vücudumun saatli maarif takvimi

01 Meddücezrin doruğu: Sebepsizce gölgesi uzayıp kısalan, gidip gelen kararsız mehtap. Birbirine eşit olmayan serbest salınımlarla ruh bedenden hızla uzaklaşmaktadır: baştan aşağı beyaz üstüne beyaz çizgili pijama ile küçük ölüme hazırlık. Saat 24’ten dolup taşınca, 25 yerine yeniden 01 olur. Öyle mübarek bir andır ki bu an, güneşle bağıntılı –ama aydınlığı ile değil- devinimde gün birden ertesine devrilir. 24, sayısal olarak olmayan saattir. Adı olan ama kendisi olmayan zaman. Hiçbir saat onu göstermez; gösterenleri içerisinde saklıdır. Lanetli ve onursuz teslimiyetçi bir yenilginin adı gibidir, her fırsatta anılmak istenmez. An’ı üzerinde tutamaz, o sayının tutunmayan akışında, oracıkta huysuz cıva hemen ertesine devrilir. Şekli değişir yoğunluğu değişmez.

 

 

 

 

 

Vücut yatağa uzanmasa da, beden uykuya yatmıştır artık. Organların ölü taklidi yaptığı saat. Beden uyur, madde uyur; ruh uyumaz. İsterse beden uykuda, dizler karın hisazında çekilmiş, gözler kapalı olsun karanlıkta beyin gündüzden iki misli daha yoğun çalışır. İçine kapanır, dışına açılır. Uçarı arzular gülüşerek birbirini iter, ben’in dikenli tellerine doğru. Siyah ya da beyaz bulutlar gibi gün sonu vadinin üzerine toplanan duygular yoğunlaşır. Gecenin bilinmez bir saatinde ya içten patlamalı gürültüsüz bir yağmur yağacak ya da sabaha karşı azgın bir çiğ toprağı yıkayarak örümcek ağlarının yerlerini teker teker gösterecek.

 

Ruhsal saatte en etkili eylem düşünmek. Uykuda dahi. Çeşit çeşit intikamlar birikip, birbirinin üzerinden sırayla atlayarak, sisli bir pembe duvar kağıdı üzerindeki yırtığın patikasından gerçekleşmemeye doğru yol alırlar. Bir, iki, üç... Uyusam, üstbenliğimin kıyısına kadar gelmiş aşkınlığım, köşebaşları ve anıtlarıyla anımsanan benzer uzamlarda yaşanan gözüpek hesaplaşmalarda dövüşerek köpük olup dağılacak. Ama ne yazık ki henüz uyanığım: kırpık gözlerimin ucunda ışıkta saydam ve hücresel noktalar deviniyor ve bağırsak kurtlarımın güdümü olmadan dişlerim olanca kayganlığıyla gündüz dostlarına gıcırdıyor.

 

[Az önce Marsilya kiremitin bindirme noktasında sol kalçası üzerinde vücudunu katlayıp, öne eğilerek üzerindeki pütürüklerin dişleri ters dizili duran pembe beyaz diliyle ha babam yalayıp durur. Koni biçimindeki cinsel organını hırpalayan kedi, ellerinin ayasındaki kara yuvarlak et topaklarından yumru kasılmasıyla sıyırdığı yarı şeffaf hilâl tırnaklarını meşenin eteklerine gözlerini kapatarak keyif ile sürter. Baştan kıça yay olup gerinir. Kafasındaki kırmızı kadife şapkayı arka sağ bacağının ucuyla tek hamlede düzeltir. Osurur;  ve ertesinde terbiyeli olduğu için havayı patileriyle sanki eşeler gibi yapar. Aralık kapıdan kuyruğunu gösteren persan davetin yuvarlağında allak bullak olmuştur içerisindeki güdüler.]  

 

 

 

 

02 Ya düşünülmesi gereken fazlasıyla ele alınmıştır. Y a da daha önceden hiç öngörülmemiş noktadan, ihmal edilmiş bir çatlaktan musluktan boşalırcasına su fışkırır. Elinin içiyle bastırır, parmak tıkarsın, yan dönüp olanca gücünle omuzunu dayarsın, durduramazsın. Öylesine ince, tutulamaz, inatçı ve kaynaksız  yürüyen bir kar suyu. Akıl yürütmeye zaman yoktur, vana yoktur, musluk yoktur: akar, akar ve akar (ardı sıra üç vurguyla tek eylemde). Ve muhtemelen de bu kriz saatinde etrafımdaki herkes uyuyordur. Suyun sızdığını, yaşadığım heyecanı, çektiğim sıkıntıları birebir görmeseler de sabah bol yorum yapacaklardır. Halbuki bir an için kendimi toparlayıp onları uyandırmaya zaman bulabilsem, o yorum sahiplerinden bir tanesi bile, dengesiz bir karasuluk gibi olur olmaz yerden patlayıp akan suyu durdurmama yardım etmeyecektir, bundan eminim.

 

Bu saate kadar uyanıksam; bilin ki sorun vardır. İçten içe, rüzgârsız havada ağır ağır ilerleyen dumanı bol ateşi gizli bir yeşil ot yangını. Aklım başımda olsa, ben olmasam da tutuşmaya devam edecek canlı samanı çıplak ayaklarımla üzerinde tepinip söndüreceğim oysa. Harını saklayan duman ve çapı değişmeyen çatlaktan harç içeriğindeki fazla kireci dışa vurarak gittikçe hızlanan bir su.

 

Uyansalar dahi yardım edemezler artık. Hem öyle güzel ya da öyle kötü uyuyor ki herkes etrafımda: horlama sesleri, yer değiştirmeler, yutkunmalar, makas açmalar. İntihar ederim ama onları uyandırmaya kıyamam. Üzerime abansınlar istemiyorum. Onlar böyle daha gerçek ve daha ölü ve ben’den daha dışarıda ve uzaktalar. Aşağısı uzak ve karanlık, hava soğuk: bir adım ötesi boşluk!

 

[Kedi çıldırmıştır. Gözlerindeki fosfor, halının püsküllerinden döşeme altlarına vurur. Adımlarını dört nala çıkarmış bir karın ağrısı kuyruğuna takılmış tahrik edici bir kurdela gibi onu peşi sıra hoplatmaktadır. En yakın tüy kusturucu ot hiçbir yerdedir.]

 

03 Bana bir elin uzandığını görüyorum. Batmış gemi, zift yağlı kalas, susamsız can simidi. Yapacak bir şey kalmamış; akıntı ben yetişinceye kadar götüreceği yere uzaklaştırmış. Beyaz-mavi-yeşil biçimsiz buzdağı kalın yerinden kendi üzerine ansızın kırılmış. Cam şişeye mektup tıkıştıracak zaman yok. El açılıp kapanıyor. Bulutsuz yağmur, sabah geliyor, gündüz gidiyor; akşam yine geri geliyor. Yardımcı olamamanın sıkıntısı ile ellerimi yumruk yapıp sıkıyorum kendimi.

 

 Bana bir elin uzandığını hissediyorum, bu kez görmüyorum. Göz kapaklarım açılıp kapanıyor, perdeler sallanıyor, evin içinde sessiz gölgeli bir şenlik almış başını gidiyor: göremiyorum. Biliyorum uykuya devrilmenin anı çoktan geldi çattı. Ya uykudayım ya da bu saate kadar uyumamışsam günün hesabı çok uzun sürecek: Derinliklere doğru gittiğini sanan yüzeysel bir tartışmanın başlangıç bölümünde geziniyorum daha. İki elim, parmaklarımın ucu vücuduma dik uzanmış önde; yokluyorum. İçi ufak ve kısa menzillerle setlenmiş boşluk. Kör saattin sonu gelmiyor.

 

Bir el uzanıyor, hissetmiyorum bile. Sadece yorganın dışına çıkmakta direnen ayağımının ucunu içeriye çekiyorum. Niteliksiz tuğladan imal kör soba çoktan soğumuş; içerisindeki son közün ısısı bacadan kaçıp yükseklere ulaşmış. Örtünün altı görece vücuda yakın. Dolaşan kanın dokumada yarattığı soluyan sıcaklık.

 

El uzanıyor olsa da bana kadar uzanmadığı kesin. Görmüyorum. Soba da. 

