INSALLAH

Burada gün, bizim topraklardakinden farklı doğmuyor. Solgun sarı saman çöpü tozlu bozkır küçük bir kıvılcımla aydınlanıp şekil ve anlam kazanmaya başlarken, kimliksiz gölgeler  beşerî hareketlerle adım adım yaşam alanlarını hareketlendiriyor.

Önceki günkü pirinç artıklarının yapıştığı isli çinko tencerelerin duvara vurulmasından çıkan sesler çoğaldıkça, barakalarından çıkıp hemen yakında buldukları boşluğa çömelerek ihtiyacını görenlerin sayısı da artmaya başlıyor. Sonra günlük yaşamın bildik oyuncuları, çelimsiz keçiler, bıkkın develer, leş kargaları, tilki boyunu aşmayan sünmüş itler, dimdik duran boynu bükük kadınların iz düşümünde toza toprağa bezenmiş sinek yorgunu güzel gözlü acıkmış bakışlı küçük çocuklar...

 

Bu açık yeşil yaprakları çiğneyenlerin artık sıla özlemi duymayacağını söyleyerek bana taze sürgünlerden ikram ettiler. Benim gibi birinin ağır işlerle uğraşmaması gerektiğini söylediler. Ama buna rağmen arasıra aralarına karışıp çalışmama engel olmadılar. Topuğumu dikenli tellere sürtüp kanattığımda da sessiz kalıp müdahale etmediler. Beyaz ette yoğunlaşan kırmızı sıvıya sıvanan sarı toprak akışı durdurdu.

 

Bana kendi dillerinde konuşmayı öğretmeye çalıştılar; ancak güldükleri zaman onları neyin güldürdüğünü anlayacak kadar dillerini anlamayı beceremedim. Birlikte olduğumuz zaman süresince ben ve onlar oldu sürekli olarak. Sırtıma yapışan dikensi çiçekleri ayıkladılar, parlak yapraklı ağacın turuncu üzümsü meyvelerinden koparıp bana yedirdiler. Onlarla birlikte pet şişede açık kahverengi mango suyu içtim, yemeklerini paylaştım. Naylon poşete koydukları bir avuç baharatlı makarnalarının tadına baktım. Hep güleryüzlü idiler, kolay kolay sinirlenmiyorlardı. Anlattıkları öyküleri dinledim, onlara benimkileri anlattım. Ne kadar samimi de olsak, birlikte gülüp eğlenmeyi başarsak da aramızdaki renk farkını yok edemedim. Elhamdülillah müslüman kardeşleriydim, ama yine de o hep sakınılan, korkuyla ya da nefretle bakılan ‘beyaz adam’dım. Bana hep bilinçaltlarına işlemiş çekinceli tavırlarıyla yaklaştılar.

 

Nemin asfalta karaltılarla indiği bir gece odamdan dışarı çıktım. Kapıdaki bekçiden uzakta oturdum ve gökkubbeyi seyre daldım. Önce bana en yakın duran yıldızları izledim; ardından daha da uzaklara baktım ve her yönde sonsuz ışıklar olduğunu gördüm. Gözlerim ağır ağır karanlığa alışıyor ve gökyüzünü daha derinlemesine seçebiliyordu. Yıldızlar burada bıraktığım yerdeydi; sayılamayacak kadar çoktular; boyları, yaydıkları ışık, uzaklıkları, dağılımları birbirilerinden farklıydı. Yabansı ve ele avuca sığmayan bir güzellikleri vardı. Bugün bu saatte sanki bu güzelliği çoktan yitirmişim gibi geliyor bana.

 

Yeni çevremi oluşturan insanlar bana karşı sıcak duygular besliyordu, ancak onlarla istediğim oranda kaynaşamıyordum. Hep bir şeyler eksik kalıyor, aramıza bir şeyler giriyordu. Bir ara her şeyi yüzüstü bırakıp buradan kaçmayı, yetiştiğim topraklara geri dönmeyi düşündüm. Beklemedikleri bu tepkim karşısında çok şaşırdılar. O zaman, gitmemem, onları terk etmemem için ne yapabileceklerini bana sordular. Bana otun istedikleri etkiyi yapıp yapmadığını sordular. Gitmeme izin vermek istememelerine sevinmiştim. Tadına hiç bakmadığımı ve belki de yeterince çiğnemediğimi söyledim.

