BAHAR DAĞLARDA YÜKSELİRKEN

Doğada yaşam aşağıdan yukarıya doğru uyanır, yükselir ve gelişir. Özsuyunun ısınan havayla birlikte, gövdenin içinden üst dallara doğru yürümesi, toprağın yeşerip bitkilerin boy atması, suyun çevrimi gibi aşağıdan başlayan süreçler sözkonusudur. Havaların ısınmasıyla baharın ilk işaretleri, yeşil otlar, binbir renkli çiçekleri izleyen büyükbaş hayvanlar da aynı şekilde  aşağı irtifalardan –eriyen karın boşalttığı alanları doldurarak- yukarı irtifalara çıkarlar. Böylece her tarafını beyaz bir sessizlik ve yoksunluğun kapladığı alanlar renklenir ve canlanmaya başlar. Doğaya çıkma zamanları yaklaşmış demektir artık.
Dağa çıkarken yalnız, tek başına olmak farklı bir tercihtir. Kolejli öğrencilerin ‘okul gezisi’ havasındaki kalabalık ekspedisyonlar, ya da az kişiyle de olsa öncü’lü artçı’lı ‘ekip’ tırmanışları bana göre değil. Dağa taşınan bilgiden yoksun iktidarlar, akıldan yoksun mekanizmalar, insan psikolojisinin kronik hastalıkları, herkesin herkesle savaşı, bir ritüel gibi algıladığım dağa çıkma olgusunu kirletiyor. Oysa okudukça olduğu gibi yükseldikçe de özgürleşiyor insan: asi ruhun daralan yüzölçümlerden ufka doğru serbest kalması.

Bugün diğer alanlarda olduğu gibi dağcılığın da kentsoylu eğilimlerle sadece performans/rekabet olgularıyla algılanması ilginç kavram sapmalarına yol açmaktadır. Toplumsal konumu ne olursa olsun herkesin kız–erkek birlikte bir bilenin denetiminde yapabileceği çok kolay ve zevkli bir spor iken bunu çok karmaşık hiyerarşik yapılarla verilen ‘ticari’  ya da ‘yarı askeri karakterli’ güdük eğitimler sonunda sadece belli olanaklara sahip ‘üstün yetenekli’ ‘seçilmiş’ insanların yaptığı bir etkinliğe dönüştürmek gülünçtür. Daha dağa adımını atmamış insanların düz ovada başlayan malzeme ve marka fetişizmi, çoraptan tozluğa hatta iç çamaşıra kadar inen Goretex çılgınlıkları insanı baştan bu işten soğutmaya yetiyor.

 

Şehrin göbeğinde şatafatlı giysileriyle, günlük hayatta çevrelerine ısrarla anımsattıkları hiç de alçakgönüllü olmayan ‘dağcı kimlikleriyle’ dolanıp duranların, bir kez dağ gerçeğiyle yüzleştiklerinde öyle dışarıya yansıttıkları kadar rahat olmadıkları da ayrı bir gerçektir. Yükseldikçe kentsoylu alışkanlıklar kendini çabuk dışavuruyor: bencillik, korku, kararsızlık, yalan söyleme, yapmadığını yapmış gibi gösterme, etikten uzaklaşma ve bir türlü kurtulunamayan rekabet hastalığı. Son model donanımlar de durumu kurtarmaya yetmiyor, çünkü içindeki insan malzemesi yetersiz ya da fazla şişirilmiş. Önceleri dağa ilk kez çıkma, tırmanış mevsimi, kullanılan teknik ve rotayla başlayan tatlı rekabet bugün farklılaşmış öğelerle sürdürülmektedir. Böyle giderse, çok da uzak olmayan bir gelecekte amuda kalkarak dağa çıkmayı diğer kategorilerden daha üstün bir iş sayanlar bile çıkabilecektir. Rekabetin onurunu yitirmesi da diyebileceğimiz bu durum dağcılığın yalınlığını ve romantizmini kaybetmesine yol açmaktadır.

