Geri dönüş

 Yerküre deviniminin tersine hareket eden uçan kütlenin altında, yumuşak hatlı bambaşka gri beyaz bir düzlem yayılıyor. Vadileri çevreleyen çukurlar, koyaklar, yıldız örten toparlak doruklar, aradaki boşluklardan köpüren denizin dalgaları. Bulutların üstü, beynin kıvrımları gibi girintili çıkıntılı pamuktan rüzgârın yoğurup durduğu, inip kalkan şekil kazanan, koyunsu, ikincil bir evren.

 

 

Dünyayı, güneşin aydınlığını asla yitirmeyecek şekilde, dönüşünün tersine hızla dolanarak, elimizden kayarak geçen an, kestirmeden yakalanabilir mi? Eşyalar, yarım kalan, gerçekleştirilemeyen tasarılarla birlikte hızla toplanarak küçük bir hacme tekme tokat tıkıştırılmış, daha ayrılmadan anıya dönüşenlere son sözcükler sarf edilmiş. Dönmeyeceğini bile bile, ‘döneceğim’ vurgulu veda sözcükleri.

 

Gökçobanı umutlarımız, akan zaman içerisinde hacim değiştiren kalabalık sürüsünü bir yitirip, bir buluveriyor. Dönmek üzere olanların sabırsız iç çekişleri ve huzur dolu göz kestirmeleri, kabin içinde yoğunlaşıyor. Gökyüzünün açık mavisi güneşe bakan tarafa kayıyor. Bulutlar kımıl kımıl.

 

Belki de bir hayvandır gökyüzü / soluklarımızla beslenen

 

Havalanan kütle sarsılmadan toprağa geri konunca, sevgileri ve boşluklarıyla yarım bırakılan bir yaşam, bırakıldığı gibi, ‘olduğu yerden’ aceleyle yakalanmaya çalışılıyor. Küf kokan yitmiş izlekler anımsanmak üzere ipe serilip güneş altında havalandırılıyor.

  

Akraba gözlerin şiştiği anlara yetişmiş olmanın burukluğu. Son tepkilerini veren yorgun ve çoktan yitmiş, ömrünü ailesine adamış bir beden eti üzerinden organlarına nüfuz eden makinelerden ölümünü sıyırmaya çalışması. Ağızdan sızan kan, yoğun bakımda beklemeye çekilmiş koskocaman izlekler. Çevredeki hüzün, tadını ten tuzundan alan süzülen gözyaşı, boğazımıza düğümlenen yumruk, boşluğa dalan göz, bir daha geri dönemeyecek olandan daha çok geride kalacak olana, kendimize yönelir. Ertelenmiş, ötelenmiş, kibirle yapılamamış, birlikte bir türlü yaşanamamış olanlarla birlikte, ölümün ‘birinci dereceden’ duyumsanmasına sıra gelmiştir. Ötelenen, görmezden gelinen, bir türlü içselleştirilemeyen bir gerçek, adım adım yaklaşmış ve kapıya dayanmıştır.

 

Yas anında herkes, daha çok kendisinin bir gün mutlaka öleceği yıkıcı gerçeğine ağlar.

 

Artık gittikçe soğumakta olan, zorlanan, kanayan, dirimini kaybeden beden, sana değmeye başlayan yok olma vurgusu, önünde uzanan ‘en sevdiğininkinden’ daha çok seninkisidir. Yarım açık gözlerde anlam, ovuşturulan buz gibi ellerde hayat aramak, yitmiş bilinçlere sesini duyurmak için artık geç kalınmıştır.        

 

Hayatta iken sorulamamış soruların, paylaşılamamış düşüncelerin pişmanlığı bilinç ardına itilecek. Acımız, karşımızdakinin acısına çarparak çoğalacak, yayılarak çaresiz varoluşlarımızı doğrudan duyumsatacak. Ardından gelişi çirkin olarak gündeliğimize düşen ağırlık, mekânımıza olur olmaz biçimde çöreklenen bu kara sis yavaşça dağılmaya başlayacak. Büyük marifetmiş gibi, yaşam hastalığımız ‘ölenle ölünmez’ diyerek ölümü de tüketecek. Eşyalar anılarıyla birlikte yoksullara dağıtılacak, izler bir bir eksilecek, koskocaman etten kemikten bir geçmiş küçük karton fotoğrafların aldatıcı temsiline sığışacak ve yaşamın geri kalan kısmı ‘hayatta kalanlara’ göre düzenlenecek. Sonra geriye kaldığını sandığımız her şey birer birer uzaklaşacak: Yinelenen anlatılar, televizyondaki belgeselin gürültüsü, öksürük sesi, yere vuran bastonun tıkırtısı, üzerine uzanılan koltuk, penceredeki o gölge…

 

Bayrağı bilinmeyen bir gemi getirmişçesine / Karşı kıyılardan / Ölümü / Her günkü ekmeğin yerine

 

Sıcak bir lokma gibi tüketilecek en yakınımızın ölümü. En çirkin alışkanlığımız, hastalığımız değil mi bu bizimkisi: çabucak unutuvermek. Daha önce de çok kez yaşadık bunu, başlarda için burkulacak ama bak göreceksin, en kısa sürede olağan dediğimiz anlara çaresiz geri dönecek, gündeliğe yuvarlanan zaman.

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.