 

Benden yapabilecekleri şeylerle ilgili düşüncelerimi sorup durdular. Kendi tasarılarını anlatıp bunlarla ilgili düşüncelerimi aldılar. Söylediğim her bir sözü, yaptığım her uyarıyı dikkatle not alıp, beni doğrularcasına kafalarını salladılar.

 

 

Gri renkli şafakta, buradan kamyonla bir günlük uzaklıkta, büyük akasyanın altında Gohar ve Soubackle’yi araca bindiriyorum. Kemerlerini bağlıyorlar. Emniyet mandalı kapalı paslanmış otomatik silahlarını namlu yukarıda haznelerine yerleştiriyorlar. Bunu çok önemsediğimin farkındalar. Çok ‘sağlamcı’ olduğumu, hiçbir şeyi şansa bırakmak istemediğimi iyi biliyorlar. Yine de yaşama bu şekilde ısrarla bağlanmanın mantığını kavrayamıyorlar.

 

Akasyanın dikenli dalları arasından güneşin doğuşunu izliyoruz. Aracın içerisinde dört kişiyiz artık: Gohar, Soubackle, ben ve koltuğun ortasında yoğunlaşan güneş. Benizlerimiz farklı ama düşlerimiz benzer: ışık hüzmelerine dalıyor kesişmeyen umutlarımız. Önümüzde güzel olmasını istediğimiz bir gelecek var.

 

Gohar evden çıkarken yanına kese kağıdına koyduğu yer fıstığından almış. Küçük ama lezzetliler. Körfezi dolanan sahil yolundan gidiyoruz. Yol boş ve kuru. Araziden asfalta taşmış ve gelen geçen araçların etkisiyle yol kernarlarında toplaşan kum tanecikleri güneşte pırıl pırıl parıldıyor. Orada, ovayı belirsiz kılan buharlı ufukta kasaba bir görünüp bir kayboluyor.

 

Birkaç yüz teneke evden oluşan kasabadaki tek düzgün yapı sömürge döneminden kalma küçük bir kulübe. Gohar durmamı istiyor. Soubackle, Gohar’ın kemerini kolayca çözemeyip heyecanlanmasına dayanamayıp dalga geçiyor. Aracı burada durdurmamı istiyorlar. Hemen şimdi. Araçtan inmek için sabırsızlanıyorlar. Kemerlerinin bağını çözüp silahlarıyla arabadan aşağıya atlıyorlar. Onların kararlı yüzlerinde açıklayıcı bir anlam ararken yolun kıyısında ütüsü çoktan bozulmuş ve kirlenmiş beyaz önlüğüyle duran bir hemşireyi parmakla işaret ediyorlar. Ben de araçtan iniyorum.

 

“Gel” diyor bana. Burada birinin dikkatini çekmek için sıkça yapıldığı gibi ince kara parmakları önümdeki havayı kavrar gibi yapıyor. Biraz daha uzakta, tahta barakanın önünde, karanlıkta yarı oturur, yarı yatar konumda duran incecik dal gibi bir kadın görüyorum. Genç biri. Gözleri boşluğa dalmış. Hemşire yaralı kadını kaldırmaya çalışıyor ama başaramıyor. Hemen diğer taraftan koluna giriyorum. Kadının vücudu soğumaya başlamış, kolları buz gibi. Ancak bacağıma sıcak bir şeyin değdiğini hissediyorum. Bu kadının bacaklarından sızan koyu kırmızı kan. Bileklerim. Dikenli telin çizdiği tenim. Açık yaram sıcaklıkla daha bir farklı sızlamaya başlıyor. Hayır aksine, sıcak iyi geliyor gibi sanki.

Önce yaralı kadına bakıyorum. Bilincini kaybetti kaybedecek. Hemşire anlayamadığım sözcükleri alçak tonda ardısıra sıralıyor. Sonra ayaklarıma. Kanın kana değişi. Töz değişimi.

   

Gohar ve Soubackle’yi artık göremiyorum. Halbuki onlar da orada. Önce araca girip kadını omuzlarından tutup hafifçe arka koltuğa yerleştiriyoruz. Beyaz önlüklü hemşire ile yer değiştiriyoruz. O şimdi kafasını tutuyor. Kadını bırakır bırakmaz plastik şu şişesindeki içme suyuyla bileklerimi yıkıyorum. İlk yardım çantasından oksijenli suyu çıkarıp telaşla ayak bileklerimdeki açık yaranın üzerine döküyorum. Canım yanmıyor. Ama sanki yaramın üzerine asit dökmüşüm gibi telaşlıyım. Aracı hemen çalıştırıp hızla ilerliyorum.

 

Ağaçlar, palmiyeler hızla camın kenarından akıp duruyor. Arka koltuktan artık ses çıkmıyor. Kanıma değen, vücuduma bulaşan kan. Buradaki insanların dörtte birinin kanında virüs var. Önce aracı durdurdukları için onlara kızıyorum. Sonra taşımadaki beceriksizliği için hemşireye. En son da dikkatsizliğim için kendime. Yol dümdüz. Aklımdan binbir türlü korku geçiyor.

 

Hastaneye vardığımda kadını unutup ayak bileklerimi bu kez daha alkollü sıvıyla yıkıyorum. O yaşıyor. Bense ölü adımlarla eve dönüyorum. Ayaklarımı bir kez daha sabunlu suyla yıkıyorum. İnternette hastalıkla ilgili ayrıntılı bilgi almaya çalışıyorum. Kadının tansiyonu normal. Kendimi kısa cümlelerle avutmaya çalışıyorum. Ama sağlam kafayla düşündüğümde yeniden olası gerçeğin gücü kafamı kemiriyor. Ya kadının kanında o yıkıcı hastalık mikrobundan varsa? ‘İnşallah değildir’ diyor doktor. İnşallah! Yüzde ellilik bir geçici teselli sözcüğü.

 

Plastik yanığı dumanı rüzgârla penceremin önüne ulaştı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Besbelli bu. Pazar yeri, meyveler, yurdum, biricik geri dönme umudum, yıldızlar, dut ağacı hepsi uzak ve ulaşılmaz bir geçmişte asılı kaldı. Görevim, sorumluluklarım. Yarına gizlenenlerden korkmuyorum desem yalan olur. Tüm kapılar üzerime kapanmış gibi. Bu kara kuru kalabalıktaki farklı ve göze batan yalnızlık gün geçtikçe ağırlaşıyor. Kaygı, ümitsizlik, çaresizlik. Yeni akrablarım bunlar artık. İkiyüzlülük yok. Yapmacık tavırlar, zoraki evlatlıklar, kardeş yüzlere yinelenen sahte duygu yansımaları, numaralar, yalanlar, sahte kişilik gösterileri.

 

Buradayım. Bu canını sevdiğimin ülkesinde her yirmi kişiden biri serum pozitif. Yaşam denizden üzerime yapışan tuzlu nemli sıcak hava gibi kaçınılmaz bir ceza. Ben bundan çok daha kötüsünü de yaşadım. Bunun da üstesinden gelirim. Gelmeliyim. En azından biraz daha direnmeliyim.

 

Soluk cepheli eski misyoner binaları, palmiyeler, ters direksiyonlu yeşil taksiler, durduk yere her gün yenibaştan yüzlerce metre çekilen deniz, balçıkta çırpınan balık, gülen yüzlü melez tenli çocuk maması reklamları, açlıkla soluyan küçük mideler... Din, iman hepsi bitmek bilmez uzun bir hikâye; böyle daha bir kardeşiz. Ölümün önünde durulmaz eşitleyici gücü...

 

Yıldızlar dağıldı. Yalnız bir bulut körfezin kıyısı boyunca gezinip duruyor. Her şey tanıdık. Ama yine de içimden atamadığım ağır bir kuşku gündeliğimi kemiriyor. Acaba? ...

 

           

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.