Ya yaşamlarında karşılaştıkları ve el attıkları her öğeye ticaretin kirini bulaştıranlara ne demeli? Pazarlanan, çevre ve insan düşmanı banka ya da kurumların bayraklarıyla flamalarıyla kirlenen Ağrı’lar, Süphan’lar, sırtlar, yamaçlar, kayalar...  Başlarına dar arkadaş ya da çıkar gruplarının çöreklendiği hiç de demokratik olmayan federasyonlar, kulüpler... Dağa ilgi duyan genç insanları kullanılmaya ve sömürülmeye hazır ördekler gibi görüldüğü garip örgütlenmeler, dost kümelenmeleri... Ne idüğü belirsiz, neye hizmet ettiği anlaşılmayan, insanlara dağı sevdirmekten çok onları bir an önce bu işten vazgeçirmeyi amaçlayan garip ve yetersiz eğitim süreçleri... Türkiye’de dağcılığın gelişimine en büyük hizmeti vermiş üniversite kulüplerini dışlayan ve kıskanan, dağcılıkla ilgili kurumların ve insanların büyük çoğunluğunu dışlayan garip bir çatı örgütü. Dağcılığı bu mevki işgalcilerinin, ne iş yaptığı belli olmayan federasyonun tekelinden kurtarmalıyız.

 

Öte yandan, yüksek irtifa dolayısıyla biraz daha yaklaşmanın da etkisiyle, Tanrı’dan vahiy almış ermiş havalarında felsefeye soyunan bazı üstün insanların, örnek dağcıların kimi şaibeli başarıları da bizi fazla oyalamamalı. Baba parasıyla bu işe sırf bizden daha çok zaman ve para ayırdıkları için kendilerini nirvana’ya ulaşmış bu malum zatlara dağı metalaştırdıkları için gözü kapalı tapmamız gerekmiyor. Bir şeyler ‘başardıkları’ ve bir boşluğu bir başka boşlukla -kendi boşlukları- doldurdukları kesin gibi görünsede, dağcılığı genç nesillere sevdirmek ve bu sporu geliştirmek ve tabana yaymak, herkesin zevkle yapabileceği bir spor haline dönüştürmek için bunların ne yapmadıkları ortadadır. Dağda bunlarla karşılaşmak yerine keçilerle ya da dağ sıçanları ile karşılaşmayı yeğlerim.

Onlar kendilerine ‘dağcı’ diyorlar ben ise ‘gezgin’im. Kendimi ölçebilmek ve insanlardan biraz daha uzaklaşabilmek için dağa çıkıyorum. Zirveye ulaşmayı bir takıntı haline getirmiyorum. En kolay, en sevimli ve  en çok zevk alacağım rotadan olabildiğince ‘serbest’ tırmanıyorum. Gereksiz yere tehlikeye atılmıyor, koşulları zorlamadan ilerliyor gözümün yemediği yerden komplekse girmeden geri dönmesini biliyorum. Doğayı olduğu gibi kabul etmeyi öğreniyorum. Bastığım taşların bile yerini değiştirmemeye özen gösteriyorum. Dağda ne kadar uzun süre kalabilirsem o kadar mutlu oluyorum. Salt ego’larını tatmin için dağları kirleten, sağa sola rastgele sikkeler çakan, takozlar sokuşturan, tren yolu gibi sabit hatlar döşeyenlerden hoşlanmıyorum. Yalnız tırmanıyorum ama serbest solo tırmanışın bir gelişme, bir üst adım, bir marifet olduğunu düşünmeden, yalnızlık ihtiyacından yapıyorum bunu. Zirveye ulaştığımda dahi bulutlara ‘aşağıdan’ ve alçakgönüllülükle bakmayı deniyorum. Dorukları kirleten zirve defterlerini imzalamıyorum. Dağa çıkmayı bir asetizm, acı çekme sanatı ya da çilecilik olarak görmüyorum ama arazideki konfor yoksunluğunun tadını çıkarmasını da  biliyorum.

Doğaya zarar vermedikçe herkes istediği tarzda istediği şekilde bu sporu yapabilir. Yarışmalar düzenlenebilir, bir doruğa en kolay yerinden ya da en dik uçurumundan, yazın göbeğinde ya kışın ayazında, istediğiniz teknikleri ve aletleri kullanarak ya da çıplak elle, hatta abartıp isterseniz kayanın içinden tünel kazarak bile tırmanabilir buna da değişik terminolojilerde ‘dağcılık’ diyebilirsiniz. Ancak doğayla uyum içerisinde yapılan ve doğal yapılara zarar vermeyen, rota belirlemesinde doğal uygunluklardan hareket eden ve dağcılık tarihinden gelen olumlu etik mirası gözardı etmeyen bir yaklaşım daima hepsinden baskın çıkacaktır. Dağlara çıkmanın sadece bir avuç insanın ayrıcalığı olmadığını göstermeliyiz.

(http://www.meteorhaber.com/content/view/460/)

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.