli Aya Yorgi’nin arkalarından fundalığa dalan patikalarda dolana dolana aşağıya inmek olurdu. 
 

Adanın güneydoğuya bakan kıyısında, beş yüzden fazla münzevi kadının yaşadığı Kadınlar Manastırı (Aya İrini) adı verilen eski bir manastırın temelleri görülür. Maden Mahallesinin yayıldığı bölgedeki bu manastır tümüyle yıkılmış ve günümüze ancak birkaç kalıntısı kalabilmiştir. Adanın burnunu dolanıp, büyük bir alan kaplayan faytonculara ait ahır tesislerini geçtikten sonra Aya Nikola’ya yaklaştık. 

AYA NİKOLA MANASTIRI

“Büyükadanın küçük şehrinin garp ucundan yola çıkan bir gezgin, Sedef adasının karşısında denize hâkim olan cazip bir yolu izler. Adayı dolaşarak mukabil sahildeki yola birleşmesi mukarrer olan bu yol, şimdilik romanesk ve sessiz bir alanın içinde küçük (Saint-Nicolas) Ayios Nikolaos Manastırı’nda son bulmaktadır. Deniz kenarında Sedef Adasının karşısında mükemmel bir mevkide inşa edilmiş olup, bugün (Péloponèse)in büyük manastırlarından birinin alalâde bir vakfı olan Ayanikola Manastırı...”

Adanın bu kısmına artık güneş ışıkları değmiyor. Gün batımı yaklaşıyor. Ağaçların katransı gölgelerine sığınan farklı boyutlardaki kocaman mermer haçlar, biz küçük adımlarla yer değiştirdikçe devinime geçip renk değiştiriyorlar gibi. Denetlemeye çıkmış komutanlarını göz temasından kaybetmemeye çalışan değişik boylardaki soluk yüzlü askerler gibi yuvaları içinde çepeçevre dönerek bizi izliyorlar sanki. Biliyorum, bu erken karanlığın ayak basmamış kuytularında yarasalar, sansarlar, baykuşlar ve ihtiyar delikanlı kargalar o malum saati bekliyorlar. Aşağıda, motorlu araç trafiğine kapalı asfalt dökülmüş yoldan fayton sesleri süzülüyor. Manastır bembeyaz ve temiz. Yazın dünyanın dört bir yanından esrarengiz konuklar ağırlayan odalar bomboş. Girişte, demir kapının ardında iki tane küçük delikanlı setter yavrusunun havlamaları yeri göğü inletiyor. Öyle uzun uzadıya konuşmamıza gerek kalmadan, Timo’nun güleryüzlü bakışındaki içtenlikle ailevi bir sıcaklık kaplıyor içimizi. Tüketmekte olduğumuz yaşamı çok da fazla ciddiye almamamız gerektiğini fısıldıyor bize öyküsü. Varoluş yolculuğumuzun pamuk ipliğine bağlı içi boş ağırlığını unutmamak...  

1894’teki büyük depremde yıkılan Heybeliada Ruhban Mektebini yeniden yaptıran Banker Stefanovik artan malzeme ile Karacabey Koyunun kuzey yamacında bulunan bu Manastırı  inşa ettirmiş. Bizans devrindeki eski manastır ve kilise deniz kenarında bulunuyormuş. Yılların etkisiyle bu manastır yıkılınca, XVI.yüzyılda şimdiki yerinde küçük bir kilise olarak yapılmış.Aslında burada, bu sıcak yürekli adamla ve öyküsüyle kalıp mezarlığın kıyısında –hatta belki kalın mermer haç gölgelerinin arasında, ağaçlıklı mekânın içinde-, naaşları burada gömülü bulunan Rus askerlerinin öyküsünü dinleyerek upuzun bir gece geçirmek var onunla birlikte, ama hazırlıksız gelmişiz; cephanemiz yok ve zamansızız ya da saatlerimizi önemsiz gündelik işlerin kolaycılığına vakfetmişiz, kısacası dönmemiz gerek. Aklımız küçük şapelin giriş kapısının yan tarafındaki küçük gümüş döküm adakların parıltısında kalıyor.  

Adaya yazın yüzmek için gelmişseniz batıda yer alan Dil Burnu’na gidebilirsiniz. Buranın Kuzeyinde kalan bölümde Değirmen (Nizam) Koyu, güneyinde ise tesislerin bulunduğu Yörük Ali Koyu bulunmaktadır. Bunun dışında  Nakibey Plajı (Maden semtinde),  Kumsal Plajı  (Kumsal semtinde) ve  Prenses Plajı da denize girmek için seçenek oluşturabilir. Biz iki yıl önce Temmuz ayında buraya gelmiş ve denizin kirliliğinden ötürü suya girmekten kaçınmıştık. Ama akıntı, rüzgârın yönü iyi hesap edilirse suyun görece temiz olduğu zamanlar da söz konusu olabiliyor. 

Meraklısı için adada başka manastır ve kiliseler de bulunmaktadır. Biz gezemedik ama bunları yine de özetlememiz gerekirse :  

HRİSTOS MANASTIRI : Isa Tepesi’nde bulunan ve Bizans dönemine dayanan bu manastır, 1597 yılında Patrik Meletios Pigas tarafından yeniden kurulmustur.

AYA DİMİTRİ KİLİSESİ : Ada’nin Kumsal semtinde bulunur. Büyük dini bayramlarda Ortodoks adalılar burada ayin yapmaktadır.
PANAİYA KİLİSESİ : Bir kapısı çarşı caddesine, diger kapısı arabacılar meydanına açılır. Adanın eski mezarlık alanında bulunur.
AYA TODORİ ŞAPELİ : Maden semtinde bulunur ve eski bir mezarlık kilisesi olduğu sanılmaktadır.
PROFİTİS İLİAS MEZARLIK KİLİSESİ : Aya Nikola’da Rum Ortodoks mezarlığı içindedir.
ERMENİ KATOLİK KİLİSESİ : Anadolu kulübü’nden Çankaya Meydanına çıkan Mehmetçik sokakta soldadır. 1868 yılında bir Ermeni tüccar tarafından yaptırılmıştır.SAN PACİFİCO LATİN KATOLİK KİLİSESİ : Bahçesi bir taraftan Lâla Hatun sokağına bir taraftan Yeni sokağa bakar. 1885 yılında yapılmıştır.
MUSEVİ SİNAGOGU (Heset Le Abraham Sinagogu) : Kumsal semtinde bulunur ve 1921 yılında adadaki Musevi Cemaati tarafından yapılmıştır. 
 

Ne kadar da çok değil mi?  Kaçıra kaçıra yine de yok edemediğimiz gayrımüslimlerin hayaleti her yerde.  

Büyükada deyince adanın ikinci en yüksek noktası olan İsa Tepesi’nde (Hristos Tepesi / Tepeköy) bulunan Avrupa’nın en büyük ahşap binasını unutmamamız gerekir. Bu bina belki de adanın en ilgi çekici yapılarından birisidir. 206 odaya sahip bu beş katlı ahşap bina, Dünyanın ikinci en büyük ahşap yapısıymış. 1898-99 yıllarında Fransız Şirketi tarafından Prinkipo Palas Oteli olarak inşa edilmiş. Otel bir süre sonra Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla kapamış. 1903’te Balıklı Rum Hastanesinde kurulan yetimhane buraya taşınmış. 1915’te bu bina boşaltılmış. 1925’te yetimhane buraya geri dönebilmiş. 1942’de Heybeliada Kız Yetimhanesi kapatılıp öğrencileri bu binaya yerleştirilmiş. 1964 yılına kadar bu binada yetimlere eğitim verilmiş.Binanın cephesi 102 metre uzunluğunda eni ise 25-35 metre derinliğindedir. Arazisi dikenli tellerle çevrili bu binayı günümüzde bir bekçi korumaktadır. Bu bekçiden izin alınıp gezilmesi mümkündür. Biz uzaktan fotoğrafını çekmekle yetindik, çünkü Başak’ı arkadaşından alıp geri dönüş için vapura yetişmemiz gerekiyordu.  

Martılar, gide gele işi iyi öğrenmiş, dönüşte vapurun peşinde simit-ekmek, piknikten arda kalan ne varsa kapmak için havada yapmadıkları kepazilik bırakmıyorlar. Adaların ‘ayrı dünyası’ ve yalıtılmışlığı eskidenmiş; peşimizden sürüklediğimiz beşerî kötülüklerle adaları da bir anlamda, can çekişen anakaraya çoktan bağlamışız. Vapur daha Burgaz’ı terk etmeden, İstanbul’un gri dumansı gölgesi adaların üstünü kapladı bile...   

KAYNAKÇA : İtalik yazılar, Gustave SCHLUMBERGER’in “İstanbul Adaları”, Bürhaneddin Basımevi 1937  (İstanbul Eminönü Halkevi Yayını) kitabından alıntılanmıştır.

(http://www.meteorhaber.com/content/view/494/