Yoros'tan Poyrazköy'e

 Bu sürekli yinelenen suratlar, beynimizin bize ansızın oynadığı bir ‘déjà vu’ oyunu olmalı. Bu insanları, bu yeri ben daha önce de görmüştüm. Bol vitesli bisikleti ve pembe fileli ayakkabılarıyla çevremizde dönüp duran dokuz yaşındaki açık sarı saçlı şirin kızla daha dün Şişli’de bir mağazada karşılaşıp sohbet etmiştik. Cana yakın tavırlı Küçük Hanım yazı burada lokanta sahibi dedesinin yanında geçirecekmiş; mutluydu. Haksız değil de. Yaşayacağı yer masmavi deniz kenarında yeşil bir kavak...

Aracın arka beşlisinde Başak’a laf atan yanık tenli Faik Amca ile bu küçücük yerde, ayrı ayrı mekanlarda olmak üzere tam üç kez karşılaşıyoruz.

15A Beykoz-Anadolu Kavağı midibüsünden iner inmez, evlerin arasında adeta sıkışmış gibi duran iskele bizi kendine doğru çekiyor. Buradaki lokantalarda çalışanlar, Pazar gününün beklenen müşteri kalabalığına şimdiden balık ve midye ayıklıyorlar. Ayaklarının dibindeki kedi, solungaç ve iç organ yemekten bıkmış, yalının sandal korunağında suyun kendisine değemeyeceği gölgelik bir yer arıyor. Balıkçılar teknelerinin güvertesinde güneş altında ağlarını onarmakla oyalanıyorlar; naylon iplere hızla düğüm atarken sıkı bir sohbete dalmışlar.

Boşinançlara olan alerjimizden, mübarek vücudunun yarısı on iki metre eden ermişin, bu son saadet, sefahat ve lale devrinde pek de rağbet gören, ince uzun türbesini ziyaret etmedik. Zaten hayır dilenecek halimiz de kalmamış. Beynimizdeki bez-çaputu kaldırmaya çalışmakla uğraşmışız bu yaşa dek. Ama sadece Anadolu Kavağı’nı gezmekle yetinecek olanlar, Beykoz’dan sonra küçük bir tepe üzerinde kurulu sevimli Tokatköy’ü geçtikten sonra, Yuşa Hazretleri Türbesi sapağında araçtan inerek, yokuş aşağı ormanın içinden geçen deniz manzaralı üç kilometrelik yolu kullanarak yürüyerek Anadolu Kavağı’na inebilirler.

Murat’ı beklerken köyün merkezini geziyoruz. Askeri bölgeyle sınırlandırılmış dar bir alanda kurulu balıkçı köyünde, cami ve çeşmenin önünden geçip kısa bir tur atıyoruz. Köy, konumu gereği uzun süre boğaz girişinde gemilere gümrüklendirme, çevirme ve karantina noktası olarak hizmet vermiş. Köyün civarındaki bakir koylarda ‘boğaz eşkiya’larının geçen gemileri yaktıkları ateşlerle kandırarak kıyıya çektikleri ve yanılıp kıyıya vuranları soydukları rivayet ediliyor. Bir tür kara korsanlığı yani. Boğaz'ın Somali kıyıları gibi. Biz gezerken lokantacıların ayakçılarından başka kimsenin saldırısına uğramadık. Onlarınki de dostça bir davetten ibaretti zaten. Ünlü ‘Kavak İnciri’ne adını veren Rumeli değil, Anadolu Kavağı’dır (iki kıtanın ezeli rekabeti!). Eskiden burada birçok incir ağacı bulunurmuş ancak büyük bir bölümü 50’li yıllardaki yerleşim yeri genişlemesiyle birlikte kesilmiş. Menderes sendromu!  

İskeleye Murat’larla buluşmaya geri dönüyoruz. Arkamızdan gelen otobüse binmişler. İsteyenler buraya her gün 10:35’te Eminönü’nden kalkan Şehir Hatları’nın Özel Gezi seferiyle de gelebilir. Vapur ancak 12:30 civarında son durağı yani Anadolu Kavağına varabiliyor. Aynı yolu tekrarlamamak için, tek yön vapurla gelinip dönüş otobüsle karayolundan yapılabilir. Amacımız buradan Poyrazköy’e devam etmek olduğu için merkezde fazla oyalanmadan, köyün içinden kuzeye devam eden yolu izleyerek Yoros Kalesi’ne tırmanmaya başlıyoruz.

