Oyuna devam

 

Küçükken dört kardeşin de kendi ülkesinin yer aldığı, imgelem okyanusunda ‘Verevyne’ adını verdiğimiz çınar yaprağına benzeyen küçük bir adamız vardı. Her bir kardeşin adadaki toprak büyüklüğü boyuyla, yani yaşıyla orantılıydı. Tek bir farkla: Ablam! Askerlerle oynamak yerine Barbie bebekleri seçen ve bu hayali oluşuma ilgisiz kalan Ablam, yaşı benden büyük olmasına karşın adadaki en küçük araziye sahipti. Kardeşler büyüdükçe adadan gittikçe uzaklaşıyor ama bir türlü kopamıyorlardı. ‘En küçük’ ve bu oyunu en çok sürdüren benim ise ‘senaryoyu’ oluşturmaktan ve sürdüre gelmekten doğan bir kolaylığım vardı. İşi ileriye götürüp, sınırlarla oynayarak kafama göre, ‘yaş durumundan kaynaklanan’ doğal büyüklüklere uyan bir ‘harita’ dahi çizmiştim.

  

 

 

Benim ülkemin adı ‘Osman Verevyne’: Burası bir ütopyadan çok, yaşanılan toplumda artık böyle bir şeyin mümkün olmadığını kabul eden ve var olan sistemi tüm yönleriyle taklit eden bir distopya’ydı. Yani ‘olmayan yer’ değil, olan felaketin ta kendisiydi.

Yerde, evin bilumum en az ayak basılan yerlerinde küçük askerle oynadığım tüm oyunlar, halı üzerinde ağabeylerimle kimsede çekinmeden, hırsla gerçekleştirdiğimiz maçlar, futbol ligleri, bisiklet yarışmaları, yayınladığım gazeteler, düşlerim, hayallerim hep bu ‘ada’ üzerinden gerçekleşiyordu. Savaşlar, darbeler, isyanlar, uzay yolculukları, çok çalkantılı adanın günlük, sıradan olguları hâline dönüşmüştü. Ülkelerin öne çıkan siyasal ve sosyal aktörlerinin isimleri biraz ilginç de olsa (Cumhurbaşkanı Napolyon, Bentley, Tambourhomme, Goscht, GrandHommeVert, Willy Scartt II, Muller, Bob Hayes, Çempekli, Mildren kardeşler, Bayer v.s.), bize kuzenlerimizden de daha yakın duracak bir şekilde ailemizin yadsınamaz üyeleri hâline gelmişlerdi.

Dış dünyanın tehlikelerinden sakınıp evimize kapandığımız bir devirdi. Dışarıda koyu gri bir savaş, evimizin önünden yüzlerce araçlık konvoylar hâlinde geçen kızıl haç ambulansları vardı. Birlikte haftalar süren bir hazırlık döneminden sonra karton silah ve askerlerle oluşturduğumuz ordularla yaptığımız, haliyle kurallarını benden sekiz yaş büyük Ağabeyimin koyduğu savaşta, kaybetmek üzere iken son bir hamleyle, düşmanı kendi yatak odasında, başkentinin hemen yakınındaki o yatağa (pardon tepeye), elimde son kalan hava indirme birlikleriyle bir operasyon yapmış ve savaşı kazandığından emin olan rakibimi şaşkına çevirmiştim. Galibi belli olmadan oyun bir anda sona ermiş ve gerçeklerle yüzleşme zamanı gelmişti.  

En küçük ayrıntıya kadar usanmadan titizlik göstermeme yol açan yükselen heves, ‘oyunun sonunu’ önceden bilmenin getirdiği sıkıntıyla, sürecin orta yerinde yavaşça sönmeye başlıyor, sonra, daha işler sonuçlanmadan, senaryo tamamlanmadan aniden beliren önüne geçilmez bir sıkıntıya dönüşerek, yaptıklarımı yıkarak ortalığı birden toplamama neden oluyordu.

Azınlıkta kalan kimi zamanlarda ise denetimi iyice kaybederek, kendi kendime oynattığım maçlarda ortaya çıkan beklenmedik sonuçlara şaşırıveriyordum. Oyuncular elimden, parmaklarımdan kurtularak, ağızda çiğnenip kurutularak top hâline getirilen gazete kağıdından ibaret meşin yuvarlağa muhteşem kafa vuruşları ve röveşatalar atıyorlardı. Aynı bedenden güç alan sol ve sağ elim iki farklı takımın oyuncularını halı üzerinde devindirirken, seyirci uğultusu müziği arasında, dilimle olabildiğince ‘tarafsız’ bir yaklaşımla maçı anlatmaya çalışıyordum.  

Yaşanan gerçekliğin, günlük gelişmelerin oyuna yansıması doğal olmakla birlikte, son zamanlarda ilginç bir şekilde oyundaki olayların da gerçek yaşamda yinelendiğini görüyordum:  futbol maçındaki pozisyon, tribün olayları, halı üstünde kitapların bloklarını oluşturduğu bir cezaevi isyanı, karakol baskını, banka soygunu, suikast…

Sonra her şey birbirine geçti ve artık bilinçdışında oyunla, kurguyla gerçekliği iyice ayırt edemez oldum. İstediğim anda askerlerimi toplayamamaya başlayınca daha sakınımlı kurgular yapmaya başlıyordum. Babamın televizyonun sesini açmaya giderken yerde ayaklarıyla bilmeden darmaduman ettiği düzenekler, kendiliğinden başka bir noktada özenle dizilip yeniden vücuda geliyorlardı.   

Yaş ilerledikçe, halı üstünde küçük askerlerle ‘yerde’ gelişen bu devinim, ‘ayakta’, benzer kurgularda ancak farklı boyutlarda yine düşleri tek gerçeklik kabul ederek devam etti. Ama ben hep ‘oynamaya’ devam ettim ve bir türlü ‘adam olup’ büyüyemedim.

Sahnenin uzamı yayılıp, aktörlerin sayısı arttı ve oyundaki denetimi yavaş yavaş kaybetmeye başladım. Algı sınırları genişledi, gerçeklikle gösterinin kurgusu, gösterenleriyle nesne iç içe geçti, ama varoluşumdaki senaryonun etrafında kurgulandığı biricik ‘ben’ öznesi yerini bir türlü 'biz'e terk edemedi.

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.