Uyuyan bir ayrılık ağır ağır nefes almakta. Berisindeki toprak tava geldikçe sürülse de makilik sinsice yürümekte. Yabani sakız komşu topraklara kol atmaktadır her güz sürgününde. Kalınlaşıp ağırlığı arttıkça toprağa değdiği noktada ana köke öykünen güçte, uçlarında küçük şişikler halinde yuvarlak karanlık meyveler  tutunmuş kapkara saçaklar. Bu bir şaka olmalı: Gecenin üçünde -ben şu anda hiç ama hiç istemesem de- üstüme üstüme cüretle gelen ağulu, hışırtılı, yaprak uçları kılıç dikenli kara yeşillik.  

 

[Kedi ‘kistli ciğerin rengi nedir?’ cinsinden beş para etmez sorularını merdiven aşağı çoğaltmaktadır. Mini minnacık burnunun sıcağında ve sağında solunda bulunan birçok delikten fışkıran bıyıklarıyla dengesiz gördüklerini gözleri dahi görmez: ‘Kan rengi koyu gri?’. Patlamış iri kenenin tırnağıma bulaştırdığı alyazma.] 

 

04 Uyanık iken az çok kendini savunabiliyor insan. Ama uyurken, kıyıdan okyanusa salınan gazete kağından sırılsıklam bir kayık: Kadere teslim bayrağı. İsterse işaret parmağın yastık altındaki emniyeti alınmış çelik tetikte gerili dursun. Gelen geçene açıktır ortam. Yorgan altı kara orman. Kovboy filmlerindeki o yarı açık gözlü uykular aldatıcıdır. Merdivenler çıkılır ama tahta gıcırdamaz. Anahtar deliğe sokulup çevrilir, çelik tıngırdamaz. Cam tuz buz olur kırılır ama şangırdamaz. Kapı açılır, ses çıkarmaz. Yatağa yaklaşılır ve horoz kaldırılır...

 

Savunmasız saatin baskınları, cinayetleri ihanetleri meşhurdur. Beklemediği yerden hançerlenmenin hazırlıksız anları. Uykunun en derin olduğu an. Uyanık iken bile beyninin yarısı uykudadır. Vücut kendini dinlenmeye almıştır. Ağacın kışın geçirdiği soğuklama süresi gibi. Ne kadar uzun olursa odun o kadar iyi dinlenmiş, yazın meyvelere yürüyecek sihirli verim o kadar yüksek olur.

 

Su içene dokunmayan yılan, uyuyana da dokunmaz. Bu kısa yolculuk anında bilinç de gözler de kapalıdır. Hatta kapanalı çok olmuş, uykunun dehlizlerinde bir hayli ilerlenmiştir. Öyle ki birden çıkmak mümkün değildir. Hani top bile atılsa ve kazara uyanılsa da kendine gelmek artık kolay değildir ve zaman alır.

 

Ceylan pınardan –arkası düşmana dönük- su içmektedir. Belki azılı düşmana karşı en yumuşak anıdır bu saat ama yine de gelenek değildir arkadan vurmak. İllâ ki bu anda darbeyi indirmek kolayına geliyorsa da bence alışkanlığın ötesi, yansıması suda oynayan iki gözün kırpışmasına inen karanlık hainliktir. Hainliğin ise saati, vakti, sırası, düzeni yoktur.

 

[Kedi karnını açmış uzun uykusunun göbeğinde. Yumuşacık kılların sabit sayıdaki ufacık ve koşut uyarılması zor meme uçlarını örttüğü göğsünü okşama zamanıdır. Ama elin hizmetinde olmadığı saatte, sokağın lambasının gücüyle perdeden kireç örtülü duvara düşen gölgelerin zemine yakın okşamasını çok az hisseder o.]

 

05  Kendim, kendime çarpa çarpa yoruldu ve ıslak elastiki ter tuzlu kumaş duvara yaslandı. Kaba sıvanın üzerinde eğreti duran ince kaplama titredi; nem sıvadan tuğlaya değdi. Dibindeki üre yorgunu düşmüş su yosunu, sarı-siyah gölgesiyle parmak üstünde yükselemiyor.

 

Kendim, içimden artar ve zaten arttırılmış ötekinde döllenerek o’na dönüşür. Sonunu tam anlamıyla düşünmeden –her ne kadar üzerinde çok düşünülmüş gibi yapılsa da ortaya çıkan mucize tam olarak değerlendirilemez hiçbir zaman- attığımız küçük adımlarla başlar hikâye. Doğacak olan daha ilk adımda oluşmuştur bile. Atmosfere çıkması ve annesinden kopmasına doğum dense de bu aslında terk ediştir. Biraz daha kalsa kendisi de taşıyıcısı da ölecektir. İllâ ki o süre sonrasında artık çıkmalıdır yola. Gece zifiri karanlıktır ve hareketsizdir. Sancılar buralı değil ya da mola almışlardır; ve ortalıkta kimsecikler yoktur. Yatakta kör bir buğu dolanır. Rem safhasının göbeğinde çıkar çoçuk. Yoksa bu saatte annesi doğumunu mu düşlemektedir? Doğum saatidir gelen. Ve merdiven aşağı koşuşturmaca başlar.

 

Kendim, dışımda ve bana karşı. Havayı yordamlayan iki kırmızı pembe ayak. Parmakları küçük beş çizgiden ibaret sinirli ve güçlü sola ve sağa bakan iki kırmızı pembe sıkılı yumruk. Taze yalanmış bir köpek, dişi üreme organına benzeyen saçlı, saçsız kırmızı pembe sıcak bir baş.

 

Kendim, karşımda ve benden santim santim –kapı eşiğinde tükenmez kalemle doğrulanan bir şekilde ve öğütlerimle ters orantılı olarak gelişen bir yapı ile-  uzaklaşıyor.

Ben öldüm ve sanki benimle dalga geçer gibi kendimi barındırmayan beden, benden sonra çok uzakta ve hâlâ yaşıyor.

Ne güzel bir şey çocuk yapmak! 

İyi ki doğdun ölüm hakikati.

 

[Akciğeri pişmiş olarak yemeye alıştırılan kedi, altıncı ve yedinci yavrularını doğurduktan hemen sonra ak kistli pembe sünger gibi pişirmeden ıslak ıslak yemiştir. Neden?]

 

06 Üç tırpan. Sapları gövdeye delikten sıkıştırılmış beyaz hafif tahtadan. Ekini aynı yöne devirmesi kolay olsun diye uçlarına çıta destekli tel takılmış. Üç tırpan, bedensiz ve elsiz eş zamanlı aynı yöne kırılarak biçiyorlar. Aynı anda kuru bitki sapına değen çeliğin hışırtısı fasılalı duyuluyor. Kırmızı gelinciğin içerisinde hapsolmuş kavlak bir cızırtı. Havada bulut yeşil-sarı toz. Sağa sola düzenli olarak yığılan sade tohurun boyun eğişi. Bitki taze üçüncü hamur kağıt sarısı arpa, yulaf, fiğ, buğday. Bedensiz terler anızın üzerine damlıyor ve koyu nokta kısa sürede kuruyup çevresinin renginde yok oluyor. İki peygamberdevesi sırt sırta vermiş sağ ayağını az ötedeki böğürtlene bırakmış olan çekirgeyi izleyerek ellerini ovuşturuyor. Anız; tarlanın pis sakallı hali. Üzerinde, yaşam tanecikleri  serpilmiş ölü bedenler üst üste yığılmış.

 

Üç tırpan, çeliği çekiçle dövülmüş: pürtüklü. Bilenmiş ve incelmiş. Üzerime, kararlı ve hızlı  çeyrek daireler çizerek ağır ağır yaklaşıyorlar. Ayna yok ki bakayım: Yeterince sarardım mı?

 

Yastık altı gizli  illegal altınlar uykuya dalamamış aralarında sohbet ediyorlar. Uyandığımızda hatırlayamadığımız rüyâların en güzel yerleri çarşafa sürünür. Bilinçaltının dehlizlerinde gezinir uyanmak üzere olan ellerimiz. Altın Saatte Kör ebe!

 

[Kedi sarman sarısı uykusundan –sanki uzun yürüyüş’te ayakları şişmiş bir Mao’yu yüz çiçek açmış bir kızıl bozkırda betimleyen bir sanrı görmüş gibi- dişi ve uzun bir miyavla şaha kalkar. Kedinin ifade şeklinde Mao’yla olan gizli rekabeti.

Ne yazık ki kedilikten çıkarmıştır onu karnının arka bacaklarına yakın yerden traş edilmiş kılsız bölgenin işareti. En olmaz saatte palas pandıras çıktığı buzdolabının üzerinden aşağıya kanat çırparak atlaması bundandır.]

 

07  İstihare uykusu gerçeğe uyanmıştır. İçimde gün boyu dolaşan arzu şeytanı artık damarlarımdan ileriye geçmek ister, ete kıkırdağa karışır. Uyanık olduğum saatlerde kafasına durmaksızın kürek tersiyle ölesiye vururum ama oralı olmaz. Israrından hiçbir şey yitirmemiştir: Mutlaka en üstte o kalacak, hep beni yönlendirecek. Direnirim. Gün boyu direnirim ama fayda etmez. Zaten uykudayımdır ya da tam uyanmak üzere bu saatte. Her kalktığımda önümde anlamsız bir sertlik. Gören de sürekli rüyalarımda sonu gelmez sado-mazo orjiler düzenliyorum sanacak! Halbuki gayet masum bir intikam planı akıp geçmiştir kafamdan o anda. Ne alaka bu ayağa kalktıktan sonra bile devam eden yoğun kan basıncı? Uyanmadan beden ya da henüz uyanmışken yerçekimine karşı bu dikelme?

 

Hayatta çözemediğim, yataktan ters taraftan kalkmamı gerektiren ağır bir yüktür sabah ereksiyonları. Düşünsenize, ben, benden habersiz hovardalık yapmıştır, ya da yapmaktadır. Üstelik bana sormadan, en zayıf anımda, uykumun en derin yerinde bana fikrimi bile sormadan, benim en hayati organımı ödünç alarak! Ben’e ise sonrasında utancı kısa sürede gidermek kalmıştır. Gören olsa nasıl açıklayacağım? Kim inanır bana? Benim olan bu organın benim iradem dışımda benden içeriye yolculuk ettiğini ve bu şekilde geri döndüğünü? Hem de abartısız olarak her sabah! 

 

Uyarılma Saati’nde beni uyaran nedir? Hem de uykumun köründe? Her sabah yaklaşık olarak aynı anda? En yoksun olduğum ya da en doyduğum anlarda aklım fikrim uykuda cinselliğin girdabında? Üçüncü ve sonuncu REM’in yüksek basınçlı girdaplarında yorulmadan dinlenmiş olarak uyandığımda.

 

Basınçla ayağa kalkan halka kaslı yuvarlak aslında bana dikilmektedir. Ama ben, yeni bir günün olağan ilk adımlarımda bu dikilmeyi üzerime almamaktayım. Böylesi işime daha çok gelmektedir. Sabah sabah, güne yeni kalkmışken böyle saçma ve açıklanamaz bir nedenden ötürü kendi kendimle kavgayı şimdilik göze alamam: ertelerim.

 

[Kedinin en güçlü uyaranı midesidir.]

 

08  Göz açılır; gün aydınlık. Yataktan çıkmadan önce kaygan yumuşak kadife bir geçiş anı sorunsuz yaşanır. Göz sağa sola kayar. Saate bakar, cam yakında ise, camdan dışarıya atmosfere. Hava soğuksa yataktan çıkmak için bir süre daha oyalanılır -göz daima saattedir-. Eşlikte biri varsa, önce göz, sonra el, en sonunda da söz ona değer. Vücut yatay durumdan dikey duruma geçer. Beyin kan gereksinir. Kalp daha yoğun çalışmaya başlar. Mide acıkır. Gece boyunca sessiz ve derinden devam etmiş bulunan sindirim faaliyetinin artıkları sulu kara deliğin kıvrımlarına bırakılır. Gözlerde uyku tozu yapışkan çapaklar oluşmuştur. Yüze su değer. Dolaşım biraz daha yoğunlaşır; organizma uyanma saatinde kendini bulur, beden giysisini giyer.

 

Önceki gecenin düşleri, sancıları unutulmuştur. Bilinçaltı, şehir mezarlığına yaptığı kısa ama yorucu gezintiden parmak uçlarında dönen bir sırtlan gibi benlik altındaki inine çekilmiştir. Kendi üzerine kapanan anlamsız devinimlerin zamanına az kalmıştır. Beden kendiliğinden ama yavaşça hazırlanır. Gündelik alacalı görüngü kravatını takar görüntümüz ayna karşısında. Dilinde yüksek ritimli bir türkü -hep aynı vurgulu ezgiyi dinlemekten yorulmamış- folyolu cama düzensiz majörlü minörlü küçük tükürük noktacıkları serpiştirir.     

 

[ Omuriliğiyle havaya çizdiği yuvarlak hatlı O harfini, tepetaklak yere uzanmış bir N harfinin tırnak uçlarında esnemesi izler. Klorsuz suyla seyreltilmiş ilk sütlü ekmek paparasını yutar: uyanmıştır. Tekrar uykuya dalacağı daha rahat bir ortamı arama zamanı gelmiştir.]

 

09 Erken kalkılıp acele ile yetişilecek iş yoktur. Sabahın köründe ayağa dikilip sizi güncel gereksinimleri ile çalışmaya itecek çocuk yoktur. O zaman uyanma biraz zaman almalıdır. Vücut böyle ayağa kalkmak ister, ona saygı göstermek, kalbi yavaş yavaş tempoya sokmak gerekir.

 

Cinsel devinimler genelde gece saatlerinde yaşanır. Günlük çalışmanın getirdiği bir zorunluluk mu yoksa uyku öncesi yatakta buluşmanın yarattığı monoton anımsatmalar mı, ya da sebepsiz bir gelenek mi? Oysa vücut geceyle, ortalığın kararmasıyla birlikte adım adım uykuya geçiş yapar. Cinsellik ki en üst düzeyde bir uyanışı gerekli kılar, nedense onu yaşatacak ve taşıyacak olan vücudun en durgun olduğu ve gerilediği anlarda ısrarla gündeme getirilir. Halbuki Aşk saati sabahtır. Vücut uyanmıştır. Ve bundan bir adım ötede bir kez daha uyanması için, kanın biraz daha ileriye yürümesi için hiçbir engel yoktur. Marabalar, serfler erkenden kalkmış tarlada çalışmaktadır. Altın sarısı yarım açık perdeleri oynatan yelle ahşap gölgesi içeriye taşınan tarla kokusu. Kahvaltı gelmiş ve çarşafın kenarına çilek reçelinin baygın kırmızısı değmiştir: Yarım ağızdan kaçıvermiş sihirli balıktan tanrı olma dileği.

 

[Kedi köpeğin tasmasının yetişebildiği yere kadar rahat rahat yaklaşabilmektedir. Ötesi gözlerin ötekine kısıldığı zıplatan bir zooğrafya.]    

 

10   Öteki’ne ait ne varsa çalışma içerisinde unutulmuştur ya da ertelenmiştir. Zaman iş içerisinde akıp gider. Bir yerden bir yere kova içerisinde taş taşınır. Zemin öylesine bozuktur ki el arabası yürümez. Taşın düzgün kenarı duvarın dış cephesine denk getirilir. Görünüş. Alından buruna doğru süzülen ter burundan işliğe damlar. Çalışkanlık. Beyin dinlenmek ister, vücut devam eder. Bitmesi gereken iş hiçbir zaman tam anlamıyla sonuçlanmaz. Bir diğerine geçmek için, biz bu şekilde sonuçlandığına inanmak isteriz. Yele karşı değil yel ile birlikte uçurtma havalanır kendiliğinden. Durmak, soluklanmak, yorulmak bilmez bir yel. Dinçlik saatinin rüzgârı öylesine ısrarlıdır ki üç kuyruklu uçurtma yere inmez, zamanın üzerinde anlık yükselme ve irtifa kayıpları ile dalgalanır. 

Kısa süreli bellekte boşluklar kalmıştır.

 

[Yitirdiğinin ardından çok uzaklara yolculuk etmiştir. Sahibini ya da sevgisini değil, sadece düzenli yiyecek ve karşılıksız olmayan ucuz erdem arar.]      

 

11   Ben bu akşam da öleceğim; üst üste bir kez daha. Sırf kıllık olsun diye. Kimseye önceden haber vermeden. Tam da en çok sevilen dizinin orta yerinde. Öğleden sonra beş’te patates haşlayacağım. Cücüklenmiş, lacivert yeşil toksik sürgünleri belirginleşmiş ve vücudu büzülmeye başlamış biçimsiz toprak dışlanmışları. Üzerine tuz serpeceğim. Önce kabuklarını soyacağım. Soğumasını bekleyeceğim. Dört’te yamaçtan yabanî kekik toplayacağım. İple büyük bir demet yapıp eve taşıyacağım. Altı’da düşmanımın başına iki elle ancak kaldırabileceğim taşı, beyaz mermer kayrağı indireceğim. Karadut lekesi sinmiş işaret parmağıma taktığım aşınmış kirli yarabandından boşalan yapışkanımsı kara ipliği üst köpek dişim ile üst küçük azı dişimin arasına sokup ileri geri hareket ettireceğim. Kendi yaptığım kaset rafının ağırlıktan aşağıya doğru sarkan orta tahtasına destek olması için iki kısa ara parça keseceğim. Bir türlü bitmek bilmeyen taş duvarın arkasına eğimin yüksek olduğu kesimden el arabası ile kahverengi toprak taşıyacağım. On beş gün önce diktiğim halde hâlâ patlamayan kavun tohumlarının ikili üçer’li tavsız toprakta elle dağılmış olduğu biçimsiz yamuk arıklara su salacağım. Semizotugiller familyasına şirin görünmek için kendimi zorlayacağım. Köklerinin dibinden fışkıran kanyaşı otlarını köklerken onları zedelememeye özen göstereceğim. Mutfağın içerisinde ben yemek yaparken, dışarıda bana hain hain bakan dört ayaklı hayvana içerisinde sarı parazit ilaçlı et suyuna yumuşatılmış ekmek vereceğim. Sonra güneşten kavrulmuş coğrafyaya ansızın çıkacağım. Ayağımda şıpıtıklarla ve paytak adımlarla. Laf ola beri gele tüylü meşenin etrafında bir kez dönüp eve gireceğim.   

 

Planlama saati’nde en güzel tasarım sen olacaksın:  Sümbül-ü teber kökü gibi yumru yumru sarı yeşil kök salmışsın içimde. Birini söküp atsam, kalan ellisinden belli belirsiz şeffaf kokusuz elli çiçek yükselecek otların üç karış üzerine.

 

[Kedinin tek tasarısı köpek havlaması gibi miyavlamaktır. Top olup iki patisiyle zorlukla yakaladığı kuyruğunun ucundaki uyuzdan tüysüz düşmüş kısımdan çekimser ‘karaoke’ tavırları eşliğinde ağzının iki yanındaki beyaza boyanmış misina bıyıklarını kararlı bir şekilde oynatmaktadır.]  

 

12  Yarı yol; günün göbeği:  Mola zamanı. Koyu kahverengi guguklu saatin bağcıklarından boşandığı an. Açılan yaylı minnacık kapı, görünmez kemik rengi utangaç kuş. Hangi mekanik dehanın, küçük dişlinin dönmesiyle çıktığını anlayamadığım acaip bir ses. Yukarıdan aşağı yükselen. Bir ucunda sade bir halka, diğer ucunda kancalı bir halka bulunan güçlü ama ince zincir. Aşağıdan yukarığa alçalan. İki ladin kozalağı ağırlık. Yerçekimine öykünen. Saatin gücü. Siz hiç çıldıran bir guguklu saat gördünüz mü? Ben gördüm. Bir öğlen üzeri idi. Saat ötmeye bir başladı bir daha durmadı. Kuşun kapısı açıldı, kuş çıkmadı, guguk sesi yükseldi. Ağırlıklar tersine işlemeye başladı. Kuş çıktı. Kapısı kapalı. Saat başı, yarım saatler değil, on dakikada bir ağırlıkların parkeye doğru zincirle aşağıya çektiği zaman çığrından çıktı. Ev halkı ayağa kalktı. Önce ağırlıkları kovaladık. Birimiz kuşu yakalamaya çalıştı. Diğerimiz yaylı küçük kapıyı tuttu. Kısa boylu olanımız yelkovana ucundan aşağıya doğru asıldı. Akrep tahta kalasla alttan sıkıştırıldı. Saat durmuyordu. Babam sandalyeye çıkıp sağ işaret parmağı ile guguklu saatin aslında bir küçük tahta evden ibaret gövdesine alt tarafından iki kez, -kapı tıklatır gibi- vurdu. Saat durdu. Evin duruşu sağa dokuz derece kaydı ve hep öyle kaldı. Haziran ayıydı. Yüz kasları gülüyor izlenimi verecek kadar katılaşmıştı. Çenesine tutunan beyaz bezin iki ucu saçlarının olmadığı kafasının üzerinde birleşmiş düğüm olmuştu. İki kan kardeş ayakta idik, ancak birbirimize bakamıyorduk. Suyla ovalanan mor değil mermer beyazı bir vücut. Hava çok sıcaktı, oda içerisinde beyaz taştan yansıyan iki tarafı keskin güneş vardı. Ayağındaki ortak yara izimizin büyüdüğünü ancak o gün fark edebildim. Elleri bize ait soğuk bedende dolaşan adamın dudakları yarım yamalak güdük dualar mırıldanıyordu. Kulaklarım çınlıyordu. Bir radyo sesi. Vurgusuz okunan bir ihtilal bildirisi. Gecemize patlayan bir tanker. Düşen vasistas. Uykumuzun en derin yerine nüfuz eden Hindistan musonları. Kızartılmış ekmek kırıntıları, okunmamış yeri kalmayan katlanmış gazeteler.

 

Artık kimse cesaret edip de parmaklarının ucunda dahi olsa gugukluya uzanmaya cesaret edemiyor. Zaman göstergede durmuş, iç gerçeklikte hızla deviniyor.

Güneş en tepede. Toprak yan yana dizilmiş çeliğin vücuda nüfuzuyla iki yana açılıyor. Geriye baktığımda mide bulandırıcı bir hızla yerine oturan toprağın sıcakta buharlaşarak kayan ve yerli yerine oturan görüntüsü. İlerleyen lastiğin ardında sağdan sola yukarıdan aşağıya esrik dalışlar yapan yuvası uzak kırlangıçlar. Karakabaklar ve karatavuklar –ayrı ayrı- çalılıkların altında kıpırdaştılar.

 

Kafamı iki elimin arasına aldım. Tuvalet alaturka. Delik bacaklarımın arasında; yakın, bir o kadar da derin ve yutucu. Yaratıcılık Saatinde ıkınmak sakıncalı. Nereden çıkacağı belli olmayan parmak kalınlığında bir kara damar ansızın ve davetsiz sahneye çıkar. Ne zaman yok olacağı, geri gidip gitmeyeceği belirsiz salgılı ağrı yumağı.

 

[Tüysüz, pembe, kızarmış ve tavuk iriliğinde: Ve kedi fareyi yarattı. Orantısız güç kullanarak önce düşünde.]

 

13  Dolambaçlı yollardan genelgeçer akışla karın şişirilmiştir. Bir şey yutulmamış olsa bile mideye komşu havuç-şekerpancarı karışımı simyacı organdan yeşilimtrak sıvılar aşağıya akmaya başlamıştır. Mide Saati’nde olunması gereken yerden uzaklaşmamalıyız. Dışarısı zehirli, ıslak ve buhara meyilli. Ağızda saatlerdir şekilden şekile giren şekersiz sakız mideye sabahtan beri normalden fazla havayla karışık tükürük sevk etmiştir. İçimden sebepsizcesine kaçıveren hava kümelerin bir nedeni de bu olsa gerek. Öğle olmuş mudur ki sonrası sözkonusu olsun? İmkân olsa, yemek yiyebilsek, ağırlık çökse ve çeyrek yaşama bedel bir şekerleme kısmet olsa.

 

[Kıl torbası öğle ezanını kaçırdığından –ya da duymazdan geldiğinden- uykusundan sıyrılıp pencere önüne açlığını vuramamıştır. Bu yüzden açtır. Uykusunun en kuytu yerinde patileri titrer; biz fare yakalıyor sanarız. O ise mundar damgasını vurduğu ciğeri sahneden sokağa, yani yanına çağırmaktadır.]

 

14  Tutma yerleri, ayakları ve iskeleti kayın ağacından; çatısı ve döşeme tahtaları maundan yapılmış, iki kişilik hafif bir tahtırevan. Zeytin yeşili kalın perdeleri kapalı. İçerisi dolu mu, boş mu belli değil. Taşıyanlardan bunu anlamak olası değil, çünkü kimse taşımıyor tahtı. Yokuş aşağıya, birçok caddenin aktığı döner kavşağa doğru yerden omuz yüksekliğinde hızla iniyor. Perdeler arasıra kıpırdıyor gibi olsa da bunun ara sokağa dalmış lodos kaçkını rüzgârın etkisiyle olduğu hafifçe havalanan kuru çınar yapraklarından aanlaşılıyor.

 

Kavşağa yaklaştıkça rengârenk bir cümbüşün yokuş aşağı büyüklü küçüklü sokaklardan döner yoğunluğa aktığı anlaşılıyor. Buluşma yerinde öncelik hakkı, ana yol tali yol filan dinlemeden önceden tasarlanmış bir gösteri gibi bütün renkler birbirinin arasına giriyor, buluşuyor: Dönen iki yüz elli altı renklik soluyan, kabaran bir ebrulî. Safra kesesi saatinde buluşmaya gelmiş coşkun bir kalabalık. Çubuğa dolanan akidenin dönen yeşili kırmızısı sarısı. Kadife tüyleri yanmayan dokumadan örülmüş oluklu nihaleye oturmuştur açlığın acemi ateşi. Ya mide boş ise? Ateş dilim dilim katman katman iç çeperi kömüre çevirerek yumuşak eti deler geçer. Beyaz çerçeveli kıpırdayan yaranın ortasında sulu cırtlak kırmızı su rüzgârda titreşir.

 

[Kedi balkon kenarında beş yıl önce alınıp da çürüyen pembe sardunyanın yerinde bitmiş otları şekersiz sakız tadında çiğniyor. Tükürüp bir daha çiğniyor. Bir daha tükürüyor. Ne yaparsa yapsın, ömrü boyunca yeşildir artık safrası.]

 

15  Aynı saatte çoğalan mübarek, genelgeçer bir uyku serpintisi başlar pembe gri gökyüzünden aşağıya doğru sarkaraktan ağırlaşan. Gözkapakları dirense de beyin çoktan giriş kapısını açmıştır. Ara güç toplama zamanı gelmiştir. Sabah erken okuduğunu yineleyen içeriye doğru terlikli bir yürüyüşün ardından arkası dönük uyuyan bir gri hırka. Uyku da ne kelime? Bir pusudur sanki yarım göz kurulan. Çıt çıksa ansızın bir bağırtı kopar, karşı arsanın yamacında ısrarla büyümüş adî cevizin osuruktan yapraklarına tünemiş iki kara başlı karga martıların üs kurduğu damın yamacına doğru meydan okuyarak havalanır, uyuyan yüz bizden yana döner. Odaya habersizce girip, tahta kenarlarına kıvrılmış siyah beyaz fotoğraflar sokuşturulmuş vitrindeki aynanın bir mum daha aydınlattığı çekmeceden sıkıysa bir şey almaya çalış. Çapraz ateşte cam çerçeve yıkılır. Yerde çözülmüş dağınık mayonları toplamak kalır bize. Hani şu harekat planını tartıştığımız maket üstünde demiryolu haline dönüşen ve hep eksik kalan küçük metal parçacıkları. Düşmanın şose gibi kullandığı özensizce bıraktığı izlerden belli olan vadiye doğru kıvrıla kıvrıla acıyla inen kırmızı toprak yol üzerinde soğuk havaya sıcak düşen aralıksız yağmurun neminden geçinen ağır bir sis. Narin ve ince Beretta’nın uçları kırmızıya boyanmış 7,65’lik mermileri şarjör yayından aldıkları güçle yatay konumda doksan yukarıya doğru omuz temasında fırlamaktadır.

 

Şekerleme saati’nde bilincimiz gözkapakları altından şerbete dalmış, mahmur gözlerde uzun süreli belleğin kaydı başlamıştır. Sahi, birader Ebu Kasım uğurlu çarığını en son nerede yitirdi?

 

[Alnının sağ kulağın önüne denk gelen az tüylü kısmında kaşıntıdan ileri gelen açık yara büyümüştür. Utancından çoğu zaman çekyat ile kalorifer peteklerinin odanın köşesinde yarattığı boşluğa kendini gömmektedir. Kolesterolü yüksek çıkan uzun tüylü zengin kedinin, ya sağ arka ayağının plastik koruyucu ile örtülmesi gerekir ya da kırmızı tavşan eti ve yağlı tavuk kıkırdağı ağırlıklı küçük halka biçimindeki zeytin yeşili ve kiremit kırmızısı kroketten balık eti ağırlıklı ve soya yağlı koyu kahverengi diyet parçacıklarına geçmesi gerekir.]

 

 

16    Kireçtaşlarının aralıklı olarak gelişimini engellediği, çok yoğun olmayan makiliğin örttüğü dar vadinin en alçak yerinden beceriyle akan, sedir kozalağı yüklenmiş sarı şeffaf, alabalıksız bir ırmak. Hava sıcak. Vadi gölgede; soğutucunun göbeğinden çıkan bir bardaklık içecek su pınarının suyu kadar serin. Irmağın kör dönemeçlerinde, suyun dibindeki taşınmış kumun üzerine yerleştirilmiş boy boy alacalı karpuzlar. Herkes ırmağın gürültüsüne yakın yerde yere serilmiş iki büyük masa örtüsünün üzerine oturmuş. Bir tek asık yüz yok. Herkes yiyip içip gülüyor. Sonra birden ağabeylerimle birlikte iki yaban zeytini arasındaki dar alanda oynadığımız tek vuruşluk ayak topundan sünnetimizde her birimize armağan olarak getirilen toplardan siyaz beyaz renklerde olanı suyun en güçlü devindiği dar  noktaya ortalanıyor. Bakakalıyoruz. Üzerinden durgunluğu ilk atan ben oluyorum ama daha henüz yaşım çok küçük. Irmağa doğru attığım iki üç adımda bile top çoktan on metre aşağıya taşınmış oluveriyor. Büyük ağabeyim de uyanarak, daha da akıllı bir hareketle, ırmağı, topun henüz geçmemiş olduğu bir seviyeden yakalamayı düşünerek hızlı adımlarla makilerin arkasında kayboluveriyor.

 

Yere zor çömelmiş biri sarı-kızıl saçlı, diğeri kalın çerçeveli koyu yeşil-kara cam gözlüklü iki adamın sohbetleri gamze gamze gülüyor. Keçilerin hücumuna uğramış yaban zeytinin hırpalanmış dallarının arasından büyük harnupun şam fıstığı kırmızısı, tazyikli şehir suyu rengindeki ince uzun bardakların tabanına vuruyor. Kadınların yamacında kız çocukları kumaş artıklarından yaptıkları yataklarda saçsız tek gözlü bebekler büyütüyor özenle. Kadınlar durmuyor hep konuşuyor. Muhabetleri rüzgârsız bir havada tarlada yerdeki hasat artığı arpa saplarını ansızın döne döne havalandıran kimsesiz bir tayfun nüshası gibi dar vadinin kenarındaki kayalıklara yükseliyor.

 

Bakışımın hüznü ırmağın aşağısında görebildiğim son kaya parçasında gezinirken, dikenli meşenin koruduğu dar patikanın ardından ağabeyimin siyah saçlarını görüyorum. Kalbim çarpıyor. Sonra elinde topla birlikte –top bu kez siyah, beyaz değil- yanımıza geri geldiğini anlayınca, ateş kaçmış bir havai fişek yığınağı patlayıveriyor gözümün önünde rengârenk. Artık yavaşça vadiden kaybolmaya başlayan güneşin son ışınları, sudaki köpük; uzaktan yerden buğu gibi yükselen kesik ve birbirinden kopuk kahkahalar, ormanından uzak düşmüş sarıçamın iğne yaprağındaki reçinenin inci parıltısı, üşümüş karpuzun su altında hacim değiştiren kıpırdamaları.

 

Neşeli Saat uzun sürer gibi gelir ama çok kısa bir andır parmak ucundan yakalanan. Ak kağıt üstündeki görüntülerde bile yakalanamayan, içten, en derinden geçmiş hoş bir toprak kokusu.

 

[Kedinin neşe göstergesi ses perdesinden en sevdiği ve en sahte şarkısının nakaratı utangaçca mırıldanır. “Seviniyor” der ve kulağının kenarındaki az gelişmiş uyuzunda tırnaklarımızı biraz daha bastırarak gezdiririz. Kaşlarının arasında rahat rahat çiftleşen genç iki kara pirenin rahatı kaçmıştır. Ve ayrı ayrı yollardan çene altındaki, kuruyarak küçücük siyah noktalar halinde kısa kıl köklerine yiycek artıklarının yapıştığı daha az kanlı bölgeye doğru koşarayak uzaklaşırlar.]

 

17   Bir ileri, bir geri;  önümden hızla soldan sağa, sağdan sola akıp giden, kalın çeliğe açılmış tahta pencerelerinde insan buharı yüklü kütle bir türlü devinimini tamamlayamıyor. Henüz iskele verilmemişken, insanların altlarında köpüren koyu yeşil karanlığa aldırmadan bir taraftan diğerine atlamalarını izliyorum. Ayyuka çıkmış, kendi üzerine için için kapanan hortumların güçlü vakkum kuvvetiyle oluşan, denizden yüzeye doğru yükselen çeneye çarpan alıngan yarı-ılık bir rüzgâr. Gerilen halattan sol yanağıma rastlayan hafif gres yağlı bir deniz suyu damlacığı kadar beni uyarmayan yüreksiz kalabalığın iskele korkuluklarında gezinen elleri.

 

Yarım saattir, zıraat ilaçları satan dükkanın penceresine musallat olmuş kara sineği üçe katladığı gazete ile avlayan çocuk, bağ makaslarının asılı durduğu kısımdan kristal dişli bir budama testeresini yere düşürmüştür. Patronunun ağzı bir kere açılmıştır; ağzının arasından ‘her derde deva’ sözcükler dökülmeye başlayınca, alt çenenin üst çene ile karşılıklı çalışması soluklar hızlandıkça yavaşlamaktadır. Elin ayasındaki uyuşukluk elmacık kemiğindeki göz kıstıran acının sızısına denk gelmektedir.

 

Üstü çıplak, sivil giyimli boy boy yetmiş erkek, yüzleri Marmara Denizi’ne dönük kol açıklığında üçlü düzende saf tutmuşlar. Demiryolu duraklığında, daha çok bilet satış yerlerinde kümelenmiş şehiriçi hattının gelmesini bekleyen iş telaşında insanlar. Birkaçı bekleyişin sıkıntısını duraklık boyunca yürüyerek üzerinden atmaya çalışıyor. Eğitim üniformalı, oldukça iri  bir astsubay, önündeki şaşkın kitleye tüfeksiz beden hareketlerinden aklında kalanları göstermeye çalışıyor. Bel hizasından iki yana ileriye doğru doksan derece açılmış kollarıyla dönmesi gereken vücudunun üst kısmı, mesai boşluklarında aldığı alkolun kalorisinin yağa biriktiği belinin engeliyle ne yazık ki hareket etmekte zorlanıyor. Sadece kolları, üzerine üzerine gelmeye çalışan bir kara sineği kovalamaya çalışan tavuğun kanatları gibi ellerinin de uyumlu bir şekilde ötelediği hava ile birlikte, küçük salınımlarla bir sağa bir sola kıvrılıyor. Nöbetçiler gülüyorlar ve yüzlerinin görülmemesi için cephelerini dışarıya veriyorlar. Uzaktan Zührevi Hastalıklar Hastanesinin kimbilir hangi rutubetli penceresinden türkü çığıran çıbanlı bir bayan sesi, Sarayburnu’ndan itibaren henüz hız kazanamamış olarak, sarhoş gibi yalpalayarak yaklaşmakta olan trenin düdüğüne karışıyor.

 

Alıştırma ile ısıtılan kaslar yırtılmamaya direniyor. İçin için yanıyorum. Mavisini yitirmiş bir ateş hırsından duvardan duvara vuruyor kendini: Bulduğu en ufak mecradan dışarıya kaçacak. O kadar güçlüyüm ki, ya da o kadar güçlü ki içerimdeki yorulmak bilmez ateşin kaynağı, kaya parçası, toprak tepeleri, ağaç gövdeleri, kuru meşe kökleri,  önüme çıkanı gözü kapalı devireceğim.

Antrenman Saati’nde hasta yatağından kaçıp ormana kaçmak ve önüme gelen ilk ve en yüksek ağaca tırmanmamak için ölmüş olmam gerekir.

 

[Mahallenin bütün edepsiz kedileri biraraya gelmiş kömürlüğün boşluğunda kuyruğa girmişler. Sanki hepsinin eline girişte –bireysel işlemler kısmından- vezne numarası verilmiş kirli beyaz ayak takımına! Öylesine titizler sıra konusunda... Ve gözlerinin güzelliğinden ve uzun tüylerinin alımından dişiliği ayan beyan ortada olan alacalı, nispeten daha temiz olan bir cariyenin peşinden düzenle koşuşturuyorlar. Abdestiz, bağıra çağıra salya sümük oynadıkları edepsiz bir birdirbir oyunu].       

 

18  Dalları alt taraftaki sokağa taşan arsız ağacın henüz yapraklanmamış dallarına çarpan renk renk topları retinamda yakaladıkça kömürlüğe biriktiriyorum. Soba küllerini dökmeye çıktığımda, gözgözelikten kaçan alçak irtifalı yanal bakışların giriş kapısının açıldığı sokakta yoğunlaştığını görüyorum. Yolun altından, sökülmeden üzerine alelacele ince bir asfalt dökülen arnavutkaldırımlarının arasından mübarek ve adaletli bir su süzülüyor, birleşme yerlerindeki çimentosu zor seçilen briket tuğlaların üzerine. Topak topak olmuş, defalarca kendi üzerine kıvrılan kılıbık böceklerinin çekinmeden çırılçıplak rutubetine bulandıkları, damla damla küf biriktiren gizli bir ayazma.

 

Derviş örümceklerinin yıllanmış, kullanılmayan ağ birikintileri sarkıt, tutuşturmalık odun niyetiyle sağdan soldan zengin apartmanlarının kapı önlerinden çekingence toplanmış boy boy tahta ve sunta parçacıkları dikit. Ancak baş eğilerek içeri girilebilen kutsal mekân. Dışarıda suratımıza doğru üflenen ucuz ve yakıcı tütün kokusu; içeride yanakları kıpkırmızı kesen yaşam yoğunluklu serin bir hava. Siyah siyah paslanan kireçli çimento’yu kışkırtan Oksijen Saati’nde kurşun yüklü bir bulutun tabana ve burun hizasına çöktüğü dışarıda olmak yerine, yerin bir kat altı hizasında yosun rutubetinde soluyan mantarın gayri ihtiyari saldığı havayı solumak daha hayırlıdır.

 

Aynı kalın gövdeli çöğüre dört bir yanından kalemle aşılanan beş ayrı cinsin sırası biribirine karışmıştır. Birincisi, anaçla aynı karakteri büyüttüğü küçük yapraklı ve dalları hafif dikenli sürgüne taşımayı başarabilmiştir. Ancak meyve verememektedir. İkincisi kalem dalı çok ince seçildiği için zayıf gelişmiştir ve ilk su yürümesinde kolayca tutmuş gibi bir izlenim bıraksa da gelecek bahara yaşayamayacaktır. Üçüncü, anacından biraz farklı olarak daha küçük ve daha az sulu meyveler vermektedir. Deli güz rüzgârının çok çabuk gelişen güzel yapraklarına zamansız yüklenmesiyle dördüncü aşı, taşdığı en alttaki tomurcuğun da alt hizasından kırılıvermiştir. Suyun yürüyüp patlayacağı mecra artık bulunmadığından ilk güz sürgününde ölecektir. Beşincisi ise sırra kadem basmıştır. Kılavuzun açtığı delik çöğürün kabuğuyla odunu arasında bomboş durmaktadır. Şimdiden sedef çizgili gövdesiyle bir çift iri kulağakaçan kalemleri tutan çarşaf bez sargıyı kolayca aşıp ortalıkta olmayan beşinci kalemin kılavuzla önceden açılmış boşluğundan kabukla odun arasına yerleşmiştir bile.

 

[Oksijenli suyla beyazlatılmış, sağ budunun yamacındaki beyaz tüy yumağının yedinci yavrusunda da bulunmamasına sinirlenen doğurgan dişi kedi –daha önceden boğup yuttuğu ilk altı yavrunun henüz sertleşmemiş kıkırdakımsı kemiklerinin verdiği ağırlıkla- bağışlama kararı vermiştir. Şanslı bebek sekiz memeyi her gün iki’şer saat arayla çekiştire çekiştire emecek ve kısa sürede ayı yavrusu gibi semirecektir.]

               

19  Günbatımı duvarın, gün doğuşu kömürlüğün ardında; burada pencere çaprazında güneş mavi. Bütünleşememiş bir iklim. Güz, pirinç çuvalına yükleme sırasında yanlışlıkla düşürvermiş bir yeşil mercimek parçası. Üstten beyaz benzeşenler maşrapayla alındıkça, ilk bakışta çıplak gözle öyle kolayca ayırt edilemeyecek olan cücüklenme noktasından güç alarak gizlenme umuduyla sıyrılarak aşağılara inmeye çalışıyorum. Herkes bana bakıyor. Ya da herkes düşman. Parkta banka dizilmiş karılar, ara sokaklarda okul dönüşü rastladığım gençler, mezarlığın duvarından iki de bir caddeye atlayan az önce ıslanmış tüylerini öbek öbek kurutmuş alman kurdundan değil de benden bahsediyor. Bilincimin içerisinde kıvranan bilinmeyenler aralıklı devinimlerle çoğalıyor. Anahtar deliğinden makine yağı damlatılmış asma kilidin keyfi yerinde. Faaliyetsiz, içkin, kendi içerisinde çoğalan iyi niyetli duygu metastazları. Güz? İlkyaz? Son kış? Mavi Saat’te bulmaca çözerek zinde kalmaya çalışan çoktan ölmüş bir beyin gibi gri beyaz güçsüz kalmış karasızlığım. Güz mavi, güneş mavi. Hepsi ancak penceremden görebildiğim kadarıyla sınırlı. Pencere kapalı.

 

[Bir gözü mavi, diğeri yeşil. Altına girip -ücretsiz- yüklendikleri bembeyaz. Uzaklara, çok uzaklara bakmaktadır tek gözünün oyuğundan. Lanetli paydan nasibini arkadaşına devretmiştir; kederi bundandır.]  

 

20   Delirdim mi kan beynime içeriden, gittikçe belirginleşen alın damarlarımdan sıçrar. Üç baldırı çıplak afacan yüksek kayalıktan şelâle’nin berisindeki su birikintisine rastgele çivileme atlar. Kumul biriktirmiş dönemecin durgun yerinden çıkışları olur mu olmaz mı bilmem; akılda, geriye sadece havada dengesiz asılı kaldıkları uçuş anının yüze çarpan serinliği kalır. Üç cılız bedenden yaptığım sal ile önümde bir gizlenip bir ortaya çıkan arsız deniz vadilerini aşarım. Habercisi, öncesi olmayan fırtına. Köpüksüz lacivert-kara dalgalar, enkaz parçalarını dağıtır. Gözlerimi tam kapatmadan kısarım. Mercan kayalıklarının üstünden, su altı irtifasının da desteğiyle ansızın kabaran dev dalga ne var ne yok, tekrardan adanın açıklarına öteler. Başımda güm güm zonklayan ilkel vurgular gözle görülebilene meydan okuma zamanı geldiğini muştular. İlk saldırı benliğime gerçekleşir:  Kendimi tutamama hali! Yüksekten küçük taşlar kopar yamacın yırtığına doğru: cesaret, oksijensiz kalmış beyinciğin kör sarhoşluğu. ‘Taaaaşşş’ diye bağırmaya zaman yoktur artık. Kafa hep yukarıda, göz –hayır, parmak uçlarımla tutunduğum, çatladı çatlayacak kaya parçalarında değil- ayak altlarımda karıncalanan uçurumda. Yanaklarımda ısı olan adrenalin göğüs kafesimi dışarıya zorlayan kas yığınını son kertede uyarmış. Kaburgalarım fazla yüklenmiş hasır bir sepet gibi esniyor. Tahtaya öykünen ot gıcırtıları. Nuh ikramiyeleri, gemisi ve gelişigüzel seçtikleri unutulur gider. Öfke sıcaklık olmuş, akıl, mantık, yarar, çıkar kapı dışarı. Her devinimin bir sonu vardır ama benimkisi uykumda diş gıcırtılarıyla sürer. Muhasebe mi? Pişmanlık mı? Asla!

 

Sakinlik saati’nde ağaç kovuğunda birikmiş dupduru açık kahverengi su ruzgârla kurumuş sirken otunun üzerindeki toprağa devrilir. Yaşanan yaşanmıştır. Cepte hâlâ  gelecek varsa, keşke’lere hiç gerek yok.

 

[Kedinin her havaya sıçrayışında boyun altını geren adem elması kemikleşip göğüs kafesine yapışmıştır. Sallanmayan kuyruk zekâsının gizli hakikat oyunudur. Cesaretiniz varsa,  elinizi ön ayakları ile arka ayaklarının arasında mayınlı bir bölge gibi duran sıcak karnına doğru yaklaştırın!]

 

21    Suda dağılmayan kahverengi tonlarında bin bir surat kaskatı ebrulî kesilmiş güdük dayanışmalar. Sonu gelmez sahte akraba olimpiyatları. Bir kavurma buluşması gibi toplanmış kan bağının üleştirdikleri. Cenaze başında yinelenen miş’li geçmiş’li söylenmeler. Başı kıbleye dönük kesik sözceler. Çoktan hakkın rahmetine ulaşmış olanın ruhu için, omuz teması yan yana dizilenmiş kalabalığa çapraz sorgu: ‘helal ediyor musunuz?’. Ağızdan çıkan iki sözcüklük toplu evet’leri olumsuzlayan 180 derecelik kafa sallamalar. Bu kadar lavuğu bir kez daha bir araya getirmenin kahrı kefen bezini geriyor.

 

Şehir mezarlığa girmiş. Güneşte mermer üzeri kurutulan çocuk çamaşırları, müştemilatlı zengin mezarlarında tinerci barınakları, duvar köşelerinde akşam üstleri birbirinin üzerine abanan nemli et parçaları. Etrafa saçılmış vanilya renkli akasya çiçeklerinin örtemediği ayıpların ısır dediği başparmaklar. Gösterilemeyen, göstereni kenara itilmiş ölümler.

 

İki aylak alaca sansar ayak parmaklarımın ucundaki yarı ıslak parlak şist parçacıklarını eşeliyor. Yok, benim çürümüş et kokuma değil, ama deliklerime alelacele, yarım göz ittirilmiş tıkaçlara yöneliyor telaşları. Ya pamuk yerine küçük mısır koçanları tıkadılarsa? ‘Bu saatten sonra bunun önemi yok’ diyen sevgili dostuma kızacağım ama çoktan ölmüşüm. Hem bunu söyleyenin canlı iken deliklerine bunca ittirilenleri gördükten sonra!

 

Mermer kurnada kırmızı balık yüzüyor. Kemiklerimin şavkı suya vuruyor. Su kurnada değil; iç organlarımın bulunduğu noktadan daha bir güçlü fışkıran karaotun gövdesine gizlenmiş.

Kişisel saat’te dokuzun üzerine üç ölü biner. Ne ağırlıklarını çekebilirim, ne de kefenin güve yeniği boşluklarından sızan leşimsi ıslak kokularını;  içerden içeriye çürür giderim, düzleme yansımama zaman ayıramam.

 

[Hayvan akrabası olmadığı için rahat. Sevgiden yoksun olduğu için güçlü. Nankör olduğu için borçsuz. Kan bağı, ecdat efrat hikaye. Yavrusunu yiyen kedinin karnı zaten tok. ]

 

  

22 Bilinenin içinde olan bilinmeyenle bir derdim yok benim. Paranoya  sindirim saati’nde gölge ışıkta yankısını yakalar. Korkularımı çoktan yenmişim; anlık ürpertiler kalmış geriye. Dolabın kapağının ardında gizlenmiş sıcak hava akımları, zifiri karanlıkta yönünü yitirmiş bakteri hüzmeleri. Yememiş bir midenin sindirilmiş, bastırılmış salgıları. Sarı-yeşil sıvıdan düzensiz yükselen yeşil-sıcak dumanın içinden geçen sineğin iskeleti dolap kapağına çarpıyor. Sinek iskeleti bağırsaktan ibaret. Kana öykünen al bir sıvı meşe kapalamanın verniksiz yarığından derine nüfuz ediyor. Kafamı duvar tarafına çeviriyorum. Duvarda mama konservesine daldırdığı kaşığı yalayan süt çocuğunun sahte gülücükleri cesaretimi toplamama yardımcı olmuyor. Ya uzattığım ve kafamı çevirmemle birlikte ona teslim ettiğim yerde dirsek üstü hizasından kolumu keserse?

 

Köşe başındaki temizlik işçisi yanından geçer geçmez arkamdan süpürgesiyle olur olmaz işaretler yapıyor. Fırıncı beni dükkanının basamaklarında görür görmez sabahtan özenle hazırladığı iğne tuzaklı ekmeği diğerleriyle karıştırmayacak şekilde tezgâh arkasına yerleştiriyor.

 

[Kedinin baş düşmanı kendi kibiri. Sindiremediği ise sahibinin her gün düşünmeden söyledikleri.]  

 

23  İstemli ölümün önüne geçen ablak yaşamın tükenen nefesi arzu. Kabuğuna çekilen sümüksü, yapışkan ve arsız bir yaşam ısrarı.

Ay durumu nedeniyle ertelenen buluşmalar. Yaklaşık olarak belli aralıklarla birbirini izleyen ağırlık yüklü adımlar. Sonuncuda daha da derinleşen, balçık üzerinde yağmur suyunun şimdiden doluşmaya başladığı plastik çizme izleri. Bir yerden bir yere, bir şeyler için yapıldığı belli olan ancak amaçsız intikaller. Hedefsiz, sabır zorlayan ve çömeldiği yerde erzak tüketen taktik pusu devinimleri.

 

Çeliğin ışıksız da olsa parlamaya yeltenmesi. Ateşi kibrit kutusuna gizlenmiş görünmez müptela sigara ateşleri. Ya karaormanın siyah deliğinde düşmana fark edilirsek? Düşman? En büyüğü metastaz anını bekleyen habis bir çürük et gibi içimizde!

 

Deli Bayram’ın ziyaret saatine daha çok vardır ama kapılar şimdiden kilitlenmiştir. Deli Bayram mı? Mahallemizin geçen sonbaharda kaybettiği kimsesiz gariban. Yoğun bakımda, hastabakıcıların seyreldiği bir saatte ve yaşam destek ünitelerine koşulsuz olarak bağlanmışken; ölümün ansız ve dondurucu bir poyraz gibi ameliyathanelere açılan yaylı kapıdan sıyrılarak içeriye soğuk ve titreyiş saldığı bir anda, ansızın belirip üzerimize yaşamın sıcak hırkasını geçirecektir, bir deli melek gibi.

 

Yazlıkta çadırdan çadıra yaşanan ensest akraba yanaşmaları, kuzenler arası değişim programları, aşağılık kültürden yukarılık bakışlara ezik saptamalar: Hayatı aile üyelerinin haklarını yeme üzerine kurulu cinsiyeti güdük birader, büyük patlamasız varoluşun discovery channel’den indirdiği ayaküstü bilgilerini henüz sindiremediği kavunların mayasıl ağırlığında suratıma vuruyor. Otuzlu yaşlarına kadar kendi eline patlamış erkekliğinin ezici ağırlığında, kısık gözlü, dumanlı,  hazıra konmuş az sözlü görüntüsü bol düşünceler.

 

Korunma Saati’nde önce seni yakından düzmeye yeltenen akrabalarından uzaklaşacaksın. Ondan ötesi yinelenen bir ölüm korkusudur, silahsız olarak yarına ve uykuya devrettiğimiz.

 

[Onun için dokuzdan sonra sayı yoktur. Üzerine çok gidince yaşamın kredisi tükenir sekizinci candan sonra. Artık ikinci katın yüksekliğinden dahi dört ayak üstüne düşülmez. Kaçınılmaz saatte bir küreklik cesediyle pazar değeri olmayan bir pöstekidir, yaşamı dokuz dilimli kedi.] 

 

 

24  Erken uykunun hızıyla çabuk devreye giren ayaküstü atıştırılan bir düş. Kara renkli çaputlar içerisinde gümüş başlıklı insanların akın akın aktığı bir odak. Ziftî koca deliğin, upuzun bir tünelin bizim için girişinde düzenlenmiş istasyon. Kimsenin yüzü yok, kimse birbirine bakmıyor; ama herkes birbirini tanıyor. Omuz omuza değen yoğunlukta dudaklar oynamıyor, konuşulmuyor, ancak yüzler çok derin bir sohbetin orta yerinde gibi ikili üçerli gruplar halinde birbirine dönük olarak toplanmış. Demiryolunun sağından solundan –biraz da yolu uzatarak- dolanan koyu gri metal merdivenlerden indiğimde kalabalık arasında kolayca yerimi alıyorum. İğne atsan yere düşmez kalabalıkta ufak yanal adımlarla bana yer açılıyor. Tünelin yanında ufak bir vavyen anahtar. Kapatmak için gerisin geriye dönmem gerekmeyecek.

 

Yerin yirmi kat derinine inmişler. Deniz hemen elli metre ileride ve çok derin. Yan duvarlara hazırlanan 20’lik demirden hasır perdelere yüksek kalitede özel betonlar dökülmüş. İçerisinden bir insanın rahatlıkla süzülebileceği kalınlıkta on beş büyük çelik boru düzenli aralıklarla boşluğun çatısına döşenmiş. Belli ki iş bitiminde bunların tepesine de ayrıca beton dökülerek çatı tamamlanacak. Bizim alttan çatı bellediğimiz betonlar, yukarıdan üzerinden geçecek çift şeritli  yolun tabanı olacak. Şantiyenin yamacından,  üstteki yolun kaldırımında eğreti duran makam aracıyla gelmiş beyaz saçlı takım elbiseli beş-altı kişiye kafasında sarı taret’li bir mühendisin yol gösterdiğini görüyorum. İnceleme inşaatın kör noktalarında devam ediyor. Onları gözden kaybediyorum. Eskiden yolun üstünden karşı taraftaki iskelelere doğru geçen demir yaya üstgeçidinin kaynakla kesildiği noktada simit satmaya devam eden satıcıya yaklaşıyorum. Kafamla paralel bir kaş hareketi ile şantiyedeki kalabalığı göstererek çekingen bir ses sonuyla “bitiyor galiba” diyorum. Kafasındaki kasketin gölgelediği gözlerinden birinin içi gülüyor, diğeri ondan bağımsız tam karşısına dikilmiş cam sessizliğinde. “Çıtır çıtır bunlar, daha yeni çıktı” diyor hafif ritimli ses tonuyla. “Birader vavyen anahtar nerede?” diyorum bu kez tezgahın üzerinden ona doğru sarkarak. İki gözü koşutluk kazanıyor. Az önce maşayı tutan sağ eliyle tek bir hareketle kasketini düzelterek işaret parmağıyla betonların ortasında, en aşağıda yarısı gölgede kalmış nereye indiği belli olmayan daracık bir beton merdiveni gösteriyor. Sonra tam arkamı dönüp de şantiyenin yamacına, uçuruma doğru biraz daha yaklaşıp bükülmüş inşaat demirlerinden gelişigüzel yapılan bariyerlere doğru yaslanarak  gösterdiği yöne baktığımda, arkamdan “projede yok ama hemen aşağıda, orada olması gerek” diyor, ilgisiz bir şekilde. Arkamı bir daha dönmüyorum. Hayır, şantiye girişine de yönlenmiyorum. Zaten aşağıda inceleme devam ediyor, arasıra betonun içerisinden dışarıya doğru fırlayan büyük demir parçalarını gösteren işaret parmakları havaya kalkıyor.

 

Buraya Hormon Saati’nde mutlaka geri döneceğim. O saatte ne simitçi, ne denetçi. Üstteki teneke bariyerlerin arkasında bulunan işçiler için ayrılmış malzeme konteynerine girip on kiloluk demir makasını alacağım. Ağır sarı yağmurluğu üstüme geçirip, turuncu derbi çizmelerle, tepe lambasının ışığında merdivenlerden aşağıya doğru gölgeye ineceğim. Işıklandırılmamış tabanı yağlı ıslak uzun koridorlarda ucu açık bırakılmış 3x25’lik kalın kablolar kovalayacağım. Kim ne derse desin, ‘en büyük hormon bizim hormon’: Adrenalin!

 

Eğer yemek sonrası portakal yediysem bu düşü erteleyecek şekilde çişe kalkacağım. Yataktan tuvalete giden o upuzun yolda, elimdeki büyük ve ağır demir silahla ses çıkarmadan ilerleyeceğim.

 

[Çişinden değil, ansızın manzaranın kenarındaki büyük pencerenin pervazına sıçrayıp, antika Selçuklu Şamdanını küçük parkenin üzerine yuvarlaması. Oynanan oyunun çoktan farkındadır o. Ev halkı uyuyor olsa da son Kadıköy vapurunun iskele lambasına vuran yaşlı martıdan çıkan kesik ve kısa cık’lamanın yankısını duymuştur, kalorifer önü tüy yumağı sepetindeki yarım uykusunda.]

 

Akrep yelkovanı sokmuş, saatin sayısı bitmiştir artık. İçimdeki beden, dışımdaki ben’den hep bir kalp atımlığı öndedir. Sırası geldiğinde beleşe atlanan dönme dolabın başlangıcında üzerine devrilecektir yinelenerek vücuda gelmiş an.

 

Ben nerede hata yapmadım?

 

 

2002

 

 

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.