Ceneviz Kalesi de denilen bu hisarın Bizans döneminde, 1190 yılında inşa edildiği biliniyor. Daha sonra Cenevizliler (Cenovalılar), Karadeniz’deki kolonilere ulaşımda sıklıkla önünden geçtikleri, boğaz girişinde bu stratejik noktadaki kaleyi elden geçirip kullanmışlar. Adının Yunanca’da dağ-tepe anlamına gelen Oros’tan geldiği söylenen Yoros Kalesi’nden zamanında karşı taraftaki Rumeli Kavağı’na zincir çekilerek boğazın geçişlere kapatılabildiği tarihsel belgelerde yazılı. Yokuş yukarı tırmanan yolu çıkıp, askeri lojmanları aştıktan sonra kalenin güneyinde sit alanı içerisinde ilginç bir şekilde yamaç teraslanarak bir kafeterya/lokantalar kompleksinin içerisinden geçen ve yarı-resmi oklarda ‘kestirme’ olarak belirtilen yönü izliyoruz. Bu tesis de sabah rastladığımız kızın büyükbabasına aitmiş. Prensesi gölgelikte arkadaşlarıyla yumuşak puf minderlerin üzerinde zıplaşırken görüyoruz bu kez! Tarihi sit alanı olması gereken bu yere böylesi bir tesisin inşasına izin verilmesi, yoldan yürüyenlerin yönlendirmelerle her basamağında ayrı bir hizmet sunulan bu tesisin içinden geçmeye zorlanması tam bir şark kurnazlığı! Helal olsun size!

Dolana dolana yukarıya ulaşıyoruz. Kalenin sahanlığı, vapur henüz gelmediği için çok kalabalık değil. Yoros kalesi diğer bütün İstanbul hisarlarından daha geniş bir alanı kapsıyormuş. Kalenin kuzeyinde yarım yuvarlak iki burç bulunuyor. Bunların dışarıya bakan yüzlerinde Hz.İsa’nın adını belirttiği söylenen harfler görülüyor. Dışarıya açılan kapının avluya bakan iç tarafında mermere işlenmiş lehva üstünde Yunan harfleriyle ‘Despot Manuel’in unvanı ve kısaltması yer almaktadır. Kale 14 ncü yüzyılda Osmanlı ilerlemesi sırasında fethedilmiş ve sonrasında yine askeri amaçlarla kullanılmıştır. Sultan Beyazıd kale içine cami ve hamam inşa ettirmiş; ancak günümüze bunlardan hiç bir iz kalmamış. Kale boğaz kıyısında oluşturulmaya başlanan modern topçu tabyalarının kurulması ile stratejik önemini yitirmeye başlamıştır. 18nci yüzyılın sonlarında, kalenin içinde 25 evlik bir Türk mahallesi ve 20 kişilik bir müfreze bulundurulduğu yine tarihi kayıtlarda yer alıyor.

Biz kalenin tarihine fazla takılmadan, hatta alt tarafında, denize bakan yamaçta yer alan üç burcun bulunduğu surlara doğru da inmeden, kuzeye bakan duvarın dibinde biraz soluklanarak, kendimizi kapıdan ormana doğru dışarıya atıyoruz. O da ne? Beyaz şapkasıyla Faik Amca bizi bekliyor. Hararetli konuşma tarzıyla bizi kısa sürede  bilgilendiriyor. Buraya 2km uzaklıkta kuzeyde bulunan koyda ‘karantina’ denilen yere ulaşabileceğimizi, buranın halen SAT ve SAS (saz değil...) komandolarınca eğitim alanı olarak kullanıldığını, ancak askeri bölge nedeniyle kıyıdan Poyrazköy’e devam edemeyeceğimizi anlatıyor. İçeriye doğru giden yolu izlersek 4 km sonra gideceğimiz yere varabileceğimizi anlatıyor. 4 km doğru ancak bu kıyıdan Poyrazköy’e olan uzaklık. Bizim gittiğimiz yol ise iki katını bile aştı! Ben eskiden bir yerlede okuduğum karantina denen mevkiyi soruyorum ama o cunta döneminde Askeri Bölgede cezaevi olarak kullanılan bir gözetim yerinden söz ediyor. Tam olarak anlaşamıyoruz. Bir ara sözünü kestiğim için yumuşakça sinirlenip, “Osman Bey” diyor, “Atatürk bu çocukları bize emanet etti, ama gel gör ki bugün...” derken fikren ona çok yakın olmakla birlikte daha gidecek yolumuz olduğundan, vedalaşıp küçük adımlarla, ziyafete hazırlanan kurdun önünden bale yaparak döne döne uzaklaşan kuzular gibi önünden uzaklaşıyoruz...


