Aşk bir yaşam mevsimi

 Belki daha önce de yaşandı bütün bunlar. Ama şimdi ve şu anda, bize sanki ilk kez yaşanıyormuş gibi geliyor. Bu yıl her şey alt üst oldu; ılık geçen karsız seyrek yağışlı bir kışın ardından Mart, Nisan çok kurak geçti.

 
 

Ardından Mayıs’la birlikte yağışsız hafta geçmedi. Doğanın feleği şaştı: eski dere yatağında biten bir türlü tam uzamayı becerememiş otlar, erkenden yeşillenmeye başlayan bağlar, gününü şaşıran sarısı cılız, beyaza çalan papatyalar, çok hızlı gelişen ve her tarafı saran turp otları, erken süren dut yaprakları, meyve sürgünlerinin vücut bulacağı zincirleri bir türlü ilerlek bilmeyen zeytinler. Açlıkları başlarına vurmuş deli yabandomuzları, daha henüz Şubat ayında ebleh ebleh yiyecek aramaya çıkmış gözü çapaklı kaplumbağalar, birbirilerine yaklaşma dönemini sorgulayan, yaklaşımları ürkek çifte kumrular. Alayı feleğini şaşırmış.  

Havsalamızın alamayacağı olayları gerekçelendirmekte üstümüze yok. Olan biteni bir çırpıda kapsamaya aday beylik kısa sözcükler, cümleler, paragraflar çoktan hazır. Küresel ısınma, dengesi bozulan dünya, ‘her on yılda bir olur böyle şeyler’, ‘onun dediği olur, şunun dediği olur’, kader, kısmet, bereket…

Bağları erken mi budamalı, Mayıs başında aşıladığımız zeytinleri ne yapmalı, bu yıl kuyunun suyu şimdiden bir hayli aşağılarda. Bostan yapacağız, şunu yapacağız, bunu yapacağız, bir ağacın dibinden diğerininkine hızlı adımlarla gidip geleceğiz, Ülker yıldızının kara beyaz kem gözünden narin fideleri kaçıracağız derken, tepetaklak olmuş iklimin gecikmiş vurgularına takılıyor gündelik, olağan ama vadinin öte tarafından bakıldığında bir o kadar da gizemli olan etkinliklerimiz. Evrensel örümcekle savaşan yaratığın havaya gerili duran yapışkan düzemde yarattığı eşitsiz titreşimler. Bir kez “zarlar yeryüzü masasına düştü” mü çevrimi tersine dönüştürmek güçtür artık.    

Yılların kum saatinin alt hanesine dökülmesiyle birlikte, zamana karşı ödediğimiz kaçınılmaz bir zorunlu vergi gibi şekil değiştiren bedenimize ayak uyduramayan anlığımızın bir oyunu belki de bu sarsıntı. Yan gözle ıraksanan geri sayım. Öncesiz ve sonrasız olduğunu bilme sıkıntısı, önüne geçilmesi olanaksız, bir tür tatlı ayak kaşıntısı. Son demlerinde çaresizce direnen doğal yaşamın şaşan düzeninden çok, kendi dirimimizin ritmi bozulmaya yüz tutmuş ayan beyan ortada olan ipuçları.

Bedenim cesetleşmeden ölmeyi üstlenmiş biri olarak yamaçtan, eski bir yağmur suyunun izleğinden giderek aşağıya iniyorum. Çürük kaya. Sınırı aşmış böğürtlen dalı. Kablosunu taşımayı bırakmış direk. Aynı arabanın bir aşağı bir yukarı gidip gelerek, yorgun çiğneyerek genişlettiği garip arazi yolu. Bir türlü yerinden oynamayan taşlar. Kim bilir kaç kere almam gerektiği halde her seferinde yerden toplamayı unuttuğum gülümseyen odun parçası. Kapağını her açtığımda, üstünü kapatan betonun kıyısında dolaşan karıncaların bir bölümü suya düşüyor.

İçten içe devingen zifiri suyun üstünü kaplayan kirli beyaz düzleme uzanıp kafamı kara delikten içeriğe sokuyorum. Işık olsa suya vuran şavkıma soracağım seni. Eski bir tel parçasının yüzeye batıp çıkışı suyu dalgalandırıyor olmalı. Göremiyorum. Önceden dibini gördüğüm kuyu kör. Hem kör, hem dilsiz. Sana sesleniyorum, içi boş, titreşimsiz dalgalar vuruyor kenar taşlarına. Yanıt veriyorsun ama vermiyorsun gibi duruyor, oynayan bir ağız var ancak sözcüksüz.    

Hareketlerimizin köküne kadar işleyen yazgı aşkını, mevsimini şaşıran güncelde iç ferahlatıcı aşk yazgısına dönüştürmeyi beceremiyorum. Ebeveynlerin fil adımları altında kalan, karşılıksız gündeliğin zayıf tavırları, karşılıklı ‘ulu’ geleceğin şimdiden iç kanırtan benzerliğine yenilmekte direniyor. Güç yitiminin harekete nüfuzu. Özlemsiz, heyecansız sevgilere harcanmış, yazık güzel sözcükler.  

Oysa kaya gibi dopdolu, iri dünya zevklerinin tadını çıkarmayı bilirken, yaşam aldatmacasını doruğunda olduğunu sanırken, zirveye en yakın yerinden tepetaklak aşağıya yuvarlanıp yeniden tırmanmak üzere, bir anda onları terk edebilme yeteneği değil mi göğsümüzü kabartan?  

Ufka takılı, birbiri üzerinden görmeyi beceren çift gözler, aynı algıyı yakalayan bakışlar. Duraklayan zaman. Soluk. Oynayan zemin. Fırtınanın göbeğinde kıpırtısız kalmayı beceren iki dal.

Geçmiş günlerin güzel anıları, şimdinin sıkıntısına ağırlık olup ekleniyor. Şah külü kayıyor dümdüz duvarların, döşemeler esniyor. Toprak kayıyor, ıslanan beyaz kil hacim kaybediyor.    

Ölümden türeyen zaman kavramı yüzünden safra tadında unuttuklarımız, kursağımıza geri gelip yeniden yutmak zorunda kaldığımız.

 

Bir insan ömrüne kaç mevsim sığar, kaç aşk?

Elin elimde.  

İlki, eskisi, önceki kadar olmasa da yeniden; en güzel ve en hesapsız yerinden, yine, yeni baştan, tekrardan, ta en başından… Olmaz mı?  

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.