dağcılığı bilmek - Pierre Chapoutot

Yaşamımızın her alanına nüfuz edip zehirleyen güvenlik saplantısı, dağcılık alanında da etkisini göstermektedir. Günümüzde tamamıyla şizofren bir toplumda yaşıyoruz:

zaten yapısı itibariyle tehlikeli olan bir ortam olan doğaya engel olmadan ulaşmak isteyenler, attıkları adımın doğuracağı sonuçlarla yüzleşmekten kaçınıp, bunun ortaya çıkaracağı tehlikelerden bir şekilde uzak kalmak istiyorlar.

Risk almadan tehlikeli arzuları tüketmek: bu aptalca tutum toplumsal birliği kangren gibi saran, bedel ödemeden hak iddiasında bulunmanın kural haline geldiği genelgeçer sorumsuzlukla çok da güzel örtüşüyor.Buna hemencecik bir özür bulmak kolaydır: Meşru bir ihtiyaca karşı verilebilecek en kötü yanıt olan ‘via ferrata’ların olağanüstü başarısı buna örnektir.

Yüzde doksan oranında kentlileşen bir toplumda, doğaya yönelik ilginin ortaya çıkması kuşkusuz sağlıklı bir durumdur. Buna karşılık, bu ilgiye doğanın yapaylaştırılmasıyla karşılık vermek bir tür sapkınlık sayılmalıdır. Halbuki bu ilgiyi bastırmanın çok basit bir yöntemi vardır: Çırılçıplak soyunup madenleri, kayaları kucaklamak. Metaforik olarak bu durum anlaşılır olsa da, doğa ihtiyacının tatmini daha çok bir doyum sorunudur. Ancak bunun, pazara sunulan çözüm yollarıyla hiçbir ilgisi yoktur: toprağın dokusunu yordamlamak isteyen birinin eline bir kürek tutuşturmaktan daha iyi bir öneride bulunamıyoruz. Bu, organizatörlerin (altın fiyatına ip satan), muhtarların (kerizleri tuzağa düşürmek için binbir canbazlık yapan) ya da artık dağa gitmenin ne anlama geldiğini bilmeyen madalyalıların geniş iş hacmini besliyor. Müşteri kafeslenecek, eğer parmaklıklar arasından kendisine uzatılanlar onu doyurmazsa ek adrenalin verilecek, ve bütün bunlar eksiksiz bir güvenlik ortamı içerisinde gerçekleştirilecek.Bu kurguya yaklaşan bir düzenbazlıkla karşı karşıya olduğumuz doğrudur.

Dağcılığın özünde macera tecrübesi yatar. Peki ama bu ne demektir? Sözlüğe göre “raslantılara bırakılmış girişim”; ya da “beklenmeyen, şaşırtıcı olay”. Güzel tanımlar bunlar. Maceranın hemen hemen Paris-Dakar Ralisi türünden bir gösteriye, tüketim nesnesine ve çayır çimen gezisi türünden bir tatil günü etkinliğine dönüştüğü doğrudur.

Macerayı kutucuklara, hücrelere ya da parkların içine yerleştirmek ne de yaratıcı bir fikir! Peki ya “dağ kayağı yarışları”na ne demeli? Eskiden “dağ kayağı”ndan söz edilirdi; sonra bunun dağcılıktan başka her şey olabileceği çok çabuk anlaşıldı. Hazırlanmış, kablolarla çevrilmiş arazi, “güvenli” zemin: dağı olduğu gibi kabul etmesi gereken dağcılığın yadsınması gibi bir şey. Dolayısıyla buna zamanla “dağ kayağı” adı verilmek istendi. Yalnız hâlâ zemin hazırlanmış, kablolarla çevrilmiş, “güvenlikli” hâle getirilmişti ki bu da dağın yadsınması anlamına gelmekteydi. Bu iş için “önceden hazırlanmış dağ arazisinde kronometreli kayak krosu” deyimini kullanmak daha uygun ve kesinlikle daha az gülünç olurdu.

Ancak burada entrika gizli ideolojiyi açıkça farketmemiz gerekiyor: Dağa var olduğu şekliyle uyum sağlamaktan acizsek, dağı kaprislerimize uydurmamız gerekiyor. Ve bütün bunlar “dağda” yaşanmaya devam ettiğinden, bunun hâlâ “dağ” ile ilintili olduğunu iddia edebiliriz. Ne yazık ki kulüplerimizin az çok ayıplanan suçortaklığıyla gerçekleşen çarpıtma zamanla içtihat hâline dönüşüyor.

Peki öyleyse dağcılık nedir? Burada büyük bir zevkle, dağcılığın tartışmasız ustası olarak gördüğüm Pierre Allain’e atıfta bulunmak istiyorum. Belki de “Dağcılık ve Rekabet” kitabının yazarına sığınmam biraz garip karşılanacaktır. Böyle düşünenlere Pierre Allain’in bu eserden önce “Dağcılık Sanatı” adlı bir kitap daha yazdığını hatırlatmak isterim. Birinci eylem : Rekabet (olumlu rekabet gerçeği ve anlamıyla). İkinci eylem: Sanat. İlgi çekici bir şekilde, aramızdan çok erken yaşta ayrılan René Daumal’da da aynı tanımı buluyoruz: Dağcılık, büyük dikkatle, en büyük tehlikeleri alt ederek dağları aşma sanatıdır.

Eylem içerisinde bir becerinin uygulanmasına ‘sanat’ diyoruz.”Gerçekten de her şey burada gizli. Evet, dağ tehlikeli bir ortamdır ve öyle kalacaktır. Evet dağa gitmek risk almayı gerektirmektedir, ve bunda ayıplanacak bir şey yoktur, çünkü risk özgürlüğün şartlarından biridir: riski aforoz eden bir toplum hizmet etmeye ve yabancılaşmaya hazır demektir. Evet, insan kendini riske atarken her şeyin bilincinde olmalıdır: varoluşunun, doğasının, karşılaşılması muhtemel olan cezanın, ve bu atacağı adımın doğuracağı sonuçları kabullenme zorunluluğunun –buna genelde sorumluluk deniyor. Ama bu, şu ya da bu teknolojiye sığınmak anlamına gelmemeli. Bu, önce bir zihinsel tavır sorunudur: dağda, kaderim benim elimde ve başkasına devredilemez. Düzenleyicilerin (organizatörlerin) onlar adına işi bitirmesini bekleyenlere burada yer yoktur.

Evet, dağ muhteşem bir yerdir; gerçekte dikey olarak varolanı yataya dönüştürmekle uğraşanlar dışında kolay kolay herkesin ulaşımına olanak tanımaz. Halbuki, güvenlik yanılsaması dağı düzleştirmek anlamına gelmektedir ki bu da tamamıyla saçmalıktır: dağ sivridir, sonsuza kadar bu böyle olacaktır ve bunu hiçbir teknokrasi tersine çeviremez.Dağcılık her zaman geometrik olduğu kadar kültürel, toplumsal bir karşı gelme olmuştur. Aynı şey sanat için de geçerlidir, ve bu olgu ortak oldukları tek nokta değildir. Dağcılık bir yaratıcılık işi olmuştur ve günümüzde de öyledir.

Bugün artık yeni bir rota açmanın ne anlama geldiğinin bilinmediği kanısındayım. Birçoğu rotanın görünür olan ve birbirini izleyen birkaç metal parçasından ibaret olduğunu sanıyor. Kayalara çakılmış olan bir işareti gözden kaçırınca nasıl da elleri ayaklarına dolanıp hemen korkuya kapılıveriyorlar! Buna da hemen özürleri hazırdır, matkap pazarlayarak kaya duvarlarını delmeye girişen, başı kıçı belli olmayan 6a-6b ya da 7b-7c’nin biricik kurallarının dikte ettiği rotalar! Donatmanın rota açmak olmadığını unutmamak gerekir. Bir rota sadece çelik plakalardan oluşan bir hattan ibaret değildir. Rota daha çok ilham yoluyla mimari bir sunuşa verilen yanıttır. Dağ, doğal şekilleriyle olanaklı bir yol çizmektedir ve eğer yol güzel ise, bu öncelikle dağ bunun için gerekli unsurları biraraya getirdiği içindir: hattın sadeliği, kayanın niteliği, bu yolu kullanmanın zorunluluğu... Bu sunuşa yanıt verme hünerini göstermek dağcının işidir. Önemli olan yerleştirilen demir parçaları değil, atılan adımın akılcılığı ve şıklığıdır. Girişimci donatımcıların kötü resimler, diğerlerinin ise gerçek sanat eserleri yaratmasının nedeni budur. Bu bir diploma ya da profesyonellik sorunu değildir ve zaten de çoğu zaman en iyi ilhamın amatörlerce duyumsandığına tanık oluyoruz.

Bu arada bu durum bizi daha önce hiç karşılaşmadığımız bir sorunla başbaşa bırakıyor ki, o da sanatsal bir üretim olarak kabul edilen rotaların mülkiyeti sorunudur. Bu, göründüğü kadar boş ve gereksiz bir sorun değildir. Dağcılığın sanatsal boyutunu kabul etmek demek, eser sahiplerinin yarattıkları eserler üzerinde bazı manevi haklara sahip olduğu düşüncesini kabul etmek demektir. Evet, burada bir rotanın onu çizen ve yaratan kişiye ait olduğunu ve sonradan rotanın başına geleceklerle ilgili söz söyleme hakkının olduğunu açıkça belirtmek istiyorum. Rotayı açma tarzı bir niyeti belirtir, ki bu bile tek başına buna saygı duyulmasını gerektirir (eğer buna hazır değilsek, şansımızı başka yerde denemeliyiz!).

İzninizle size kişisel bir örnek vereceğim : Büyük bir hataya düşerek Aravis’te Borderan Kayalarında, yan geçişleri bol olan bir rota açmış bulundum.  Çizdiğim yol, bence bu kaya duvarındaki çok dolambaçlı yapıya verilmiş en güzel yanıttı. İlk ip boyu kendi başına, katmanların eğimine ters yönde çizilmiş çok uzun ve yükselen bir yan geçişi içeriyordu. Burada amacım kaya duvarına çarpıcı bir şekilde kendimi yansıtmaktı. Ancak bu niyetim, ne yazık ki eline bir matkap geçirmiş olan ve bu bâkir ilk rotanın birinci ip boyunu, çelik plakaları dikey bir şekilde sıralayarak “değiştirmeye” karar veren yerel bir 6b uzmanının belirgin bir şekilde gözünden kaçtı. Sonuç; rotanın sürpiz etkisi ve ruhu kaybolmuş oldu. Teşekkürler yoldaş! Bugün dağlarımızda korkunç bir yıkım yaşanıyor: bugüne kadar dağcı kuşaklarının emekle azar azar oluşturmaya çalıştığı gerçek bir mirasın, umutsuz bir bayağılaştırma ve gereksiz bir rota salgını yüzünden yok olmak üzere olduğunu görüyoruz.

Bu söylediklerim hiçbir zaman yeni bir rota açmamak gerektiği anlamına gelmemeli: gerçekten hâlâ estetik olduğu kadar akla uygun da olan güzel hatlara sahip birçok doruk bulunuyor. Bunun için belki de Saint-Exupéry’nin dediği gibi “yüreğiyle görmesini” bilmek gerekiyor. Yani isimsiz dağları ve çölleri dolaşarak zaman kaybetmeyi önceden kabul etmek gerekiyor. Daumal “Bilginin eylem içerisinde tamamlanmasına sanat denir” derken, sadece yetenek olarak değil, ama daha çok merakla beslenen bilgi, tahayyül, çıraklık, tecrübe, arzu olarak da anlamak gerekir.

Dağcılık spordan çok bir kültürdür. Yeteneksizliğin ödüllendirilmesi anlamına gelmeyen bir yaşama sanatıdır. İşlerin sürüklendiği noktaya bakılırsa, dağcılığın bir kültür olduğu düşüncesinin taraftar toplaması biraz uzak ihtimaldır. Kabul etmekten korkmayalım: kültür, nerede, hangi aşamada ve ne konumda olduğumuzu bilmemizi sağlayan gereçlerin bütünüdür. Sahip olunmasını zorunlu kıldığı yetenekler bütünüyle dağcılık mükemmel bir bilgi gereci olabilir. Yanlış teknolojik tartışmalarla boşa zaman kaybetmeden, ısrarla gerçek risklerin bulunduğu alandan ayrılmamalıyız. Ünlü deyişteki gibi “Parmakla ayı işaret ettiğimizde, aptal olan parmağa bakar”. Gökyüzüne yeniden bakmayı öğrenmenin zamanı gelmedi mi?

www.aggrip.be – Pierre Chapoutot’nun yazısından Türkçeye çevrilmiştir.

( http://www.meteorhaber.com/content/view/505/ )

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.