Eğitim alanına git-gel yapmamak için yönelmiyoruz, zaten uzaktan gördüğümüz kadarıyla, yol üstünde içerisinde asker bulunan bir nöbetçi kulesi de var; belki de geçmek mümkün olmayacak (bir başka sefere). Fundalıkların içerisinden ilerleyen güzel yoldan kuzeye devam ediyoruz. Güneş tepede; ancak hafif esen poyraz bizi serinletmeye yetiyor. Yarım saat yürüdükten sonra, bizimle birlikte beş yüz metre kadar yürüyen genç adamın ‘çalılıklarda yılan var’ şeklindeki anlamsız uyarısından hemen sonra inadına fundalıklar arasına, orman içerisine yüz metre kadar girip, uzaktan denizi gören bir yerde yarım saatlik yemek molamızı veriyoruz. Çakal eriklerinin tadına bakıyoruz ancak ısıralacak ve yutulacak gibi değiller. Böğürtlenler çiçek sürgünlerini vermeye başlamışlar. Ağustos ayında gelip toplamalı. Üzerine terden sırılsıklam olan atletimi astığım, hemen arkamdaki kocayemişin sonbaharda oluşacak meyvelerini uzun uzun arkadaşlara tarif ediyorum. Arbuto Unedo; odunu sert ve kalorili bir maki ağacı.  

Yarım saat sonra, bir askeri tesisin nizamiyesinin önünden, nöbet tutan denizci erleri selamlayarak geçiyoruz. Burada yine kıyıya doğru yönelen bir yol var. Bu yoldan gidebilsek muhtemelen kestirmeyle bizi fundalıkların arasından Poyrazköy’e çıkarıverecek ancak, sapakta askeri bölge girilmez lehvası var. Sağdan gidip bir süre sonra Beykoz-Kabakoz’dan gelen daha geniş yolla buluşuyoruz. Burada trafik yoğunlaşıyor ve yol tatsızlaşıyor. Neyse ki Anadolu Feneri’ne giden yoldan 2 km kadar ilerledikten sonra tekrar sola, yani kıyıya doğru sapıyoruz ve yeniden sağlı sollu çam ağaçlarının bulunduğu yeşillik güzel bir yola sapıyoruz. Artık denize doğru alçalmaya başlıyoruz. Poyrazköy’e 1 km kala dere yatağının başlangıcına inen yola sapıp kıvrıla kıvrıla, taş işçiliğiyle büyük bir araç parkı ve dere düzenlemesinin yapıldığı noktaya geliyoruz. İnşaat alanı için konan dikenli telleri dikkatle aşıp, derenin hemen kenarında yer alan yemyeşil çimenlikli ve bahçeli iki katlı evlerde oturanlara imrenerek plaja varıyoruz. Kavaktan beri yaklaşık 10 km yürümüşüz. Poyrazköy’ün girişi ücretli olan, kuzey rüzgârlarından korunaklı geniş ve temiz görünen bir kumsalı var. Köyün güneyinde kalan kumsalın arkası kayalık ve fundalıklarla kaplı doğal bir alan. Köyün merkezi ise kuzeyde, limanın üzerinde bulunuyor. Büyük bir mendireğin koruduğu limanda birçok büyük boy balıkçı teknesi yer alıyor.

Poyrazköy’ün yerleşimi, de yine Anadolu Kavağı gibi Bizans ve Cenevizlilere kadar dayanıyor. Osmanlı döneminde Trabzon ve Rize’den getirilen Karadenizli vatandaşlarımız buralara yerleştirilmişler. Köyün üst taraflarında yıkıntı halinde duvarları bulunan ve 1778’de yaptırılan bir gözetleme kulesi varmış. Poyraz kalesi karşı taraftaki Garipçe Kalesiyle birlikte yine Boğaz’a denetim için inşa edilmiş ancak bugün sadece birkaç duvarı ayakta ve karadan az kısmı görülebiliyor.

Üzerimizde bikini yoktu gerçi ama biz nedense köyün içine girme gereksinimi duymadık. Başak toplam 14 km yürüdüğü için dondurmayla ödüllendirildi. Yarım saatte bir kalkan otobüslerden birine binip bu kez Kabakoz üzerinden kısa sürede Beykoz Ortaçeşme’ye varıyoruz. Bir daha ki sefere doğrudan Poyrazköy’e gelip denize gireceğiz ve boğaz manzaralı muhteşem sırtlarda sütlü irmik tatlısına koymak üzere böğürtlen toplayacağız.

(http://www.meteorhaber.com/content/view/472/405/)

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest