Düşerken

 

Az önce kapısını kapattığımız sıcak evin mutfağında ateş üstünde yemek unutmuş gibi, belirsizlikten güç alan sinsi bir tedirginlik içimize yerleşmiş. Suç yüklenmiş yarım tavırlarımızda tamamlanamamışlık duygusu, haftalık izin günümüzün denk geldiği bir Çarşamba sabahı, minik kızımla birlikte Çayırbaşı’ndaki ıslak vadinin yeşilliğine sığınıyoruz. Zayıf sarı güneş, çınarların yüksek dalları arasından poyraz önünde sürüklenen çaresiz bulutlar arasından bir görünüp bir saklanıyor. Bakışlarımız sabit, sakınımlı hareketlerimiz kısır ancak içimizde önceki kabullerimizi alaşağı eden duvardan duvara, feci bir fırtına hüküm sürüyor. Kaplumbağanın kabuğunu hızlı dairesel hareketlerle parlatmaya çalışırken, sabahın erken saatinde birden yazı masasına düşen başın çıkardığı sesi perdelemeye, ötelemeye çalışır gibi bir halimiz var.

  

 

 

Oysa o sıralarda yazı masası üstünde, yanık kalan sigaranın dumanı yarım çay bardağının içinde kalan boşluklara dolmaya çalışıyor, radyodaki sunucunun Türkçe sesi, diğer açık ekranlardaki yabancı kanalların hızla akıp giden gavur sesine karışıyordu. Masanın üzerindeki camın altına yerleştirilmiş, üçüncü hamura tükenmez kalemle aslına sadık kalınarak özenle çizilmiş şilebin bacasına bir daha yol almayacakmış gibi tükenmez karalama bir is yerleşmişti.

 

Düşme anı geldiğinde çoğu şey için çok geç kalınmış demektir artık. Son bir kez için dahi ve anlamsız da olsa, sözcükler fısıldamaya olanak olmayacaktır. Zaten o koskocaman bir süreç saydığımız yaşam boyunca bir türlü tam olarak ‘gerçekleşme’ olanağı bulamayan yanardöner varlık, dirimini de yitirerek artık tümüyle ‘kayıp’ olmuştur.  

 

İlginç bir şekilde her bir yok oluş, istem dışında zamanla birbirine eklemlenir ve taşınması gittikçe ağırlaşan, yavaş yavaş yerde kıvılcımlar çıkararak sürüklenen koskocaman bir zincire dönüşür. İstemeden acıyla omuzladığımız bu yükten kurtuluşun olanağı yoktur. İçimizin en derinine, bilinçaltımıza işleyen arzu edilmeyen bir aktöre gibi kabullendiğimiz yazgının sonu, ümit bile edilemeyecek şekilde usumuzdan ötelenmektedir.    

 

Lütfiye’nin önceden galip gelmiş sıcak gülüşü, Çerkez Murat’ın alev topu olup düşmanın üzerine yürüyen inancı, ilgili ilgisiz tanıklık ettiğimiz ve yüreğimize çarpan, sadece insanlarla da sınırlı kalmayan birçok kayıp birikerek, engellenemeden yürüyen bir orman gibi kalabalıklaşır. Güvenliksiz temaslardan kaçınmak çare olmaz; gerçekleşen her yüzleşmede ‘hayatta kalmanın’ utancı çoğalarak artar.  

 

Bir de adım adım yavaşça düşmek durumu vardır ki, geçici olarak geride kalmayı ‘başarı’ sayanlar için bu gittikçe çoğalan doğal alçalma yani irtifa kaybı bir doğal sürece öykünerek gelişir ve içselleştirilir. ‘Sürdürülebilir yaşam’ uğruna, adım başı yenilenebilir umutlar safsatası. Bok gibi yapışkan yaşamlarımıza yapışarak ‘artlarından söz söyleme’ hakkı kazanmış çirkin gecikme. Belki de kolay tümce kuramayıp, olur olmaz konuşmaya yanaşmamamız, dalgın ve uzun erimli bakışlarla yetinmemiz bundan.

 

Kendi irademle uçar adım ölümü önceler gibi yapılan koşunun ertesinde, asfaltta top gibi birkaç kez seken kafatasımın çatlağının soğukta hatırlanan sızısı gibi. Yanakta kaybolmayan kara leke, tek göz altını işgal eden koyu karanlık; dişlerin gittikçe artan gıcırtısı, ağız içinde çene kemiğinden çıkan o sertlik. Ölüm anına dair ya da daha çok yaşamla ilgili süreğen ve yerleşik bir hafıza kaybı.

 

Biçimsiz yuvarlak kasnak daralmaktadır. Sobanın yanında rahat duramayan beyaz kedi, ayazda sevgisizce ayakla itilip son kapı dışarı edilişinden beri sığındığı dik yamaçtan geriye dönmemiştir. Kalabalıktaki devingen insan yüzleri, aptal ve aç bir yırtıcı hayvan sürüsü gibi üzerime yürümektedir. Her birindeki somut ve basit anlamı, tavrı çok daha önceleri, çok daha yoğun bir biçimde ‘ben de’, ‘hem de aynı şekilde’, ‘belki de eksiksiz’ yaşamıştım hissi. Mide bulandırıcı tekrarlar ve çok yüzlü tavırlarda yinelenen çoğul anlamsızlıklar; içimizdeki buz denizinin üstüne eklenen bıçak gibi çıplak acımasız ayaz.

 

Çayır otunun köklerini ayıklayarak avunmanın; geceyle dolu yıkık evlerin kapalı avlularında güneş sızıntısı beklemenin ve uçurumda tutunmaya çalışmanın anlamı kalmamıştır. Baş dönmeye bir kez başlamıştır; bildik manzara, tel örgüler, evler, sokak, gözlerimin iki yanından süratle kaymaktadır. Çoktan yolculuğa hazır görünen bir yelken gibi dürülmüştür yaşam.  

 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest