Delfi

tholos delphi ile ilgili görsel sonucu Bugün Allah’ın izniyle hacı da olacağız. Atina’dan sonra doğuda Korint kanalı üzerinden geçtiğimiz Mora’dan anakaraya bu kez de en batısından, dört ayaklı gösterişli bir asma köprü üzerinden geri dönüyoruz. Galaxidi’den sonra vardığımız İtea’da tam siesta saatinde, insansız, ölü sokaklarda şaşırıp ters yöne dahi girsek bile, açık bir market ya da en basitinden bir bakkal bulamıyoruz. Delfi’ye çok yakınız artık zorunlu olarak alışverişimizi ne bulursak oradan yapacağız.

İstinat duvarlarına Yunan Komünist Partisi KKE’nin sloganlarının özenle yazıldığı döne dolana yamaca tırmanan karayolundan biraz yükselip Chryso’yu geçtikten sonra turistik Delfi Köyü’ne varıyoruz. Burada da yaşam durmuş gibi olsa da tam merkezde açık bir küçük bir bakkaldan alışverişimizi yapıp, köye üç kilometre uzaklıkta olan kalacağımız kampinge varmak üzere geri dönüyoruz. Pleistos vadisine ve daha gerisindeki lacivert mavi denize hakim, tanrılara layık bir manzarası olan ve hemen hemen bomboş olan yamaçta balkon gibi duran tesiste, havuza yakın bir yere konuşlanıyoruz.

2 460 metre rakımlı Parnasos Dağı’nın güney batı yamacında, 581 irtifada bulunan arkeolojik alan Delfi, antik çağda Yunanlılar için Apollo ve Athena’ya ibadet edilen çok önemli bir dini merkezmiş. Adamlar o dönem Delfi’yi dünyanın göbeği yani evrenin merkezi olarak görüyorlarmış (Omfalos Taşı). Ocak Tanrıçası Hestia’nın ocağındaki Delfi tapınağında sonsuzluk ateşi yanıyormuş. Çağlar boyu insanoğlunu Tanrıyı ya da Tanrıları aramaya götüren asıl gerekçe de zaten aldığı nefes dahil her şeyi anlamsız kılıveren zamansız sonluluğu değil mi?        

Onun yamacında sayılsak da bulunduğumuz yerden Parnasos Dağının kütlesi görünmüyor. Parna Hititlerde « ev » ya da « mekan » anlamına geliyormuş. Denize paralel giden otobandan daha sonra saatte 100 kilometre hızla ilerlerken bir bölümü buluta sokulmuş muhteşem kütlesini solumuzda göreceğimiz Olimpos Dağı ile birlikte burası da Tanrıların mekanı imiş, Henüz Tanrının bol olduğu çağlarda Parnasos’da, Zeus ve Gaia otururlarmış. Delfi Tapınağı zaten Apollon’dan önce Gaia’ya adanmış.

Mont Fransızca tepe, dağ anlamına gelir. Paris’teki Montparnasse mahallesi de ismini buradan almış. Latin Mahallesi’nde yaşayan bir kısım öğrencinin hınzırlığı bu, 1725 öncesi bugünkü Montparnasse Bulvarı ve Raspail Bulvarı arasındaki kavşağın bulunduğu noktada biriken atıkların birikmesiyle oluşan tepeye biraz mizahla yaklaşıp bu ismi vermişler.

Atina’nın 180 km uzağında yer alan ve milli parklarla çevrili Parnasos Dağı, birbiriyle teleski ve kayak pistleriyle bağlanan, Kellaria ve Fterolakka adlı iki kayak merkeziyle, günümüzde Yunanistan’ın en büyük kış sporları merkezi. Ama bizim birkaç kızak macerası dışında kayakla hiç işimiz olmadı, zaten yazın başındayız, dağlarda kar görünmüyor, hem biz hacı olmak için buradayız.

Sabahın köründe koşarak Delfi’ye gidip geliyorum. Mis gibi bir hava; antik sit alanı yerli yerinde, kafesli başlık takmış bir bahçıvan arkeolojik alanın girişindeki müzenin bahçesindeki otları biçiyor. Henüz turist otobüsleri, kimseler yok ortada; in cin, Apollon, Gaia, Zeus, alayı stadyumda top oynuyor. Manzaralı kahvaltımızı yaptıktan sonra arkeolojik alanın kapısına varıyoruz.

Tanrılarını sevdiğim ülkenin bu ören yerinde de buz gibi soğuk sulu sebiller hemen ören yerinin girişine, hatta gişeden de önce yerleştirilmiş. Hava henüz serin ama biz yine de depolarımızı dolduruyoruz.

Delfi, Delphoi, « dauphin » yani yunus sözcüğünden geliyormuş. Rivayete göre, bu kültü sitede tesis etmekle yükümlü Giritli denizcileri cezp etmek için Apollon, kendini rezil kepaze edip yunus kılığına girmiş. Demek Tanrı olmakla da iş bitmiyor.

Doğal bir yarıktan akan bir su kaynağının bulunduğu bu yamaçtaki bu dar alanda ilk tapınağın M.Ö.800 yılında kurulduğu sanılıyor. Ancak M.Ö. VIII ve VII nci yüzyılın ortalarında Pithia’lı Apollon’un saygınlığıyla birlikte bu tapınağın de önemi artmış.

Tapınağın yıkılışı M.Ö.373 yılında yaşanan depreme bağlanıyor. Ancak toprak kaymasının neden olduğu felaketin boyutları sınırlı kalmış. M.Ö. IV ncü yüzyıldan itibaren siyasi önemini ve özellikle bağımsızlığını kaybeden Delfi, o dönem Yunanistan’ı sarsan siyasi çalkantıların damgasını vurduğu uzun bir çöküş dönemine girmiş.

Yunanistan’ın Roma tarafından fethedilmesi sonrasında, Herod Atticus’un yeniden yaptırdığı stadyum dışında burada çok az önemli yapı inşa edilmiş.

392 yılında, Pagan, çok tanrılı, puta tapan kültlerin Roma tarafından yasaklanması, Phythia’lı Apollon kültü resmi olarak sona ermiş. Temiz havası ve manzarası ve geçmişten gelen kutsallığı nedeniyle Delfi’ye Hıristiyanlar yerleşmiş, kiliseler ve lüks villalar yapılmış ve VIInci ve VIIInci yüzyıllardan itibaren antik tapınak zamanla sakinlerini yitirmeye başlamış. Antik sit geçici olarak terk edilmiş ve kalıntılar toprak altında kalmış. Burada, tapınağın sur sınırları dışında XIXncu yüzyılın sonlarında Kastri adında bir köy kurulmuş.

Biz, bize gösterilen yoldan, yamacı döne dolana tırmanarak Delfi’yi gezmeye başlıyoruz. Gişeden hemen sonra sur içine dalıyor ve antik dönemdeki kutsal yoldan içeriye giriyoruz. Sağlı sollu Atinalıların, Spartalıların, Argosluların v.s. adak anıtlarının konulduğu heykel temelleri, tekli ya da ikili sütunlar yer alıyor. Antik tapınağa bizimle birlikte giren Fransızca konuşan Kanadalı bir grup var. Onlarla birlikte geziyoruz. Önemli eserlerin önüne konulmuş iki dildeki açıklayıcı yazıları okuyorlar yer yer. Çok meraklılar. Biz zaten turistin meraklı, aptal ve paralısını severiz. Sırf dumura uğratmak için Başak ile sessizce yanlarına yaklaşıp aramızda hızlı hızlı Türkçe konuşuyoruz. Onlar bu hangi dil diye kendi aralarında bakışıp bahse dahi girerken, ben birden Fransızca tanıtıcı metni bir sunucu telaffuzuyla seri bir şekilde okuyorum, Başak da gülücükleriyle süslediği bir ‘hooop güüm’ patlatıyor. Adamlar neye uğradıklarını anlamasalar da biz eğleniyoruz.  

İlk virajdan sonra hemen karşımıza çıkan, Delfi’deki yirmi’ye yakın, dönemin çeşitli kentlerinin tapınağa sunak olarak sunduğu değerli eşyaların yer aldığı hazine odaları ya da yapılarından biri olan ve kusursuz bir şekilde restore edilmiş, Atina hazinesinin konulduğu küçük yapıdan sonra, kutsal yolu iki yumurta ve bir tavuktan oluşan entelektüel Fransızlarla birlikte tırmanıyoruz. Ellerinde ayrıntılı arkeolojik notlar var ve Tanrısı bol olan bu mekanda kültür püskürtüyorlar. Sanki tiyatro oynar gibi aralarında bağıra bağıra konuşuyorlar.  İyi güzel de biraz sessiz olsanız da bizim kafamızı bulandırmasanız daha iyi olmaz mı? Bizim niyetimiz o kadar derine inmek değil. Sırf buradayız diye normal zamanda burun kıvırdığımız kültüre öykünecek halimiz yok. Birkaç fotoğraf çekip, hacı olup gideceğiz buradan, Gaia’nın Apollon’la rekabeti ve muhtelif kehanetlerin ayrıntısı zaten bir haftadır bu aşırı kültür yüküyle afallayan beyinlerimiz dahil bizi fazlasıyla bozar.

Kocaman Apollon Tapınağı’nın önündeki kavşakta, Sultanahmet’teki yılanlı sütunun aynısının röprodüksiyonu bronzdan bir sütun var. Meğerse İstanbul’da At Meydanındaki birbirine sarılmış üç piton yılanını tasvir eden Yılanlı Sütun (Burmalı Sütun), 324 yılında İmparator Konstantin tarafından Delfi’den alınarak Konstantinopolis’e getirilmiş.

Sadece 29 boğumu yani 5 metrelik bölümü günümüze ulaşan bronz sütun M.Ö.479 yılında Persler karşısında birleşen Yunan şehirlerinin kazandığı zafer anısına yapılmış. Halk bu birbirine sokulan yılanların kenti böceklerden ve yılanlardan koruduğuna inanıyormuş. Zaten heykel Konstantinopolis’e geldiğinden beri İstanbul’daki yılanların ve böceklerin yok olduğu söyleniyor. Ta ki Osmanlılar gelene kadar. Osmanlıların kırdığı (birini Fatih kargısıyla, diğerini ise kafayı bulan bir Yeniçeri kılıcıyla) yılanların başlarından sadece biri bugün İstanbul Arkeoloji müzesindeymiş, diğerleri kayıpmış. Başlangıçta sütunun üstüne yerleştirildiği düşünülen altın kazan M.Ö.357-346 yılları arasında savaş giderlerini karşılamak için zamanında eritilmiş. Bugün her yanımızı saran yılanların bu heykelin zarar görmesinden kaynaklandığı rivayet ediliyor.                      

Biz İstanbul’u kültür sefaletiyle ve sanki hiç kurtulamayacakmışız bizi saran yılanlarla baş başa bırakıp Delfi’ye geri dönelim. Nerede kalmıştık? Kutsal yolun son bulduğu devasa Apollon Tapınağının önündeki kavşakta. Peşimizden gelen turist kalabalığından sıyrılmak için batımızda duran sadece altı sütunu ayakta duran tapınak yerine tam ters yöne doğuya doğru yol alıyoruz. Attalos stoa’sının kalıntıları ile tapınak kentin doğu surlarına varmış oluyoruz hemen. Buranın ötesinde de kalıntılar var ama bunlar Antik Yunan değil Roma devrindeki yerleşimlere aitmiş. Zaten ziyaretçilere kapalı bu bölüm.

Bugün altıncı ve sonuncusunun kalıntılarını görebildiğimiz Apollon Tapınağının hemen güneyinde bulunan antik istinat duvarının altında, « açıklık alan » olarak adlandırılan kutsal yerde Fransız arkeologlar, içerisinde muhtemelen bir yangın felaketi sırasında hasar görmüş olan birçok eşyanın atıldığı iki çukur (favissae) bulmuşlar. Onarılan ve Delfi Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen bu eşyaların arasında gümüşten büyük bir boğa, bir mobilya süslemesi olan fildişi birçok minyatür heykel, Krizelefantin (altın ve fildişi) Tanrı ya da Tanrıça heykelleri ve daha yakın zamanlara ait eşyalar bulunmuş. Yunanlıların ilginç ören yeri yasakları Apollon Tapınağını içerisine girip yakından görmemizi engelliyor.

Uslu uslu yürümemize izin verilen patikalardan tapınak kentin batı surlarına geliyoruz. Bu kesimde su tahliye kanallarıyla birlikte çok da yüksek olmayıp daha çok simgesel bir sınır oluşturan surlar oldukça iyi görünüyor. Bir kademe daha yükselip sur içinin sol üst köşesini tutan şirin tiyatroya ulaşıyoruz. Doğal yamaca kurulu güzel tiyatro Delfi’ye tepeden hakim bir noktada. Kafamızı yerden kaldırıp baktığımızda ise çok uzaklarda Parnasos Dağı’nın kütlesini görüyoruz. Burada da çok dinlendirici bir manzara var.

Tiyatronun yanında Kassotis su kaynağı bulunuyor. Biz okların davetini kabul edip tiyatronun yanındaki antik kapıdan sur dışına çıkarak Delfi’nin en yüksek noktasındaki bir düzlükte yer alan Stadyuma tırmanıyoruz. Henüz güneş o kadar yakıcı değil, suyumuz da var; hızla yükseliveriyoruz. Ağaçların altında gelip geçen ziyaretçileri sayan zayıf bir tekir kediyi severken soluklanıyoruz. Kedi gelen geçen kalabalıktan bezmiş bir halde, yarı müstehzi bir bakışla ve çoğunlukla kafasıyla takip etmeye dahi gerek duymadan gelen geçeni izliyor.

Yamaçtaki tribünleriyle oldukça heybetli ve iyi durumda olan büyük stadyuma da sadece dışarıdan bakmakla yetiniyoruz. İçine girip toprağa basmak yasaklanmış. Stadyum, hipodrom (bugün nerede olduğu bilinmiyor ve gymnasium tapınak kentin ek yapılarıymış. Buralarda belirli bir dinsel takvime göre jimnastik, güreş ya da şarkı yarışmaları yapılırmış.

Giriş kapısının hemen yanındaki Delfi Arkeolojik Müzesinin içi buz gibi; havalandırma iyi çalışıyor. Çoğu altın, gümüş ve fildişi olmak üzere tapınaktan çıkan bütün değerli parçalar burada. Giderek kalabalıklaşan müzeyi de hallettikten sonra dışarıya çıkıp tapınağın yüz metre altındaki Tholos Athena Pronaia Tapınağını geziyoruz. Daha önce hiçbir yerde karşılaşmadığımız tapınağın dairesel temel yapısı çok ilgimizi çekiyor. Buradan, yani aşağıdan az önce gezdiğimiz Delfi Tapınağının manzarasını değişik bir bakış açısıyla izledikten sonra bölgeyi terk ediyoruz.

Artık elhamdülillah Grek ellerinde ‘hacı’ da olduk, hem de en çok Tanrılısından. Sırtımız yere değmez gayrı.   

        

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.