ölümün imparatorluğunda

 Napolyon’un mezarı ve Panthéon’dan sonra yorgun argın vardığımız 14ncü bölgedeki geniş Denfert Rochereau meydanındaki Abbé Migne adacığının çevresini dört dolanan ince uzun kuyruğun en sonunda konuşlanıyoruz. Başbaş çimenlere uzanırken biz kuyruktaki değerli yerimizi kaybetmemeye dikkat ediyoruz. Saat henüz 17.00 ve 19.15’te son ziyaretçisini alan Paris Katakomblarına gireceğimizi ümit ediyoruz. Ancak zaman ilerledikçe kuyruğun yirmi dakikada bir sadece beş metre kadar ilerlediğini görünce kaygı duymaya başlıyoruz. Ayşegül sık sık girişin bulunduğu yere gidip taze bilgilerle geri dönüyor, durum değerlendirmesi yapıyoruz.

Paris Belediyesinin işletmesinde olan yeraltı mezarlarında aşağıya yirmi dakikada bir ancak 20-25 kişi alınıyor. Eski bir kireçtaşı madenine kurulan katakombta kemiklerin bulunduğu yerlerdeki galeriler oldukça ferah olmasına karşın yerin yirmi metre kadar altında kalan bu seviyeye inerken kullanılan merdivenlerin, dehlizlerin darlığı böylesi abartılı bir önlemin alınmasına neden olmuş.

Paris’in birçok yerinde bulunan ve kimilerine göre galerinin uzunluğu yaklaşık üç yüz kilometre olan eski kireçtaşı madenlerinden biri olan katakombun, yaklaşık1700 metre uzunluğundaki galerilerine 18nci yüzyılın sonunda mezarlıklarda yer açmak amacıyla kamu sağlığı açısından, çeşitli mezarlıklarda bulunan altı milyon kentlinin kemiklerinin buralara taşınması kararlaştırılmış. Aslen başlangıçta bir mezar işlevi üstlenmemiş olmasına karşın, Antik Roma’daki yeraltı nekropollerinden esinle buraya Katakomb adı verilmiş. Kentin altında aynı şekilde taş ocağı galerine taşınmış kemiklerden oluşan başka katakombların da varlığı biliniyor ancak bunlar ziyarete açık değil.       

Paris’teki evlerin büyük bir bölümünün inşaatında yüzyıllardır bu taş ocaklarından çıkarılan taşlar kullanılmış. 14ncü bölgedeki katakomba öncelikle kentte eskiden büyük bir pazarın bulunduğu Birinci bölgedeki Les Halles semtinde kapatılan ve 1130 yılında Kral Louis VI tarafından yaptırılan Saint Innocents Kilisesinin yanındaki Cimetière de Innocents (Masumlar) Mezarlığındaki kemikler konulmuş.

Kentin merkezindeki bu büyük mezarlıkta Ortaçağdan 18nci yüzyıla kadar kentteki 22 kilise bölgesinden gelen naaşlar, Hotel-Dieu mezarlığındakiler, 1348 veba salgınında ölenler ve morgdaki kimsesizlerden (Seine nehrinde boğulanlar ve yollarda ölüsü bulunanlar) oluşan yaklaşık iki milyon Paris'linin mezarı bulunmaktaymış. Paris’te zengin burjuvalar ahşap tabutta konfor içerisinde öteki dünyaya uğurlanırken, garibanlar kimi zaman 1500 kişinin üst üste yığıldığı büyük toplu mezarlara gömülürlermiş. Toplu mezar çukuru ağzına kadar dolunca yanına hemen başka bir çukur kazılırmış. O dönemlerde Innocents Mezarlığının cesetleri dokuz günde yiyip bitirdiği söylenirmiş.

Zaten ağzına kadar dolan mezarlıktan lodos estiğinde (Paris’in de bir lodosu var mı acaba? Olsaydı da Lachaise’den esen Özgürlük Rüzgarı olurdu bu değil mi?) dışarıya leş kokuları sızarken, 1780 yılında mezarlığın yanındaki bir lokantacının mahzeninin duvarı çöker ve içeriye bir toplu mezar çukurunun kemikleri dolar ve mezarlığın kapatılması kararı alınır. Beş yıl sonra da ortalık biraz yatışınca sessiz sedasız kemiklerin katakomba dönüşecek taş ocaklarına taşınması kararı verilir. Louvre Müzesinin arkasında, modern Pompidou Merkezinin yanındaki Les Halles’de bugün inşaat ve yenilenme çalışmaları devam eden devasa yer altı alışveriş merkezinin bulunduğu geniş alan işte bu eski mezarlığın bulunduğu sahadır.   

1852 ile 1870 yılları arasında III. Napolyon ve vali Haussman tarafından kentte gerçekleştirilen modernleşme çalışmaları sırasında da buraya on yedi mezarlık, manastır ya da dini cemaatlere ait ibadet yerlerinden getirilen kemikler de nakledilmiş. Her bölmede kemiklerin nereden getirildiğine ilişkin mermer yazıtlar bulunuyor. Kemik yığınlarının arasına yine mermer yazıtlar aracılığıyla ölüm, ölümsüzlük, günahkarların ölümü v.s. üzerine özlü sözler aktarılıyor. 1788, 1789, 1792’nın kanlı olayları ve hapishane katliamlarında ölenlerin naaşlarıyla birlikte yaklaşık toplamda altı milyon kişinin kemiklerinin burada bulunduğu tahmin ediliyor.

Nakil sırasında yüzeyden ‘yüklerin’ aşağıya boşaltılması için kuyular açılmış. Kuyudan aşağıya dökülen kemikler el arabaları ya da küçük şaryolar içerisinde yer altı galerilerinde kendilerine ayrılmış bölümlere taşınarak bir güzel dizilmiş. Hatta bu işi yapanlar durumu abartıp kafataslarından yığınların görünen cephelerine figürler dahi çizmekten çekinmemiş. Ne kadar güzel!    

Bir saat geçti ve topu topu on beş metre kadar ilerledik. Başak çimene yayıldı. Meydandaki araç trafiğini, polis araçlarının siren seslerini tartışırken önümüzdeki kuyruğa otuz yeni turistin sıra dışı bir şekilde duhul ettiğini görüyoruz. Zaten cebinde kutu bira olan biri zil zurna sarhoş adam diğeri ise görevliden çok metroda müzik çalanlara benzeyen bir kadın tam da bizden itibaren kuyruğun geri kalanındakileri boşu boşuna beklememeleri ve yarın sabahtan erken gelmeleri aşağıya inmelerinin bugün için imkansız olduğu konusunda uyardıktan sonra!

Sızmanın yaşandığı yere yaklaşınca, harekatın kuyruğa iki elemanını önceden yerleştiren bir seyahat acentesinin önderliğinde yürütüldüğünü anlıyorum. Grup İngilizce konuşuyor ve muhtemelen de İngiliz. Operasyonu yöneten rehberi yakalayıp ‘ne olduğunu’ soruyorum. Bana internet üzerinden iş yapan bir seyahat acentesi olduklarını ve bu işlemi her zaman yaptıklarını yavşakça ama saygılı bir dille aktarıyor. Kendisine bir buçuk saattir burada beklediğimi, bu yaptığının beni bozduğunu ama Türk olduğumdan hareketle benim de onu deplasmanda feci şekilde bozabileceğimi hatta ve hatta kendi gücüm yetmezse kuyrukta hemen arkamızda bir saattir aralarında yüksek desibelle İspanyolca yürüttükleri nitelikli sohbetle kafamızı düzmeye devam eden azmanımsı beş Meksikalı genci de bu işin içine katabileceğimi hiç de nazik olmayan bir şekilde hafif yumurta tipli rehbere anlatıyorum. Cezayirli damarım kabarıyor işaret parmağımla gökyüzünü göstererek “Oksimbillah işin bokunu çıkaracağım, polis çağır istersen”…

Silvuple filan deyip ses tonu iyice inceliyor –hoşuna gitmeye başlıyorum galiba- elindeki şemsiyeyi alıp en değerli malum yerinde ters açmadan, küçük ve kararlı adımlarla yanımdan uzaklaşıyor. Anasını satayım şu dil bilmemek ne kadar kötü bir şey, İngilizcem iyi olsa arkamızda kalan yüz kişiye ajitasyon çekip grubuyla birlikte herifçioğlunun kemiklerini aşağıya yuvarlayıvereceğim. Bir kulübeden ibaret olan giriş binasına yönelen şahsı bir adım geriden takip ediyorum. Müze yetkilisiyle konuşuyor. Arkasından ben konuşuyorum. Bu kez Alman soyadıyla daha düzgün beyaz gömlekli bir yetkili var karşımızda. Acentenin her gün aynı şeyi yaptığını, onları tanıdıklarını söylüyor. ‘Daha da kötü değil mi bu koçum?’ diyorum, ‘bu herifler bunu hep yapıyor ve siz de ortak oluyorsunuz, var mı böyle bir şey?’.

Doğduğum kente olan borcumu ödemek için hangi münasip suçu en uygun şekilde nasıl işlesem de öz tarihime onurla kaydetsem diye daldığım iç tartışmanın ateşiyle hızla geçen zamanı fark etmiyorum. Saat 19.20 ve son grup aşağıya alındıktan sonra önümüzdeki grup dahil birçok kişi kapıda kalıyor. Önümüze geçen turistlerin mağduriyeti kaybettiğimiz iki saatin acısını unutturuveriyor. Oooooooooooh! Geri geleceğiz ve bu barikatı da aşacağız. Kararlıyız. Biz Türk’üz ve yenilgilerle taçlanan ahir ömrümüzde bundan çok daha kötülerini gördük evvel Allah… Yine kaybedeceğimizin yüzde yüz emin bir halde 'direne direne kazanacağız!'

Bu sıra dışı mekan ziyarete açıldığı tarihten başlayarak insanların ilgisini çekmiş. Soylular, saray erkanının, büyük burjuvaların başlangıçtaki meraklı ve ayrıcalıklı misafirliklerini 1806’dan itibaren halka açık ziyaretler izlemiş. Mayıs 1871’de Versailles askeri birliklerinden kaçan yiğit komünarlar Paris’teki birçok taş ocağına ve tabi katakomba da sığınırlar ama ne yazık ki tam da yerinde, herhangi bir nakil karmaşasına gerek bırakmadan, bizzat kemik diyarının içinde acımasız şekilde katledilirler. 

Her mekana damgasını vuran bir garip olay vardır. Fantezileri çok seven milletin başkentinde, 2 Nisan 1897 tarihinde, el altından gizli davetiyeler dağıtılarak katakombta illegal bir konser düzenlenir. Opera sanatçıları arasından seçilen kırk beş usta müzisyenin oluşturduğu orkestra 23.00’te başlayıp sabahın ikisinde biten konserde Şopen’in Ölüm Marşı’nı, Saint-Saëns’in Ölüm Dansı, Beethoven’in Kahramanlık Senfonisi çalınır. Altı milyon kemik sızlar mı yoksa ısınır mı bilinmez ancak bu tip sanatsal gösterilerin söz konusu mekanda tekrarlanmaması için gerekli önlemler alınır.

İki gün sonra sabah sekizde dikildiğimiz mekanda yine aynı yavşak rehberi yine sırada ve yine önümde görünce geriliyorum ama neyse bu kez turistler de kuyrukta. Yarım saat bekledikten sonra ikinci grupla birlikte kemiklere kavuşmak üzere yüz otuz merdivenden aşağıya inmeye başlıyoruz. Neyse ki Notre Dame Kilisesi’nin kulelerine tırmanan merdivenlerden antrenmanlıyız. Başımız dönüyor ama yere yıkılmıyoruz!

Parkur, başlangıçta Luxembourg Sarayı’na su taşımak üzere yapılmış Arcueil su kemerinin temellerin dar galerinden geçiyor. Daha sonra ağızları demir parmaklıklarla kapatılmış başka galerilerin girişlerinin bulunduğu atölye bölümüne geçiliyor.

Port-Mahon galerisi denilen mevkide, kimine göre Louis XV’in Ordusunda uzun yıllar hizmet vermiş, kimine göre ise 1756’da Richelieu’nun ordusuna bir fetih sırasında katılan bir asker tarafından kayaya oyulmuş ilginç maketler bulunuyor. İki galeri arasında bir merdiven kazarken oluşan çöküntü altında kalır ve ölür.

Sonra katakombun galerinin desteklenmesi çalışmalarında görev alan işçiler tarafından kullanılan bir su kuyusunu görüyoruz. Bizi kemiklerin bulunduğu alana götüren galerinin tavanına eskiden yolun kaybedilmemesi ve sağa sola sapılmaması için siyah kesintisiz belirgin bir çizgi çizilmiş.

Kemiklerin bulunduğu mekanın girişinin hemen üstünde yer alan « Dur yolcu! Burası ölümün İmparatorluğudur » yazısı içimizi ısıtıyor. Toplam 780 metre uzunluğundaki galeriler, Tibia, femur ve kısmen de kafataslarından oluşan kemikler buçuk metre yüksekliğinde 11 000 metrekarelik alana dizilmiş milyonlarca Fransızın kemiklerinin bulunduğu alana giriveriyoruz.

Kimler mi var bu kemikler arasında: Rabelais, Racine, Blaise Pascal, Marat, Montesquieu, Danton, Camille Desmoulins, Lavoisier ve Robespierre.

İçerideki ışık çok loş. Çatlak kafatasların sönük yüzeylerini ara sıra kaçamak patlayan flaşlar aydınlatıyor. Kimi yerlerde tavandan yere su damlıyor. Her bir tarafta dizili duran kemikler arasında bizzat ölümün tenine değiyoruz aslında ama turist şaşkınlığında elimizdeki görüntü kaydedicilerin elektronik kaygısında bunu da görmezden geliyoruz. Ya da öyleymiş gibi yapıyoruz. Tıpkı yukarıda, yaşamın kendisinde yaptığımız gibi. Durduğumuz su başında yaşamak adına ölümü yoksamayı marifet sayıyoruz. Suda sureti çıkan ömrümüzün farkında olmadan göz kaçırıyoruz kemiklerden.

Mezarlık aşığı bir insan olarak Marcus Porcius Cato’nun mermere kazınan cümlesi hoşuma gidiyor:

NON METUIT MORTEM QUI SCIT COMTEMNERE VITAM

Yani hayatı küçümsemesini bilen ölümden hiç korkmaz gibi bir şey.

İnsan kemiği yorgunluğuna, 83 basamağın yorgunluğu ekleniyor. Rémy Dumoncel sokağındaki çıkışa geldiğimizde bir görevli, kafatası tibia çalıp çalmadığımıza bakmak için ciddi ciddi çantalarımıza bakıyor (cezası bir yıl hapis ve on beş bin Euro’ymuş). Hediyelik eşya satış mağazası Atlas Pasajında metalcilere aksesuar satan dükkana benziyor. Varsa yoksa her bir şey kafatası. Bir Allahın kulu da Ölümün İmparatorluğu levhalı bir kuru kafa canlandırması yapmayı akıl edememiş. Gülcan’dan miras kalan hediyelik eşya tasarımcısı damarım burada da kabaracak gibi oluyor.

Yakınlarımızın beklenmedik erken ölümlerinin henüz içselleştirmeyi başaramadığımız büyük sarsıntısında, bu kadar kalabalık ölüme böylesine farklı bir şekilde temas ettikten sonra biraz rahatlama umuduyla kentin normal akıntısına kendimizi bırakıveriyoruz.   

        

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.