Mezar tutkusu

 Çocuk sahibi olmak isteyen kadınlar, 21 yaşında Prens Pierre Napolyon Bonaparte tarafından kurşunlanan gazeteci Victoir Noir mahlaslı Yvan Salmon’un mezarındaki bronz heykelin yoklanmaktan parlamış malum yerini doğurganlık kazanma umuduyla utanmadan elliyorsa, mücadele kaçkını küçük burjuva özlerinden bir türlü sıyrılamayan ‘devrimci’ söylemli garibanlarımız ya da anarşizmi karaya bürünmekten ibaret sanan tatlı su anarşistlerimiz doğru mücadele yolunu bulmaları için Blanqui’nin neresini aşındırmalılar dersiniz?

Kendisi de komün taraftarı olan ve o kısacık kurtuluş düşünde Paris komününün sanatçılar federasyonunun başına getirilen Gustave Flaubert’in göreve çağırmasıyla, Louvre Müzesinin geçici yöneticisi olan Jules Dalou’nun eseri, bu iki yatan heykel. Victor şık giysisi ve kadınların çoğu zaman içerisine çiçek koyduğu silindir şapkası ve bastonuyla ahiret mutluluğuyla yatadururken, komünün asıl fikri önderi 'Sayın' Blanqui, tüm asaletiyle, kafası yana yatmış, saç sakal uzun, sade çarşafı ve keskin duruşuyla bugün dahi her daim kışkırtmasını sürdürüyor. Victor’a bayanların ilgisinin öldürüldüğü günün ertesinde normal şartlarda evlenecek olmasına bağlayanlar da var. Ama çok çapkın olduğu durumu biraz şehir efsanesi gibi görünüyor.   

Ruhun şad olsun, mekanın cennet olsun.

Elin gavuru, açık hava sergisi doğal parka çevirdiği mezarlıkta, mezar taşı üzerinde yatan heykellere eski zamanlardan kalma alışkanlıkla “gisant” adını vermiş. Bu aslında, genelde sırtüstü yatan mutlu yüzlü heykellerden ibaret olan Hıristiyan sanatına verilen ad.

Çok umut bağladığımız seçime rağmen bir türlü kurtulamadığımız dolar işlemeli kefeniyle yola çıkan Padişahın, Osmanlı mezar taşlarını okuma tutkusu değil beni deplasmanda bu hüzünlü mekana sokan. Kent ortamının kıstırılmışlığında koşu antrenmanlarını Hacıhüsrevlilerin zula olarak kullandığı mezarlıkta, üstelik hava karardıktan sonra yapan, “ailevi mecburiyetten” tam da orta yerinde terk ettiği kır yaşamının hazzını, ebeveyn ve eş dost mezarlarını zevkle düzenlemekte arayan biri için, Paris’e gelmişken mezarlık gezmemek ayıp olurdu. Hem bulunduğum her coğrafyada örenyeri gezer gibi olanağını buldukça bölgenin öyküsünü tamamlayan mezarlıklara da zaman ayırmayı unutmamışımdır.

Bir tür iz sürme, orienteering oyunu gibi ellerine aldıkları haritalar, broşürler, yol bilgisayarları, akıllı telefonlarla iki üçlü gruplar halinde park içerisinde, özçekim yapılacak “ünlü mezarı” kovalamaya çok fazla ayıracak zamanımız yok. Zaten bize çok da yakışmaz bu görmemişin mezarı olmuş çekmiş taşını koparmış tavırları…

Paris kentindeki en büyük mezarlıktayız. İçerisinde sanat eserlerinin bulunduğu bu devasa botanik bahçesi kentin yedi tepesinden birine kurulmuş. Kentin ortasında kayın, ceviz, çınar ve yalancı akasyalardan oluşan kırk dört hektarlık yemyeşil bir orman. Çevre mahallelerde oturan yaşlı kadınlar temiz havada yürüyüş yapıp biraz 'moral kazanmak' için sık sık buraya geliyorlarmış. Eskiden burada, bu 'domaine'de, Kral Louis XIV’ün günah çıkarttığı rahip Lachaise’in evi bulunurmuş. Sonradan, yerleşim alanı içerisinde ölülerin nereye konulacağı sorun olmasıyla birlikte, burası 1804’de ilk cenazenin gömülmesiyle mezarlığa dönüştürülmüş. Günümüzde dört milyon kişinin ziyaret ettiği tek karış mezar yeri olmayan bu yer ilk başlarda pek de rağbet görmemiş. 

‘İstikamet Karacaahmet’ dercesine, açıkhava müzesine girer girmez bilinçaltımız ve her zaman olmasa da çoğu zaman doğru yolu bulmaya alıştırdığımız ayaklarımız hızla, sanki ikindi ezanına yetişecek bir gömümüz varmış gibi mezarlığın en devrimci adasına, doğu köşesinde yer alan 97nci adaya yöneliyor. Bir nevi toprak çekiyor bizi. Duvar boyu giden çevre yolundan dolanarak, sağımızda ve solumuzda birer sanat eseri gibi dikilen katafalkları izleyerek hedefe ulaşıyoruz.

Ölümün yanı sıra belki ondan daha da tehlikeli olan, uğruna yaşamı yolunda giderek sürdürmeyi göze aldığımız komünizm tutkumuzun bir tür ağlama duvarı sayılabilecek Federeler Duvarı önündeyiz. 1871’de komün savaşçısı federeler, hakim konumu nedeniyle ellerinde kalan son topları geri çekildikleri Père Lachaise mezarlığının tam da merkezine yerleştirirler. Ancak bir yandan satılmış Versay birlikleri, diğer yandan da işgalci Prusyalılar tarafından çok kötü kıstırılmışlardır. 28 Mayıs 1871’de ‘İnsan Cumhuriyeti’ uğruna ölmeyi seçen yürekli 147 savaşçı buracıkta hemen kurşuna dizilir. 1789'dekileri saymazsak burada yatanlar kızılbayrak yolunda düşen ilk ölülerimiz!

Mezarlıktaki anıtların birçoğu bu adada bulunuyor. Faşizmin toplama kamplarında yaşamlarını kaybedenler için birbirinden etkileyici on iki tane anıt var. Fransız komünistleri, İspanya İç Savaşı’ndaki enternasyonalistler, Edith Piaf, Paul Eluard'ün mezarları…

Mezarlığın üst bölümündeki Krematoryumun yanında, ölülerin küllerinin konulduğu güvercin yuvasına benzer küçük bölmelerin yer aldığı Colombarium bulunuyor. Protestanlar 1898’de, Katolik Kilisesi ise ancak 1969’da ölülerin yakılmasına yeşil ışık yakmış. Gittikçe daralan yeryüzünde darısı Müslüman ve Musevilerin başına! 

Her biri ayrı güzel olan mezarları, ağaçları, çiçekleri, çok ünlü komşuları görünce, insanın işi fazla uzatmadan, bir an önce şuracığa kıvrılıp kendi halinde, öylece ölesi geliyor.

Buraya kadar gelen her bir ziyaretçinin kendi ünlü ölüsü var. Genelde birçoğunu yalan yanlış bilgilerimizle tanıyor gibi yapıyoruz. Yani bize aşina gibi geliyorlar. Mermer taşlara kazınmış isimleri okudukça durduk yerde ortaya çıkan doğaçlama genel kültür sınavında garip anlar yaşanmıyor değil. Tamam komünistlerde mezarlara yazılan yazılarla ve bilgi dağarcığımızla durumu kurtarmış görünüyoruz. Hatta Chopin, Voltaire, La Martine, Gilbert Bécaud, Marie Trintignant, Balzac, Eugène Delacroix, Yves Montand, Simone Signoret, Eugène Pottier, Rossini de kısmen tanıdığımız isimlerle işi idare ettik sayılır.

Peki bu merkezdeki döner kavşakta heykeli olan Casimir-Perier de nereden çıktı, kim oluyor bu adam? Maden suyu Perrier’yi bulan adam diyeceğim ama bir ‘r’si eksik! Hem Başak’a yuttursam da Annesi elinde kamerasıyla hiç yutacakmış gibi görünmüyor, kültür havarisi kesildi başımıza. Elisabeth de Davidoff da kim? Gel de rezil olma şimdi. İsmi hiç de yabancı gelmiyor aslında, kimdi bu kadın? Tam da dilimin ucunda, şimdi hatırlayacağım. Parfüm markası mıydı?

Neyse ki komün döneminin “Kiraz Mevsimi” şarkısının yazarı Jean Baptiste Clément’ın mezarında çilekli bir seramik ve açıklayıcı yazılar var. Güdük kişiye özel kültürümüzle yırtıyoruz. 1866’da yazılmış şarkı daha sonra komün sırasında ölen hemşire yurttaş Louise’e adanmış.   

Kültür bu, PPRC boru değil. Artı değerin, lanetli payın küçük burjuvalara armağanı ‘boş zaman etkinliklerinin’ ürünü. Zeka, yani senden az akıllıyım çok akıllıyım meselesi değil. Tembellik ise hiç değil. Sadece zaman meselesi. Proleteryanın ya da köylülüğün içerisinden bu kadar az 'filozof' ya da 'sanatçı' çıkmasının nedenini hiç düşünmediniz mi? 

Bizi de milliyetçi duygularımız dönüş yolunda, öykülerini anadilimizle bildiğimiz Yılmaz Güney ve Ahmet Kaya’nın sade mezarlarına yöneltiyor. Kimisinin Jim Morisson, kimisinin Ahmet Kaya; benim gönlüm Başak’ın sıcak elleriyle akraba bronz elini kavradığı Blanqui’de hala, ama ailecek bizim ölülerimizi asıl Federeler Duvarındaki mütevazı küçük mermer anıt tanımlıyor: “Komünün ölülerine – 28 Mayıs 1871”. Saygı duruşumuzu yapıyoruz. Tıpkı bizim Père Lachaise’imiz şanlı Gazi Mezarlığındaki gibi.   

Kaç saattir ayaktayız. Ayaklarımıza kara sular indi. Su deyince daha da sıkışıyorum. Ama ziyaretin sonuna doğru oldukça hızlanan adımlarla kendimi giriş kapısının yanındaki kapkaranlık tuvalete kadar tutmayı başarıyorum. Heykellerin arkasından, katafalkların yanından, ağaçlarından arasından her bir yerinden insan çıkıyor malum mekanın. Hiç rahat yok anlayacağınız. ‘Mezarlarına işeyeceğim’ fantezisi hakkımı, seksenli yaşlarında ölümün kıyısında gezinmelerine rağmen bal gibi paramızı çalan yüzsüz ünlü akrabalarımın, çok yakında, eli kulağında havalandırılacak mezar toprakları üzerinde kullanacağım. Sıkı aile bağlarına sahip soyumuzun biricik eksiksiz tam tekmil buluşma noktası mezarlıkta yani.  

Söz.

Vallahi de billahi de yapacağım.  

Toprak kokan yazıyı uzatmadan, özlü bir ikinci sözle bitirmekte yarar var.              

 Kral olsan ne yazar, gireceğin iki karış mezar! 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.