KEMERLI GEZI

Eskiden doğa uygarlığı tehdit ederken şimdi uygarlık doğayı intikam alırcasına baskı altına alıyor. Yeşillikler şehrin kuşatması altında: daha yakın zamana kadar girilemeyen şehre yakın ormanlık alanların artık en ücra noktalarına kadar asfalt yollarla ulaşılabiliyor. İstanbul’un kuzey-batısında yeralan geniş doğal ormanlık alanlar, su havzaları, hızla şehiriçi parklara dönüşme sürecine girmiş durumda. Böyle giderse şehri çevreleyen ormanlık alanları yavaş yavaş Maçka Parkı’na benzeteceğiz.

Şişli’den onbeş dakikada bir kalkan, 49G Gazi Mahallesi (Yunus Emre) otobüsüne binip, Pazar trafiğinde 35 dakika içerisinde karakola en yakın durakta araçtan iniyoruz. Mahalleye hakim noktada dalgalanan devasa bayrağı uzaktan selamlayarak ara sokaklardan Barajüstü’ne giden yola çıktık. Bahçeleri meyve ağaçlı yeşil gecekondu evlerinin oluşturduğu şirin köy havasını soluyup, yerleşimin seyrekleşmeye başladığı, mezarlıktan yaklaşık 2 km sonraki bir noktada, on-onbeş yıllık çam ağaçlarının arasından Alibey Deresi Vadisine doğru alçalmaya başlıyoruz. Patika içerisinde ilerledikçe ve piknik alanından uzaklaştıkça etrafa yayılmış çöplerin sayısı da azalıyor. Suyun kenarına indiğimizde su pompalama tesislerinin bulunduğu baraja doğru değil iç tarafa ve kuzeye doğru yöneliyoruz. Kıyıyı bir süre izledikten sonra göl kenarında derme çatma düzenlenen, ağaç altı özel loca köşeli bir piknik alanının arkasından kıyıdaki kayalık ve sarp noktayı kestirmeden aşmak ve biraz ormanı solumak için içeriye sapıyoruz. Yine kuzeye doğru seyrek çam ağaçlarının ve fundalıkların altından eğrelti otlarına sürtüne sürtüne ilerliyoruz. Ben kot pantolon giydiğim için çok zorlanmasam da, dikenli yapraklarıyla kermes meşeleri ve kısa boylu fundalıklar Murat’ın bacaklarını bilek hizasından bir hayli zorluyor. Tepede yeni dikilen selvi ağaçlarının arasından fışkıran katır tırnaklarıyla birlikte poz verdikten sonra yolumuz üzerindeki ilk su kemeri olan Güzelce (Gözlüce) Kemer’e doğru vadiye iniyoruz. Çıktığımız noktadan buraya kadar bir 3 km yürümemiz gerekti.

Bizans döneminde yapılmış, kente su getiren üç ana şebekeden biri olan bu yakadaki su altyapısına Osmanlı döneminde Kırkçeşme Tesisleri denirmiş. 55 km uzunluğundaki bu dev isale hattı üzerinde Uzun Kemer, Mağlova Kemeri, Güzelce Kemer ve Paşa Kemeri gibi 33 tane su kemeri birbirine eklenmiş. Amaç İstanbul’a su sağlamak. Belgrad Ormanları ve Kemerburgaz’dan Eyüp üzerinden Eğrikapı mahsenine su taşınarak kente su dağıtılırmış. Fetihten yaklaşık yüz yıl sonra Bizans döneminden harap bir şekilde arda kalan bu su altyapısını yeniletmek için Kanuni Sultan Süleyman Mimar Sinan’ı görevlendirir. 1554-1564 yılları arasında, on yıl boyunca bütün altyapı elden geçirilir ve yıkık dökük durumda olan Kemerler de bu esnada yenilenir, bir kısmı yeni baştan inşa edilir.

