Kaçan mutlu son

 Gavur yavrularına bakarak flört harçlığı-simit parası kazandığımız güzel gençlik günlerimizdi. Ebeveynleri sık sık düzenlenen gecelere akşam sekiz dolaylarında eğlenmeye gider, yabancı dil bilen paryalar olarak biz de in situ, ‘yerinde’ yani evlerinde bakıcı hizmeti vererek, gece biri ikiyi bulan dönüş saatine kadar çocuklarına bakardık.

 

Cihangir’de, üst katımızda tam babamın mesken tuttuğu masanın paralelinde, çaldığı kuyruklu piyanosuyla kafa düzen ağzı daima purolu adamın, Freddy ve Jimmy adında iki küçük oğlu vardı. Uyumadan önce bakışları dalgınlaşınca başparmağını ağzına götüren küçük Jimmy ne kadar uysal ve şirin ise, fırsat buldukça balkondan aşağıya, alt sokak sakinlerine iri patatesler ve küçük saksılar fırlatan ağabeyi piç kurusu Freddy o kadar iblisti. Bazen eline aldığı kibritlerle yüzüme bakar ve diabolik gülücükleri eşliğinde evi yakmakla tehdit ederdi. Nasıl bir derde bulaştığını kısa sürede anlayacaktı, sarışın mübarek!

Anne Babaları evden çıkar çıkmaz, uyku saatlerine kadar çocukları, ya da daha doğrusu güler yüzlü sarışın küçük iblisi ‘çevreye daha fazla zarar vermeden’ hızla sakinleştirmek gerekiyordu. Yaptığım birkaç deneme sonrasında, yaratılışı icabı sıra dışı şeytani durumlara ilgi duyduğunu kısa sürede kavrayınca, elime gitarı aldım ve başladım (+18) öyküler anlatmaya. Aklında bin tilki dolanan Freddy’nin Pamuk prenses’in doğal sürümüyle oyalanması olanaksızdı. Halbuki biraz sabredip devamını dinlese, çok bildik intro’dan sonra cücelerin doğaçlama tahayyül içerisinde ‘devleşerek’ öyküdeki tanıdık insani işlevlerinin fazlasıyla dışına çıkacaklarını görecek ve zevkten ağzının suyu akacaktı şirin küçük şeytanın.

Dolayısıyla, gitar tımbırtısı eşliğinde, daha giriş parçasından itibaren küçük yaşlarında Anne ve Babasını öldüren ‘Maloudji Boum Boum’ kaçınılmaz olarak devreye girer. Soyadı et ve barut kokan Mağripli bir Arap kasabın hikayeleri. Zavallı Jimmy, daha gitarın sesini duyar duymaz parmağını ağzına götürür ve yatağına yerleşerek kim bilir hangi düşünceler eşliğinde hemencecik uykuya dalardı (ya da bir anlamda korkudan bayılırdı!).

Yavşak Freddy ise pırıl pırıl parlayan gözleriyle bir türlü uyumaz ve beni öykünün gidişatını daha fantastik ve kanlı götürmeye zorlardı. En acımasız yerinde öyküyü yarıda keser ve zaten zıvanasından sıyrılmış minik kafatasını daha da bulandıracak bir kötü belirsizlik içerisinde anlatımı sonlandırırdım. O şeytani tahayyülünde gözleri fal taşı gibi açık, ağzından sular sızarak tavana bakarken parmak üstünde odadan çıkardım.

Zavallı Freddy’nin bugün hangi ruh hali içerisinde yaşamını sürdürdüğünü bilemiyorum (Freddy'nin kabusları...), aslında çok da fazla merak ettiğim de söylenemez. Benim –gittikçe uzaklaşan ve seyrekleşen- görünenin dışında ne duruma geldiğimi ise kimse bilemez, hatta gerçek haliyle tahmin bile edemez.

Freddy’ye anlattıklarım, daha kafadan, girişinden ürperti veren, mutlu sonu olmayan yuvarlama öykülerdi. Her an, her şeyin oluverme olasılığının olmayan kurgu içerisine işlenmesi. Küçükken halı üzerinde oynadığım oyunların bir ebeveyn ayak darbesiyle geniş salona dağılan oyuncaklarla birlikte, hiç beklenmedik bir anda, birden son bulması gibi.

Yaşam öykümüz, tartışmalı varoluş yolculuğumuz için de aynı şey geçerli değil mi? Hangi yaşam mutlu sona erer ki? Ölüm döşeğinde, daha ölmeden kokmaya başlayan leşi çevresinde akbabalar gibi toplaşan ailesi, eşi, çocukları, varını yoğunu daha canlıyken gasp ettikleri bedensiz cesedin ‘en masrafsız şekliyle’ ortadan kalkmasını beklerken, bahtiyar ifadeler takınmaya çalışanlar dahi aklından neler geçiriyordur kim bilir? 

Başkasının tutumunu üstüme giydiremediğimizden dolayı bir türlü kendimizi gerçekleştiremediğimiz, yakaladığımız varoluş aralığına oranla upuzunmuş gibi gelen, dolu dizgin, hempalarının uzağında ansızın ve yersizin terk edilmiş bir garip bok, bir hafta öncesinde ezilmiş ve güneş altında kavrulmuş, kösele tadında bir fare leşi gibi anımsanmaya dahi değmeyen bir hikaye yaşanmıştır sadece, hepsi o kadar.

Cümle deliklerine soğuk mermer üzerinde pamuk tıkanarak bembeyaz bir hiçlikte sona ereceğini bile bile kıytırıktan, kalorisi düşük osuruklarını önemseyenlerin kafalarını da hayatlarını da seveyim.

Havuz başında verilen bir mutlu son partisi olmayacak. Her şeyi senaryosuna dahi uymayı beceremeyen, bölümden bölüme vücut değiştiren doğaçlama bir oyun gibi: Kavgalar, kahpelikler, kıskançlıklar, aldatmalar, kendini kaybetmeler, özüne dönmeler, kapanmalar, açılmalar, yaralar…  Geriye doğru anlamlı bir tarihsel sıralamaya uyuyor gibi görünse de aslında köküne kadar anakronik bir oluş, adeta bir düzme düzülme günlüğü! 

İnsan her şeyi, hiçbir şeyi, avucunda sandığını, parmakları arasında sımsıkı tuttuğunu elinde tutamaz, her zaman ve hiç bir zaman. Ne gücünü, ne güçsüzlüğünü, ne de olur olmaz devinen yüreğini. 
  
Aragon sayesinde, ondan, çok önceden, belki de onu tanıdığımızdan da önce, mutlu aşkın olmadığını zaten biliyorduk (Ah sevgili sarı saçlı sıra arkadaşım...); şimdi bunun birkaç adım ötesinde, eminim artık mutlu son da yoktur.

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.