Pisliği ne temizler

    En küçük yaşlarımızdan itibaren oyun oynamaya bayılırız. Dış dünyayı tanıma çabamızda oyunla susturulmaya, oyunla uyutulmaya alışmışızdır. Düşe dalmak için mekanik ve tekrarlanan bir gürültüyle tepemizde dönüp duran küçük canavarları izler durduk.

 
 

Aklımızın söz temsillerine ermeye başlamasıyla birlikte başucumuzda anlatılan masalları dahi yinelenmeleri ve bazen birbirine karışan kurguları içerisinde birer oyun kurgusunda algılarız.   

Aslında oyun olgusu, eşit güç ve konumlara sahip katılımcılar arasında oynandığında oldukça ‘demokratik’ bir içerik taşır. Katılımcıların konumlarının her iki tarafın da önceden de kabul ettiği kurallar içerisinde yeri ve zamanı geldiğinde sırayla yer değiştirmesini öngörür. Eşitler arasında yaşanan bu durum yaş farkı ya da başka etkenlerle güç dengesi bozulduğunda, oyunun kurallarını ve gidişatını güçlü olan belirlemeye başlar.      

Aile içerisinde başlayan toplumsallaşma sürecimizi de aynı kurgunun mantığını izleyerek, ölüm belirsizliğine yönelen upuzun ve çok kısa süren yolculuk içerisinde sürdürüyoruz. Yaşam dediğimiz anlamsızlıklar döngüsü sonucunu daha ilk başlardan bildiğimiz, rastlantının temel kural olduğu usandırıcı bir oyundan ibaret değil mi zaten?

İlk yaşlarımızla birlikte gerçekliğin önceden kurulmuş düzeneklerine sıkışmış alan içerisinde devinmeye alışkın olmamıza karşın zar atmanın asli unsur olduğu bir çevrimde, düzeneği kabul ederek oyuna katılanlar çoğu zaman bu oyunu nasıl oynayacağını bilmiyor. Çok iddialı ve hırslı niyetlerimize rağmen, karşı tarafın beklediği, kurguladığı, davet ettiği, tasarladığı alanlarla sınırlı kalan güdük hamlelerle üstün gelme şansı giderek ortadan kalkıyor.

Ana ekseni dört ya da beş yılda bir sandık başına gidilip önceden belirlenen simgelerin altına vurulan bir “EVET” damgasıyla çizilen bu usandırıcı temsili trajedide, bizler için asıl sorun kuşkusuz sadece üstümüze bulaşan bu hacı yağı tadındaki zifti bulamacı temizlemek olmamalı. Çünkü daha önce de acı bir şekilde gördüğümüz gibi oyunun aktörlerinin rengi, bazı oluşumların içerisinde “üstün karakterli”, “delikanlı”, “güvenilir” unsurların varlığı, bunların bir şekilde ‘seçilerek’ iktidara gelmesi durumu düzeltmeye yetmiyor.

Bugün yaşadığımız demokrasi kalkanı ardına gizlenmiş neo-liberal faşizm trajedisini tasavvur dahi edemeyeceği bir geçmişten seslenen Marks “seçimler ezilenlerin, dört yılda bir kendilerini ezecek olanları seçmelerini sağlayan bir araçtan başka bir şey değildir” demiş. Gayet de güzel söylemiş, yani ortada ‘demokrasi’ adına kutsallaştırılacak bir durum görünmüyor. Hele ayyuka çıkmış aile ve din boyu ‘Allahsız’ yolsuzluklarla çalınan paraların meskenlere sığmadığı açık faşizm koşullarında bu umutlu görüntü hiçbir şekilde oluşmuyor. Oynanmaya çalışan oyun tehlikelidir zira halk yönetim sürecine örgütlenerek, baskı gruplarına ya da etkinliklerine katılarak değil ama sadece bu garip oyun aracılığıyla katıldığı izlenimine kapılıveriyor.

Belli ve bir hayli uzun aralıklarla tercihini bildirme şansı tanıyan yüce demokrasi rejimi deneyimi içerisinde yaşayan ve kendini ezdirmemeye ya da daha doğrusu olabildiğince az çiğnetmeye çalışan ezilenler, bu bıktırıcı yönetsel oyunda kendilerini ezecekleri ‘oy verme yoluyla’ seçmemeye özellikle özen gösterdiklerini söyleyerek bu adi ve iğrenç oyunda, varoluşlarından kaynaklanan sorumluluğu yadsıyamazlar. Siyaset sahnesine ‘dahil oluşlarını’ dramatik temsillerin fısıldadığı oy verme ritüelleriyle değil daha ‘katılımcı’ ve etkin fiillerle gerçekleştirme pratiklerini çoğaltma yolları araştırmalıdır.       

Kapitalizmin demir kafesi içerisinde tarihin olağan kaybedenleri olmakta hala inatla ısrar ederek, ‘demokrasi dışı’, düzenek haricinde kalmaya çabalayan mekanizmalara verilen ezeli desteğin yanı sıra aforoz adimle pahasına tüketimi olabildiğince kısıtlayan bir yaşam tarzını benimsemeye çalışarak kısmen kendilerini avutmayı başarabilirler. Sistemin önümüzdeki kaba koyduklarını reddetme pratiğini farklı araçlarla daha da ileriye götürmeye çalışılmalıdır.

İddialı görünen dağınık saptamalardan sonra, özün yadsındığı ancak görünümün kutsandığı bir uzamda egemen sistemin hizmetçisi emekçilere karşı kullanılan bin bir türlü “terbiye yöntemi” karşısında geliştirilen direniş seçeneklerinin, dayatılan demokrasi yanılsamasını darmadağın etmekte yetersiz kaldığının kabul edilmesi gerekir. Pisliği temizlemek yerine sentetik lavanta kokulu yanılsamalardan sakınmak.

Sorunu, sistemin dışında kalmaya çırpınan irademizin temsilini iktidara karşı halkın kuralları pek de aşmaya niyetli görünmeyen, sorunu varoluş sorunu olarak görmeyen çekingen, sınırlı bir ‘halk muhalefeti’nden çok, topyekun bir alt üst oluş olarak ortaya koymayı başarmak gerek. Halkın bitmek bilmeyen memnuniyetsizliğini sistemin bizatihi kendisine yönelterek, biyolojik iktidar aracılığıyla dokularımızın derinliklerine kadar işlemiş görünen suni dengeyi ortadan kaldırma girişimini bir var oluş şartına dönüştürmeye girişmeliyiz.

Devletin olanakları kullanılarak ele geçirilen medya aygıtlarının yaydığı simülasyonlar altında, iktidarın egemenliğindeki ‘yüksek’ kurulların vereceği ‘adaleti oluşumlarından menkul’ kararlarla ve hilelerle, sayı cambazlıklarıyla halkın iradesinin sağlıklı bir şekilde yansıdığını iddia etmek aşağılık oyunun bir parçasıdır. Yurttaşların ‘kendi kendini yönetmesiyle’ bu yaşananlar arasında hiçbir benzerlik yoktur.  

Pisliği devrim temizler.  

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.