Güzelce Kemer’in altında su kalmamış; sadece bir metre genişliğinde cılız bir dere, gri renkli çamurun arasından umutsuzca süzülmekte. Yapı bütünüyle ortaya çıkmış. Kemerin Kuzeyine geçip Batı tarafından dik yamacı kaya kaya tırmanarak baştaki küçük oda boyutundaki üstü kapalı su havuzuna tırmanıyoruz. Havuzun içi güneşin altında şapkasız pişmiş kafalarımızı güzelce serinletiyor. Murat’ın çikolata ve meyve suyunu içip enerji alıyoruz. Havuzun dibinde hâlâ tertemiz bir su var. Kemerin üst noktasındaki arıktan karşıyı görmek mümkün. Her 30-40 metrede bir aydınlatma delikleri olmasına karşın içinde uçuşan kuşların yarasa mı yoksa kırlangıç mı olduğuna karar veremiyoruz. Tünel çok dar; girmeyi göze alamıyoruz. Çıktığımız yerden ayağımızın altında dik eğimin etkisiyle kayıveren gevşek toprağa yer yer oturarak emniyet alarak (!) tekrar aşağıya iniyoruz.

Dereyi zorlanmadan geçip, yine Kuzey yönünde, karşı kıyıdan baraj gölüne uzanan, otları kurumuş çıplak bir burnu aşıyoruz ve rotanın en zorlu kısmına ulaşıyoruz. Solumuzda kür, böğürtlen dikenleriyle aşılmaz sık ve patikasız bir fundalık, sağımızda ise bulanık suyuyla göl suyu. Tek seçenek %30 eğimle göle doğru alçalan ve bu dönemde oldukça kurumuş olan, her an kaymaya müsait topraklı şeridi aşmamız gerekiyor. Burada da patika yok ve attığımız her adımda aşağıya kayıyoruz. Neyse biraz git gel yapıp uğraştıktan sonra, inadımızın da yardımıyla suya yakın noktadan ilerlemeyi başarıyoruz. Yer yer karşımıza çıkan kayalara tırmanarak 1,5 km sonra yine kıyıdan giden ama nispeten daha rahat bir patikadan yürüyerek Güzelce’den toplam 3 km sonra Mağlova Kemeri karşımızda beliriveriyor. Kızları kafadaki saç koruyor ama üç numara traşlarımızla bizler güneşin altında tehlikedeyiz... Neyse ki Murat ile değiştiğimiz tek şapka beynimizi sulanmaktan koruyor. Ama serap görmemize engel olamıyor! O da ne? Beyaz donunun lastiğine ağız kısımlarını sıkıştırdığı 1,5 litrelik beş boş pet şişeyle yağız bir delikanlı bizi teğet geçip kendimi çamurlu suya bırakıyor. Arkadaşları ‘Çağlaaar’ diye arkasından bağrışıyorlar. Onlar biraz daha akıllılar: sahilden suya bıraktıkları oltaların gerisinde dinleniyorlar. Ancak biraz sohbet edince ne tuttuklarını, neye olta attıklarını bilmediklerini anlıyoruz. Sultan Çiftliği’nden buraya temiz hava almaya gelmişler, ‘keyfi yeter abi’ diyor biri: haklı da. Biz de onun için geldik zaten. Onları aşıp merdivenlerden bu kez ortasında geçiş yolu olan Mağlova Kemeri’ne merdivenden tırmanıyoruz. Güzelce’den buraya 2 km kadar yürüyerek vardık.

Mağlova (Muallakkemer) az önce sözünü ettiğimiz onarım çalışmaları sırasında Sinan tarafından yapılmış. 36 metre yüksekliğinde ve 257 metre uzunluğunda olan bu kemeri çoğu kaynak Sinan’ın yaptığını belirtse de kesin bir belge olmadığı için hâlâ tereddütte kalıyorum. Yıkıldı da yeniden farklı bir mimariyle mi yapıldı yoksa tamamen bir restorasyon mu pek anlaşılmıyor. Kesin olan bir şey varsa burada Bizans döneminde bir su Kemeri varmış. Bu yüzden de zaten gavur kaynaklarında bu yapı hâlâ eski ismiyle yani Justinien Kemeri (İustinianos) diye anılmakta. Klasik Kemerlere göre farklı bir mimari söz konusu. Kemerin gözlerinin boyları birbirinden farklı ve orta katında köprü misali merdivenlerle çıkılan bir geçiş öngörülmüş. 1563 yılındaki selden büyük zarar görüp tekrar onarılan bu yapıt Dünya Su mimarisinin başyapıtlarından biri sayılmakta. Kemerin üstünden malsahibi İSKİ’nin halen su geçirdiği belirtiliyor (biz çıkıp bakmadık). Alibeyköy barajı yapıldığında hesaplara göre birinci katı geçmesi gereken su, birinci katın altındaki mahmuzlara kadar ancak çıkabilmiş. Zamanında zemin etüdü iyi yapılmadığı için baraj havzasını oluşturan toprağın geçirgen olduğu ve bu yüzden su kaçırdığı belirtiliyor.

Kemerin üzerindeki geçitten ilerlerken yakın çevreden buraya gezmek için gelmiş insanlarla karşılaşıyoruz. Sekiz büyük kemerden sonuncusuna geçit hizasında oturmaya karar veriyoruz. Kenarda tutacak hiçbir şey olmadığından oturarak kemerin kıyısına yerleşiyoruz. Kireçtaşı mermer taşların üzerinde küçücük kırmızı örümcekler koşuşturuyor. Gölgedeyiz;
Murat’ın çantadaki ağırlıklarını iyice hafiflettik. Buraya gelen Cebeci Mahallesi’nden esmer ve kısa boylu genç kemerin kuzey tarafından dümdüz taş duvara tırmanmaya çalışıyor. İki elinde sanki kısa buz teknik kazması var gibi kolayca yükselmeye çalışıyor. Ancak bir iki saniye sonra gerisin geriye poposu üzerine yuvarlanıyor. ‘Gökay’ diyor arkadaşı, ‘bırak bu ayakları da suya girelim’.

İsterseniz, Gazi’den yürüyüşe başlayarak Mağlova Kemerinin karşı tarafına geçtikten sonra Hasdal Kışlası’nın askeri bölgesinin kıyısından yine Kuzey yönünde 2 km devam edip Kemerburgaz yoluna çıkabilir ve oradan araçla dönmeyi denebilirsiniz. İsterseniz Gazi’den, aynı yoldan gidip gelebilirsiniz. Ama sakın bizim yaptığımız gibi kestirme yapmak amacıyla güzelim yeşili terk edip Mağlova Kemeri’nden Cebeci Mahallesine giden toprak yola sapmayın. Yol ilk başlarda kavak ağaçlarıyla süslü bir dere (Alibey Deresi?) yatağından yavaşça yükseliyor. Hatta ilk kısımda bahçesinde 50’li yıllardan kalma biri hurda diğeri sağlam ikiz kamyon olan, bahçesi şeftali ağaçlı şirin bir çiftliğe de rastlıyoruz. Ama bir süre sonra cehennemin orta yerine düşüveriyoruz. Sağda solda yığılı 50 metrelik mıcır dağları arasında ağır tonajlı kamyonlar bir gidip bir gelmeye başlıyor. Dev kepçeler, yükleyiciler: ortalık toz duman. Tam buradan kurtulduk derken yol bu kez dev beton tesislerinin arasından geçmeye başlıyor. Ciğerlerimiz, saçlarımız üstümüz başımız çimento tozuyla doluyor. Bu kadar büyük şantiyelerin içine ilk kez giriyorum. Ocakların arasına sıkışmış garibim Cebeci Köyü’nü bir çırpıda geçiyoruz. Kemerden ayrıldıktan 2 km sonra Habibler’e giden anayola nihayet çıkıyoruz. Burada çok gecikmiş olarak dev bir kamyon ısrarla durup bizi almak istiyor. Gelinliğimiz olmadığı için binmiyor ve ara sokaklardan Cebeci Mahallesinin merkezine gidiyoruz. Mecidiyeköy otobüsüne binmiyor, adeta sığınıyoruz!
Vahşi uygarlığımız, bence sürdürülebilirliği artık mümkün olmayan kalkınmamız uğruna doğayı dar alana hapsetmeye devam ediyor. Bu öylesine bir yıkım ki artık ne Jüstinyen, ne Kanuni, ne de Sinan bizi kurtarabilir!

(http://www.meteorhaber.com/content/view/470/405/)

sitemizdeki yazıyı referans ve kaynak vermiş (http://www.islamicarchitecturedatabase.org/ircica/level1.php?id=638)

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest