Kastro

Çin’deki deprem felaketinden önce, kurbağaların bağrışarak topluca göç ettiği ve böylece yaklaşmakta olan büyük kıyameti önceden haber verdiğine ilişkin haberler yayımlandı. Eğer bunlar doğruysa, birazdan yer yarılacak ve hepimiz içine yuvarlanacağız. Yeşil kesmiş ırmağın kıyısında, ortasında berisinde nerede boşluk varsa doldurmuş olan arsız su kurbağaları, geldiğimizden beri avazları çıktığı kadar, çılgınlar gibi bağırışıyorlar.


Hayır kızım avaz dediğimiz o şirin sesi çıkarırken yanaklarının iki yanında şişirdikleri balonlar değil; onlar yeterince yüksek desibele ulaşmalarını sağlayan hava baloncukları. Suyun bir altında bir üstünde, ot diplerinde, kütük gölgelerinde yırtınıp duruyor kahverengi-yeşil hayvancıklar; bir şeyin haberini verdikleri kesin ama bu deprem değil galiba. Çiftleşme mevsiminde birbirilerine caka satıyorlar gibi; bu yanaklarında baloncuk şişirenler de rekabet halindeki erkek kurbağalar olmalı. Ama çaresiz, bu güzelim taze yeşillikte azgın koronun ‘vraklamasına’ alışmak zorundayız.

Kastro’dayız; Çamlıkoy’da değil. Bu her bir şeye, tarihini kökenini yoksayıp Türkçe adlar verme sevdamıza bir türlü ısınamadım nedense. Öyle daha önce bu coğrafyada yaşamış olanları görmezden gelmede birden kabarıveren, ama ithal ‘gavur’ marka ve kelimeler karşısında uysallaşan dengesiz bir sevda! İstanbul’dan saat 09:30’da yola çıktık ve ortalama 90 km/saat hızla, acele etmeden ve kimsenin yaşama hakkına tecavüz etmeden SİLİVRİ-ÇERKEZKÖY-SARAY üzerinden, E-5’ten gelerek saat 12:00 gibi buraya vardık.

Karadeniz’e bakan, iki buçuk kilometrelik uzunlukta doğu cepheli, olabildiğince geniş, şirin bir kumsal; geniş koyu kuzey-batıda kesen kayalık uzantının hemen kıyısından denizle birleşmesi gereken bir dere. Ama bir süredir buradaki su akmadığı için denizle bağlantısı kopmuş. Hayır, küresel kuraklık değil, doğayı yoksayan kestirmeci zihniyetin, paranın ve hırsın sonucunda oluşmuş bir durum. Eskiden dere denize kumsal üzerinden bağlanıyor ve iç taraflarında kefal avlanabiliyordu. Eğer ismi hiç te lazım olmayan biri Belediye Başkanı iken o çok sevdiği çevrebilimci ve çevre korumacıların itirazlarına karşın Istranca derelerinden İstanbul’a su pompalam projesini bu şekliyle gerçekleştirmeseydi kafamız bu kadar karışmayacaktı. Şimdi iç tarafta boylu boyunca yaklaşık iki kilometre kadar içeriye uzanan bu suya ne diyeceğimizi şaşırıyoruz: çocuklar göl, ben ise dere diyorum, ama yine de anlaşmayı başarıyoruz. Buraya çok da uzak olmayan Kıyıköy’ün arka taraflarında yapılan iki baraj, eskiden bu akarsuyu oluşturan birçok küçük ırmak gibi Istrancalar’daki Longoz Ormanlarının ekosistemini alt-üst etmiş.

Kastro’ya ayrı bir güzellik katan, derenin iç taraflarında akan şelale de bu proje nedeniyle kurumuş. Çağlayan yerine sadece yassı çıplak kayalar kalmış. Bu bilimdışı pragmatik cingöz projeler bugün de ülkesel çapta devam ediyor. Melen projesi, Kızılırmak suyu projesi, Karadeniz'deki HES (Hidroelektrik Santral) çılgınlığı gibi insanların üstüste yığıldığı sağlıksız kentlerdeki su ve elektrik ısrafı uğruna daha kimbilir kaç ekosistem gözden ırakta yok edilecek?


Mevsim ilkbahar, hava çok güzel. Dere boyunca patikanın izin verdiği oranda çoluk çocuk, bu yakadaki upuzun meşelerin gölgesinde, karşı taraftaki çam ağaçlarının manzarasını izleyerek ilerliyoruz. En önden ben yürüdüğüm için, yol üstündeki otlarda pusu kurmuş tüm keneler benim üstümde birikiyor. Ama panik yok; KKKA’nın yayıldığı Kızılırmak Havzasından bir hayli uzaktayız. Yine de temkinli olmakta yarar görüyoruz. Fark ettikçe duraklıyor ve kot pantolonun üzerinden fiskeliyorum. Patika zorlaşıp daraldıkça hızımız kesiliyor. Yol üstündeki tehlikeli ve uçurumlu bölgelerden çocukları elden ele kontrollü bir şekilde geçiriyoruz. Ormanın güneşle nadir buluşan mucizevi bir noktasında mola verip İstanbul’dan taşıdığımız ‘Güner Teyze’nin ganimetlerini’ çay eşliğinde tadımlıyoruz. Yeşilin derinliklerindeyiz. Bu mevkide kuş sesleri biraz daha uzakta kalan kurbağa seslerine baskın çıkıyor. Derenin daralmaya başladığı ve ağaçlıklı bir adacığın bulunduğu noktada duraklıyoruz. Buradan itibaren çocuklar geri dönüyor, biz Murat’la devam ediyoruz. Son kısımlarda kayalıkların ortaya çıkmasıyla rota daha da güzelleşiyor. Derenin on metre kadar yukarısında ağaçların arasında tam bir çadırlık müthis bir yeşillik alan gözümüze çarpıyor. Doğanın bağrında özgürce soluk almak üzere bir dahaki sefere burada çadır kurmak için hayal kuruyoruz. Aklımız geride bıraktığımız çocuklarda kaldığı için biraz sonra biz de geri dönüyoruz. O kadar hızlı dönüyoruz ki dönüş patikasını şaşırıp biraz orman içerisine sapan çocukların da önüne geçip onlardan önce dönüyoruz. Neyse ki Ayşegül’ün aklına tekrar dereyi izlemek geliyor ve onlar da yarım saat sonra arkamızdan ortaya çıkıyorlar.


Kumsalda güneşin alnında tatil yanılsamasıyla Kaan gaza geliyor ve buz gibi suya kendini bir sokup çıkarıyor. Bu kısa süreli yüzme denemesi bile iki üç gün sonrasında ateşler içerisinde acil servise gitmesine yeterli oluyor. Karadeniz bu, şakaya gelmez. Başak’la Irmak kırıksız küçük deniz kabukları topluyor. Güneş altındayız; kumlar parıldıyor. Mayıs ayında erken bir kumsal keyfi yaşıyoruz. Ayaklarımızı deniz suyuna sokuyoruz; su buz gibi. Kumsalın karşısındaki küçük Kardak kayalığının berisinde çekingen bir balıkçı motoru bir ileri bir geri gidip geliyor. Cumartesi olmasına karşın bir öğrenci grubu dışında kimse yok; ortalık sakin.

Parkın sorumlusuna 10 ytl ödeyip, yüzünü görmediğimiz jandarma için kimlik bıraktıktan sonra, çok da derinlere girmeden dere/gölün kenarında çeşmeye yakın bir yerde üç çadırımızı kurup yerleşiyoruz. Bekçi bu yıl parkın yeniden Orman Bakanlığı’nca yeniden ihaleye çıkarılacağını ve ihaleyi alacak olan özel şahısların (ne ilginç ihaleyi şimdiden kimin alacağı belli!) burada çadır dışında konaklama tesisi inşaatı için gerekli izinleri aldığını söylüyor. Ortalık çöp içinde, tam bir terk edilmişlik ve bakımsızlık hüküm sürüyor. Ama bu durumu gelecekte oluşacak ölçüsüz bir betonlaşmaya yeğlememiz de gerekecek belki...

Bir kısmımız çadır alanındaki çöpleri topluyor. Geriye kalanlar da çevreden biriktirdiği ıslak odunları yakmaya çalışıyor. Neyse ki kömür poşetinin içinden çıkan mucizevi çıralar ateşi tetikliyor ve hedefe ulaşıyoruz.

Suyun kenarında muhtemelen bir balıkçı oltasına takılıp ölen göçmen kuşun leşini buluyoruz. Ne kuşu olduğunu anlayamıyorum. İnce uzun bacaklarına Polonya’da takılmış alüminyum izleme yüzüğü dikkatimizi çekiyor (POLAND – VN 0580 – GDANSK). Plakayı bıçağımla çıkarıp hatıra olarak yanıma alıyorum. İnternet’ten ilgili bir yer bulursam bilgi vermeye çalışacağım.

Gün bitiminde hava iyice durgunlaşıyor, rüzgâr kesiliyor.

Kararsız ve kimsesiz bir sis alçak irtifadan suyun üstünde tutunmaya çalışıyor. Karşı yakanın su üstündeki yansımasını gerçeğinden ayırmakta zorlanıyoruz.

Yiyeceklerimizi yutarken ısrarla anlatmaya çalıştığım korku öyküleri kararan ortamın desteğine rağmen etkisiz kalıyor. Herkesin keyfi yerinde, çocuklar dahil anlattıklarımdan kimse korkmuyor.

Hava kararınca belki yorulup uyurlar diye ümitlendiğimiz çılgın kurbağalar aksine daha bir hınçla bağrışıyorlar. İki çadır öteden yükselen horlama sesini bile bastırıyorlar. Bir süre sonra alışıyor insan diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz, hiç de öyle olmuyor! Ertesi günkü şiş gözlerimiz bu satirik çığlıklara alışmanın çok kolay olmadığını ele veriyor. Neyse ki temiz havanın ve oksijenin verdiği ek enerji var. Gece boyunca ne sansar ne çakal hiçbir şey yaklaşamıyor su boyuna. Tepemizdeki ağaçta ısrarla direnen baykuş bile bir süre sonra pes edip ormanın karanlıklarına geri çekiliyor.

Bugün Pazar, anneler günü olduğu için değil, sadece canımız çektiği için su kenarındaki sarı zambaklardan ve papatyalardan topluyoruz. Kurbağalara el sallayıp geri dönüyoruz!

(http://www.meteorhaber.com/content/view/469/405/)

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest