KIRECBURNU'NDAKI EV

Tahta eşiğin üzerinde bir patisi sinek kovalar gibi devamlı havada asılı kalan, tek gözü düşmüş, yaşlı sarman kör kedi. Gelene indiriyor, gidene indiriyor. Gözünün göremediği açıdan hafif rüzgâr esse hiddetle havayı cırmalıyor.

Kapı önünde yeniyetme cesaretinin biletini kesiyor, misafir çocuk yüreğinle eşikten geç geçebilirsen!

 

 

Katları birbirine denk gelmeyen; dışarıdan iki, içeriden yedi katlı, iki yüz yılın etkisine rağmen üzerinde hâlâ reçinesi parlayan eski gri tahtalı ev. Gönüllü korkmanın adresi. Yüzünü göstermeyen ağır aksak adımlı iri boklu görünmez farelerin sığınağı. Burada illâ ki korkacağız; çişimiz gelecek karanlıkta tuvalete bile eşliksiz gidemeyeceğiz. Işıklar söndü mü yarım uykuya dalana kadar kulak keseceğiz cangıldaki doludizgin hayvan seslerine: geceleyin döşeme tahta altında dolaşan inatçı ruhların bitmeyen şenliği. Antika makasın bıçak doğrultusunda sihirli ışığı kovalayacağız. Mum alevinde beyaz sakallı evliyalar sürgün verecek azgın ortancalar.

 

 

Boğazdan o devirde tanker geçmez, denizde belli belirsiz irili ufaklı şirin yelkenliler, kayıklar salınırmış. Karadan at arabasıyla tangır tungur tam gün süren yolculuğu, Şirket-i Hayriye Vapurları’na (Merhum Hayriye Teyze ile ilgisiz bir şekilde) bir aralar kum taşıyan gemilerin yanaştığı, şimdiki Çin Konsolosluğunun olduğu mevkiide bulunan iskeleden binmek marifetiyle üç saatte yapmak mümkündü.

 

 

Kireçburnu-Rumeli Kavağı Topçu Bataryaları Kumandanı Topçu Kolağası İbrahim Dayı’nın komutasındaki bataryaların bir kısmı mezarlığın altında bulunan futbol sahasının düzlüğünde namluları boğazın girişine dönük olarak konuşlanmıştı. Karargâh Rumeli Kavağı’nda olmakla birlikte İbrahim Dayı sık sık Kireçburnu’na geliyordu. Komutasındaki hıyarağası Rumelili bir Onbaşı Kireçburnu Bataryaları’ndaki askerlerin kafasını abuk sabuk korkunç hikayelerle bulandırıyor, huzursuzluk yaratıyordu. Yok mezarlıktan akşam oynaşan gülüşen çocuk sesleri geliyormuş. Yok bataryaların bulunduğu mevkiide bedensiz ruhlar dolanıyormuş. Zaten gurbetlikte biraz da buradaki vahşi doğanın etkisiyle kafası yeterince karışık olan askeri uzun süre zarfında başsız bırakmamak gerekiyordu. Devir Küçüksu Kasrı’nın arkasındaki ormanlık alandan boğazın kıyısına yabanî geyiklerin serinlemeye indiği devirdir.

 

 

 

Kireçburnu o devirde palamut lakerda kokan birkaç hanelik küçük bir balıkçı köyü. Caminin altındaki çınar kubbeli kahvehanenin önünde yol kenarında sadece lüfer ve kalkan para ile satılır; gerisi, palamut’u, çinekop’u, istavrit’i balıkçı tarafından eşe dosta bedava dağıtılırmış. O zaman evin karşısındaki ilkokulun yerinde yeşillik çayır çimen. Arkada Boğazın Karadeniz’le buluştuğu mavi ufuk. Hani biraz göz kestirip ayak parmaklarının ucunda yükselerek dikkatle daha uzağa baksan poyraz köpüklü dalgaların arasından Kırım’ı görürsün. Solda Büyükdere koyu. Henüz hiçbir çimentonun beyaz lekeleyemediği yemyeşil, erguvanı seyrek sırtlar. Denizi taş toprakla doldurup bedavadan yer kazanma hastalığı o dönemde olmadığından azgın dalgalar dar toprak yolu aşıp fundalık yamaçlara kadar ulaşırmış. Façyo’nun bulunduğu mevkide, şimdi onarılarak Vilayet Konukevi olarak hizmet veren eski ilkokulun orada yol o kadar daralırmış ki kuvvetli poyrazda dalgalar at arabasının üstünden aşıp dolaysız dağa vurur, bir iki at ve inek arabasından oluşan o günün trafiğinin kesildiği bile olurmuş.

 

 

 

Yine eskiden çok eskiden, bir verem hastanesinin bulunduğu söylenen deniz seviyesinden dik yokuşlarla ansızın yükselen dar yeşillik vadi. İbrahim Dayının gide gele bu ortama aklı takılır –ki onu anlamamak mümkün değil, aynı kanı taşıyorum, toprak bir kere çekti mi vazgeçmek olmaz-: hayli yüksekte yukarıya iddiasız bir şekilde düşük yükseklikli rıhtlarla tırmanan taş döşeli rahat merdivenli yokuşun kenarındaki boş araziye göz koyar. Arazi o dönemde yabancıların elinde bulunan su dağıtım şirketinin tevzî deposunun hemen yanı başında bulunan tek katlı lojman binasına komşudur. Karda kışta dağdan kurtların indiği coğrafyadır; komşu, bu ortamda güvenlikli bir pırlantadır.

 

 

 

İbrahim Dayı’nın kız kardeşi Hatice Fatma ve Yelkencilerden Hacı Şerif - ki naaşları Kireçburnu Mezarlığı’ndadır - , Üsküdar Salacak İskele Caddesi’ndeki Doğancılar Camii manzaralı evlerinden evlilik sonrası Beylerbeyi’ne taşınırlar. Hacı Şerif piyade kolağası olarak Yemen’i görmüştür. Ah o Yemen’dir, gülü çemendir! Giden gelmiştir ve deniz kıyısına yerleşmiştir. Onlar da sık sık buraya gelip gidecek ve köyü seveceklerdir; Hatice Fatma eşinin ölümü sonrası buraya yerleşecektir. Hatta buradaki evde ölüp o da Kireçburnu Mezarlığı’na defnedilecektir.

 

 

İbrahim Dayı’nın her ne kadar evi kendi eliyle yaptığı söylense de kumandası altındaki yetenekli Karadenizli erlerin angaryasından yararlandığı kesindir. Ancak başlangıçta üçüncü hamur saman kağıdına çizili olduğu iddia edilen bir plan varsa, planı o çizmiştir. Ev, eğimli bir araziye arka ve önünde en az kendi yüzölçümü kadar yer işgal eden iki bahçenin ortasına yerleştirilmiştir. Arka bahçenin yola bakan kısmındaki hayli yüksek taş duvar evin üst tarafından geçen yolu tutmaktadır. Duvarın engeliyle bu bahçe fazla güneş almaz, gün boyunca ürkek bir aydınlık duvarın üst seviyelerinden zoraki yüksek boylu bitkilerin dallarına vurur. Burada evin önünden Sular İdaresi’nin lojmanı tarafına doğru bir metrelik bir trotuvar, bahçe seviyesinin yarım metre aşağısından uzanır. Bahçe toprağını yosunlu tuğlalı yüksekliği diz hizasının biraz üstünde kalan küçük duvar tutar.

 

 

Sokak tarafında trotuvar genişler ve güzel aromalı içi zümrüt yeşil küçük kara üzümler veren bir asmanın üzerini örttüğü, tabanı beton bir sahanlık yer alır. Annem ile Babam evlendikten sonra iki ailenin büyüklerinin buluştuğu –uzatma kanatları açılarak genişletilmiş masada- büyük sofralı beyaz saçlı kalabalık yemek sırasındaki fotoğraf burada çekilmiştir. Evin arka bahçeye açılan kapısı –ki bu kapı müthiş mekanizmalı kilidiyle çift kanatlı sokak kapısından daha heybetlidir- hizasında bahçenin orta yerinde betondan bir set yapılmıştır. İbrahim Dayı’nın yaptığı bu set ağzı eve bakan ters bir U şekindedir ve U’nun tabanında üç basamaklı bir merdiven vardır.

 

 

Burada önceleri İbrahim Dayı, sonraları Necmettin Dayı yedi adet kovandan gül kokulu ballar üretirmiş. Arka Bahçeyi eskiden beri ikinci plana atan bu arı faaliyetinin iticiliğidir. Çocuklar buraya gitmemek için elinden geleni yapmıştır. Halbuki güllerin hası burada yükselir. İnsan dışında hangi canlı öldüyse hep bu arka bahçeye gömülmüştür –nedense az sayıdaki kan rengi kirazların lezzeti- . Bahçenin sokak tarafında her zaman tavuk kümesleri yer almıştır. Hani o lanetli ölümün öncesinde çakan işaretin vurucu noktası. Uykuların kaçtığı akşamın kör noktasında ağızları salyalı kuduz köpeklerin bir buçuk metrelik duvarı aşıp kümesteki hayvanları katlettiği gece: tavukların bembeyaz tüylerindeki kızıl kan, güllerin sivri dikenlerine, duvardaki mor salkımın alçak dallarına takılmış parçalanmış tüyler, asmanın altındaki betonda sürüklenerek kemirilmiş horoz başları. Tavuk kerbelası şafağı. Köşe bucakta, yabanî fındıkların dibinde savrulmuş son yaşam belirlileri veren titreşimler. ‘Yine geliyorum’ diyen kireçli kalsiyum karbonatlı çok erken ve çok kahpe arkadan vuran ölüm.

 

 

Kat Bir, ön bahçe kotunda bir hizmet katıdır. Simsiyah kesilmiş yüksek rıhtlı merdivenlerle giriş koridorundan buraya inilir. Sol tarafta bulunan geniş ocak zamanında koca koca odunlarla sabahtan bir kez tutuşturuldu mu gün boyunca yanmaya devam eder, üzerinde nice yemekler, çaylar, kahveler pişirilirmiş. Gece oldu mu, ocaktaki kızılımsı közler akrep kıstırmakta da kullanılan uzun kalın siyah maşa marifetiyle mangala aktarılır ve yatak odalarına alınırmış. İki bahçe arasındaki aralık geçide bakan bacasından insan geçmek istese geçer; o kadar geniş. Ocağın daha da solunda girişi kapıya benzer tahta mandallı tahta kapakla kapatılan odacık ile gömme dolap arası yer mevcuttur. Buranın zemini de beton olduğundan eskiden çocuklara burada banyo yaptırıldığı söylenir; ocak yanar içerisi sıcaktır, mekân küçük ve dardır: ısınması kolaydır. İçeriye istenirse dört-beş yetişkin rahatlıkla ayakta sokulabilir. Ben 1985’te arka bahçe’deki kiraz ağacına dadanan çocuklardan birini duvardan kaçarken askıda sağ ayağından yakaladığımda, coşkuyla kolundan tutup mutfağa getirmiş ve buranın kapısını açarak tutsağa içeride duvara yaslı duran, uzun süreden beri biley taşı yüzü görmemiş yanakları paslı baltayı göstermiştim. Yüz ifadesini unutamayacağım çocuğu ne yazık ki bir daha görme şerefine nail olamayacaktım...

 

 

 

Bu gömme odanın merdivenle kalan boşluğunda yine tahta kapılı bir gömme dolap vardır ki, altı adet rafla bölünmüştür. Raflarda daha çok bahçe ile ilgili alet edavat bulunmaktadır. Son kattaki rafta ise kullanım süreleri geçmiş çeşit çeşit tarım ilaçları, bir kez akşamdan ıslatıldı mı sabahleyin maydanoz tarlasının kıyısında sümüklü böcekleri üzerine yapıştıran kırmızı zehirler bulunur genelde. Ocağın hemen yanında tezgahın üst tarafında üzerinde daha çok çinko kap kaçağın eğrelti durduğu çift kat tahta tabaklık vardır. Buradan itibaren tahta bir tezgah ön bahçeye çıkış kapısına kadar uzanır. Kapı alçaktır. Uzun boylu İbrahim Dayı ile birlikte ailenin uzun boyluları çok kez bu kapıya toslamışlardır, ancak çare yoktur, kapının üstü, asma katın taşıyıcı kirişlerinden biridir. Tahta tezgah mutfağın bahçe kapısına cepheli kısmında bir metreye kadar genişler. Tezgahın gerisinde bahçeye bakan ve kirliliğinden mi yoksa camın kalitesinden mi bilinmez arka tarafı kolay görünemeyen içten gömme sahanlıklı şirin çift kanatlı küçük bir pencere vardır. Ki bu pencere evin en güzel yeridir. Pencerenin berisine tezgahtan kolay ulaşılamayan öteberiler konur; bunlar sıklıkla kullanılmayan eşyalardır ve toz içerisindedirler. Pencerenin dış tarafında çapraz bağlanmış demir parmaklıklar vardır. Tezgahın bahçe kapısına komşu kısmında bir evye vardır şimdi.

 

 

Bu evye şimdi burada vardır ama İbrahim Dayı zamanında burada sadece betondan kenarları olan küçük bir beton havuz vardı ve su ile ilgili işler burada yere eğilerek yapılırdı. Kapının öte tarafında kömürlüğe açılan menteşesiz tel ile tutturulmuş bir tahta kapak vardır. Kömürlük üzerindeki iki odanın altını tümüyle kaplayacak kadar geniştir. Buraya eskiden Kefeliköy’den ya da Hacı Osman’dan satın alınarak at arabasıyla getirilen hazır sobalık kesilmiş odunlar itina ile istiflenirdi. Ancak diz çökülerek girilebilen kömürlük, güzel dizilirse üç arabanın odununu rahatça  alırdı. Merdiven ile kömürlüğün girişi arasındaki duvarın bel hizasında rafımsı çıkıntısına çoklukla kullanılan ve el altında bulunması gereken eşyalar konurdu. Küf kokulu tel dolap devirden devire yer değiştirir. Pencerenin önündedir kimi zaman, kimi zamansa merdivenlerin yanındaki duvara asılıdır. Mutfak, güzel pencerenin yetersizliği nedeniyle her zaman karanlıktır; gündüz dahi ışık ister.

 

 

Bahçe kapısı öyle ayarlanmıştır ki bırakıldığında ağırlığı ile kendiliğinden usulca kapanıverir. Yerin betonu soğuk ve kararmıştır. Yıkandımı, sulandımı öyle kolay kolay kurumaz; hatta geceleri mutfak işlerinin tamamlanıp odalara çekilindiği anda boncuk boncuk terlemeye başlar zemin. Sabahleyin dikkatli bakıldığında, karanlıkta nem kovalayan sümüklü böceklerin pırıltılı izlekleri birbirine girmiş şekilde önceki gece kat edilen yolu fısıldarlar.

 

 

Hatice Fatma ve Yelkencilerden Hacı Şerif’in üç çocukları olur: Meliha, Necmettin ve Rauf. Necmettin, –ki o da bir dayıdır- Harbiye’den ayrılıp ecza mektebine girmiştir. İnkilâp sonrası Çetinöz soyadını alıp Topkapı Sarayı’nda Aynıyet Muhasibi olarak görev yapmış ve oradan emekli olmuştur. İşten arda kalan zamanlarında İbrahim Dayı’ya –fazla elinden gelmese de- ev ve bahçe ile ilgil işlerinde yardımcı olmuştur. Kırk yaşına kadar Kireçburnu’nda oturmuş, olgun bir evlilik sonrası Topkapı semtine taşınmış ve mesafenin de etkisiyle Kireçburnu’ndan biraz kopmuştur.

 

 

Rauf Dayı Teğmen rütbesiyle Birinci Dünya Savaşı sırasında emperyalist İngiliz kuvvetlerine karşı savaşır iken Filistin Cephesi’nde 1917’de Gazze’de şehit düştü. Hem de o zamanki adıyla –emperyalist- Osmanlı Yıldırım Orduları Grubu Komutanı emperyalist Alman General Falkenhayn’dan son bir kez memleketini görmek için izin ister, ama elin gavûru halden anlamaz, o da Berlin’i ve piyanonun çevresinde güvercinler gibi kümelenen frolaynları özlemiştir, ama nafile izin vermez. Aklı boğazın yamaçlarında asılı kalan Rauf Dayı’nın naaşı şehit düşen diğer silah arkadaşları gibi, Gazze’de toprağa verilmiştir. Şimdi, bilmem kaçıncı intifada’nın siyonist güdümlü taşları vızır vızır üzerinde uçuşmaktadır.

 

 

 

Anneannem Meliha 1900’lu yılların başında Abdullah Niyazi ile evlenir.

Abdullah Niyazi –ki sonradan Çetintürk soyadını alacaktır- hızını alamayıp ardı sıra Hukuk , Edebiyat ve İlahiyat alanında yüksek öğrenim görmüştür. Evliliğinin ilk yıllarında Nuran adlı tosuncuk bir kız çocukları olduktan sonra Abdullah Niyazi Ege Bölgesi’ne hazine avukatlığı görevi ile gitmek ister. Hatta Denizli’ye geçici görev için kırk günlüğüne eşiyle birlikte seyahat eder. Burada Annemle Dayım –ikiz olarak- Meliha’nın döl yatağına düşerler. Ancak o devirde mesafeler şimdikinden daha uzak, yollar daha aşılmazdır. Hatice Fatma, kızının kendinden kopması anlamına gelen bu uzaklaşmayı onaylamaz ve itiraz eder. Belli ki Meliha’nın da bu macerada fazla gönlü yoktur ve Abdullah Niyazi’nin güneye yolculuğu, Kireçburnu’nda bitmek bilmez bir ayrılık acısı olur. Bundan sonra Baba Abdullah’tan sadece ikinci üçüncü ağızdan üvey haberler gelir: Savcı olmuştur; Datça’dadır; bir kez daha evlenmiştir; çocukları olmuştur, torunları becerikli cerrah olmuş, yurtdışında çok ünlü okullarda okumuş ve yaz tatillerinde Karaburundan dev midyeler çıkarıp bunları aplik lamba yapmışlardır v.s.

 

Darülfûnun İlâhiyat, Edebiyat ve Hukuk Şubelerinden mezun Avukat Abdullah Niyazi Çetintürk, 1943 yılında CHP AYDIN Basımevi'nden çıkan 64 sayfalık ve 75 kuruşluk "İnsaniyet Güneşi" adlı kitabında kendini mütevazı bir şekilde kısaca tanıtır:

 

'MÜELLİFİN TERCÜMEİ HALİ

Muğla'nın evvelce Marmaris kazasına tabi nahiyesi ikan 1926'da kazaya tahvil edilen Datça'da 1302 senesinde doğmuş, babası Abdullah Kâhya oğullarından Mustafa'dır. Kendi adı Abdullah Niyazi Çetintürk'tür. 

İptidaî, Rüştî, İdadî tahsilini Rodos'ta Ahmet Mithat merhumunun açtığı Süleymaniye mektebinde ikmal etmiş ve aynı zamanda ulumu şeriye ve felsefeyi de müderris Abdullah Efendi'den tahsil ederek 1318'de İstanbul'a gelmiş ve nihayet Darülfûnunun ulûmu aliye ve edebiye şubelerine devam etmiş, 1327 senesinde şehadetnamesini almış ve aynı zamanda müderris Çarşambalı Hacı Ahmet merhumdan ulûmu şeriye ve felsefeyi ikmal ederek ondan da icazetname almaya muvaffak olmuştur.

1326 senesinde iptidaî, rüştî, idadî ve dokuz sınıftan mürekkep leylî ve neharî olarak İstanbul'da Süleymaniye civarında (KEVKEBİ HÜRRİYET) namı ile hususi bir mektep imtiyazı ve ruhsatnamesi alarak mektebi açmış bir taraftan kendini yetiştirirken diper taraftan talebe yetiştirmeyi zevk edinmiş, nihayet 1327 senesinde Darülfûnunun hukuk şubesine de girerek tahsile başlamış. Bir taraftan arkadaşlarına telhisi hukuku ceza, methali hukuku düvel, talimi feraiz, usulü fıkıh hülâsası gibi eserler neşrederek yardıma çalışmış ve 1329 senesinde talebei hukuk cemiyeti reisi olmuş, 1330 senesinde hukuk fakültesinden de birincilikle mezun bulunmuştur.

İstiklâl Harbinde Datça'da bulunmuş, vatanının kenar bir yerinde bir taraftan kuvayi milliye reddi ilhak heyetleri teşkil ederek millî hizmetine sarılmış, diğer taraftan Datça'da ilk mektepte başmuallimlik ederek geçinmiş, 1335 ve 36 senelerinde Fethiye'ye Üzümlü nahiyesine ilk mektep başmuallimliğine gitmiş, 1336 senesi sonunda Adliye Vekâletine müracaat ederek Fethiye müddei umumiliğine tayin edilmiş, 1338'de Buldan Mahkemesi Reisliğine, 1339'da Denizli Asliye müddei umumiliğine tayin edilmiş, 1927'de teşkilatta kadro harici bırakılmış, avukatlığa başlamış el yevm Aydın Bürosunda mukayyet Çine kazasında avukatlıkla meşgul bulunmaktadır.  '

 

Bu arada biraz ucu bana da değmekle birlikte, bir dönem kendisi için 'iki kadının kocası, şeytanın hocası' dendiğini de, kaynak belirtmeden gayrıresmi olarak aktarmamda yarar var.

 

 

Zemin katı, kat iki’dir. Bir kanadı sabit, çift kanatlı tahta kapının mandallı çevirmeli bir zili vardır. Dışarıdan çevirince zil sesi yerine, yorgun iki paslı dişlinin birbirine sürtme sesi çıkar. Bunu tabiyatı ile kimse duymaz. Yabancı için ikinci adım metal bir gereç –anahtar ya da metal para- yardımıyle kapının üst kısmında içeriden artık tül perde parçasıyla örtülü küçük camları tıkırdatmaktır. O da işe yaramaz ise bir kez yukarı bahçe hizasında, ardından bir kez de aşağıda ev sahibinin adı yüksek sesle bağırılır. Yine de kapı açılmaz ise evde kimse yoktur ya da gelenler eve istenmiyordur; bir gizlenme sessizliği sarmıştır ortalığı.

 

 

 

Bu kapı, evin mekân olduğu düşlerimin can alıcı noktası. Okulun köşesindeki lamba ağır aksak yanmaktadır. Hatta sanki yanıp sönmektedir; çünkü görüntüdeki eylem akışları kesintilidir. Uzun boylu, pardesülü fötr şapkalı iri yarı bir gölge kapıdadır. Adam ısrarla kapıyı çalar. Düzenli aralıklarla daha önce duyulmamış bir zil sesi sobanın kıyısında yuvarlanmış kediyi uyarır ancak içerideki kimse kıpırdamaz. Bir yatılı misafirlik gecesinin en kör yeridir. Herkes uyur, kapı çalar; ev içi kedileri oynaşır ancak ev halkından kimse kıpırdamaz. Gölge bir belirir, bir söner; duyarım, çok isterim, yatağımda dört dönerim ama kalkıp kapıyı açamam. Gelen, ben doğmadan ölmüş akraba ev sahiplerinden biridir. İsmini seslenirim, kimse duymaz: Enişte sessizliği. Kafasını uzattığı pencereden içeriye bakar: İçerisi kör karanlık. Zar zor seçilebilebilen merdiven koridor boşluğunda çarşaflı, tüllü dişi gölgeler telaşla sağdan sola hızla geçişmektedir.

 

Belli ki gecenin bu bilmem kaçıncı evriminde bir suç gizlenmektedir evin iç sahanlığında. Kırmızı retinalı –ya da kontakt lensli- kedi bahçe duvarının sırt sivrisinde ay ışığına gölge düşmektedir. Hurması tohumdan ibaret kıllı palmiyeler rüzgârsız hışırdar.

 

 

 

Bu kez düşte değil ama buğulu gerçeklikte, dayımlar ile birlikte bir Ağustos ayı bu evde kaldığımızda gecenin iki’sinde, yukarıdaki mezarlıkta gömülü Süheyla Yengem bu kapıyı üst üste dört kez çalmıştır. Her defasında yataktan çıkılır, kapıya yönelinir, hatta üstün cesaretle kapı açılır, sağa bakılır, sola bakılır –solda sokak lambası titrer-; dışarıda kimse yoktur. Sonuncusunda, Dayım beylik küçücük Beretta’sıyla, kapının hemen çalınmasından sonra yola kadar fırladıysa da, heyecanın karanlığında dışarıda kimseyi görememiştir. Göremedikleri ama hissetikleri ona ertesi sabah ‘bu Süheyla idi, beni çağırmaya geldi’ dedirtmiştir. Ki biz de, bu birinci elden tanıklığa yürekten ama fazlasıyla korkarak inanıp –çünkü kapı gerçekten çalmış ve bunu duymuşuzdur-, bu son dönem yazlık yatılı kalmalarına bir süre için ara vermişizdir.

 

 

 

Yüz elli gramlık pirinçten iri anahtarlı dış kapı içeriye doğru yüksek tavanlı uzun koridora açılır. Kapının hemen yanında yaklaşık 1,70 cm yüksekliğinde, üzerinde çoğunlukla duvara yaslanarak şaha kaldırılmış plastik terlikler veya ıskartaya çıkartılmış eski ayakkabılar dinlenen bir şapkalık vardır. Zemin kattaki –birinci kat- iki yatak odası da parmaklıklı ve fazla iddialı olmayan pencerelerle ön bahçeye bakar. Sokağa cepheli olanı diğerinin yarısı boyunda olan bu odalar arasında yirmi santimlik bir seviye farkı vardır.

 

 

 

Küçük olanı nedense diğerine göre yüksektir ve bu yükseklik iki oda arasında sonradan açılmış bulunan bağlantı kapısında bir basamak olur. Burada kalmam gerektiğinde çoğunlukla bu küçük odada kalmışımdır. Bağlantı kapısını hiç açık görmedim, ama sıkıntılı anlarımda tokmağı üzeri olmayan kapı kolu demiri kendi ekseninde dönecek, kapı açılacakmış gibi gelirdi bana. Evin ana kofra sigortası atık olup evde elektrik olmadığında, dışarıdaki lambanın yanıp sönmeleri oda içerisinde ihtiyaçları gidermeye yetecek kadar bir aydınlık verir. Odada içerisinde bize ait olmayan kutular ve eski giysiler bulunan küçük bir gömme dolap vardır. Mekân küçük olduğu için duvarda ya da tahta döşemede oluşan delikleri kapatmak yoluyla börtü böcekten korunmak kolay olmuştur. Evin en güvenli ve dışarıya en yakın yeridir burası. Yol tarafına dayalı sert bir döşek; kolçaklı tahta bahçe koltuğu ve ters çevrilmiş bir kasanın sehpa rolünü üstlendiği küçük memleket. Duvardaki yuvarlak askılıkta ucunda eğrelti bağlanmış salyamalar bulunan misina parçaları. Kapı arkasında küf kokulu modası geçmiş eski montlar, hırkalar. Yerde yeşil askeri kumaştan sırt çantası. İçindeki ince kitabın sayfaları arasında, yedili çapari iğne takımı, beyazlı ve sarılı tekli sıyırtma iğneleri.

 

 

 

Ev, ekonomik açıdan zor bir dönem geçirirken göbeğinden ikiye bölünmüş ve yarısı kiraya verilmiştir. Koridorun mutfaktan çıkan merdivenle birleştiği noktaya üstü sabit tahta çerçeveli çeşitli renklerden küçük kare camların süslediği bir bölme yapılmıştır. Üst katlar, mutfak ve ön bahçe bir tarafta; giriş, koridor, banyo ve birinci kattaki odalar ile arka bahçe diğer tarafta. Hatta sınırlar tam yerli yerine otursun diye arka bahçe ile ön bahçeyi birbirine bağlayan bir buçuk metre genişliğindeki aralığın arka bahçe tarafına bir kapı bile yapılmıştır.

 

 

 

Zemin kattaki giriş kapısının açıldığı yüksek tavanlı koridordan arka bahçe tarafına bir basamak ile geldiğimiz sahanlıkta evin karanlık ve gölgeli kısmına geçilir. Samur’un genellikle konuşlandığı ve geçişimizi geciktirdiği stratejik noktadır bu basamak. Bu cephe arka bahçeye bakan pencerelerin zayıf ışığından beslenir. Sahanlığa girdiğimizde sağ tarafta bir gömme dolap bulunur: İlaç dolabı ya da aile polikliniği. İçerisinde son kullanım süresi geçmiş geçmemiş binbir çeşit ilaç mı zemberek mi barındırdığı belli olmayan rengârenk küçük alüminyum ya da karton kutucukların, cam şişeciklerin basamak basamak dinlendiği oda sıcaklığındaki serin ve kuru yerdir burası. Kakao kokulu mucize Arabon’un karargâhı. Amel amel kahverengi toz bir ilaç. Bu dolapla hastalan ve sıkıysa ilaçsız kal.

 

 

Sahanlığın solunda yine bir basamakla üçüncü kat’a –ki bu üçüncü kat arka bahçeye sıfırdır-, belki de evin en çok kullanılan oturma odasına geçilir. Bu odanın dış cephesi tahta kaplı değildir sıvanmıştır. Belli ki tahta eve sonradan yapılmış bir eklenti söz konusudur. Bu odanın demir parmaklıklı bir penceresi dışarıya, yani taş merdivenli sokağa, diğer penceresi üstü asmayla kapalı arka bahçenin beton tabanlı kısmına açılır. Hiç unutmuyorum, küçükken beni sıklıkla sokağa bakan bu demir parmaklıklı pencereye ayaklarımı dışarıya salaraktan oturturlar, tanıdık tanımadık gelene geçene sevgi dolu bakışlar fırlatmak zorunda kalır, üzerine kısa pantolonla oturtulduğum pencerenin soğuk tenekesi yüzünden bağırsaklarımı üşütür ve yüksek dozda kakao kıvamlı Arabon ilacına maruz kalırdım. Merdivene bakan pencerenin ardında iki kişilik geniş bir divan duvardan duvara uzanırdı. Üzerine bir kez çıktın mı insanın içinden inmek gelmezdi. Hele hava yağmurlu ise: Merdivenlerden dolu dizgin bir sel taşlar eğimi yüksek yamaçlardan denize köpük taşırdı. Camdan bakan Arap kızını görme umuduyla kafamı sallanan cama daha çok yaslardım.

 

 

 

Tıpkı çok eskiden, hemen yanıbaşımızda, geniş arazisi üzerine kurulu Sular İdaresi’nin lojmanından yararlanan Madam Filo’nun kızkardeşi Anna’ya gönlünü kaptıran İbrahim Dayı’nın lojmana bakan son kattaki küçük odanın penceresine yaslanması gibi. Sessiz, dışa vurumsuz ama derin ve kuvvetli bir aşktır bu. Bahçeye dikilen gül, çalan telefonun müjdesi –burada unutmayalım, o devirde evde ya da yakınlarında telefon olması büyük bir şey ve Kireçburnu’ndaki sayılı telefonlardan biri de bu lojmanda bulunur, ve çok sık olmasa da telefonu bizimkiler de kullanırmış- , en sıkıcı anda yaşama devam etme gücü ve hep o tarafa bakma ısrarı. O devirlerde iki arazi arasında duvar da bulunmazmış. Bahçeye çıkıp, elde makas gülleri budarken ya da hafif yoğunluklu inşaat tadilat işleri yaparken komşusunu selamlamak ve muhabbet etmek kaçınılmazmış. Öyle bir aşk ki, Anna’nın 47 yaşında Kavaklar’daki evde kalp krizinden ansızın ölümünün ertesinde, yastığının altından İbrahim Dayı’nın fotoğrafı çıkar. Fotoğraf vesikalık mıdır? İbrahim Dayı üniformalı mıdır? Neden birbirilerine açılamamışlardır? Bu ve bunun benzeri aptal soruları bastıracak bir gerçekliktir yastık altına olduğu kadar yüreğe de gömülen; artık sorular anlamsızdır. Belli ki iki arazi arasında duvarın olmadığı bir devirde, kararlı ve erkek bakışlı iki göz, gayri-müslim ve komşu, başka iki güzel dişi gözü, asma yaprakları ve siyah gülün boşluksuz dikenleri arasından kovalamıştır.

 

 

 

Boylu poslu Eniştem –42 yaşında-, yorgun ve uykulu bir şekilde, ilacını alarak çok sevdiği divana uzandı; bir daha kalkamadı. Babam o sıralar Macaristan’da muharrirliğini konuştururken, Annem olay üzerine birinci dereceden muhataplarına ‘koca adamı nasıl öldürdünüz?’ diye hayretle sorabilmiştir. Zoraki komşu Bedia’nın taksici kocası damalı aracı ile Taksim İlk Yardım Hastanesi’ne iki buçuk saat içerisinde yetiştirdiyse de, muhtemelen Façyo’nun önüne bile varamadan son nefesini vermiş, hastaneye ölü olarak girmiştir. Dev gibi ulu bir çınar aniden rüzgârsız bir havada kendiliğinden devrilip gitmiştir...

 

 

Bu odadan çıkıp da, bir basamak inerekten karanlık sahanlığa geri döndüğümüzde kendisi olduğu kadar kilitleri de çok gösterişli bir bahçe kapısı çıkar karşımıza. Bu kapı da açıldıktan sonra bırakıldığında kendi ağırlığı ile kapanır; hatta kapanmaktan da öte çarpar. Kapının yanından bir basamakla tuvalet ve tuğla zeminli kurnalı geniş hamama doğru yürüyen küçük bir koridor uzanır. Burada bahçeye açılmış pencere camı buzlu olduğundan zaten karanlık olan arka bahçenin isteksiz ışığını içeriye zor iletir. Evin ikiye bölündüğü devirlerde burası mutfak olarak kullanılırmış. Alafranga tuvalet çok küçüktür. Tavanının bir kısmı yukarıya doğru yükselen merdivenlerin tahta tabanıdır aynı zamanda. Tuvalete akşamları gitmek bir dert olurdu. Her tarafta lamba ışık yoktur bu evde. Lamba olan yerde çevirmeli düğmesi yoktur; düğmeli yerlerde ise ampul yoktur. Sadece tuvaletin lambası yanar. Ama sıkıysa basamaklı engelleri aşarak karanlık bölgeyi kendi başına geç. Birinin çişi gelmese de iki kişi gidilir tuvalete: diğeri, yani dışarıda bekleyeni mutlaka varlığını kanıtlayıcı bir ses çıkarmalı, hatta şarkı dahi söylemelidir ki içerideki rahatlıkla işini görsün. Çoğunlukla dışarıdaki da içeriden bir ses ister; korkular karşılıklıdır. Çünkü tam o sırada, yani içeriden demir çengelli mandalın deliğe geçirildiği andan itibaren olur olmaz sesler, tavandaki basamaklardan yükseliverir. Göz ister istemez tuvaletin arkadaki zifiri karanlık hamama açılan mini minnacık kurşun karası camlı pencereye takılıverir. Ve sanki hamamdan çok küçük bir ışık göz kırpar o anda, ansızın çekiliveren bir beyaz kafa, ya da cama burnunu dayamış soluk bir hayalet. İşte o an, çiş ya da kaka ne varsa,bu olur olmaz saat ve mekânda bulunmanın geçerli sebebi yuvasına çekilir ve ansızın dışarıya çıkılır. Dışarıda bekleyen yerinde ise keyfine diyecek yok; ama ya kimse yoksa ve içeride iken duyduğum rahatlatıcı şarkılar başka ses tellerinin tınısı ise? Hurra koşar adım ön bahçeye!

 

 

Evin ana koridorunda, içeriye girdikten sonra dipte tam karşımızda tahta çizgili açık kahverengi muşambayı son kata kadar çıkaran merdivenler vardır. Merdivenleri –ki rıhtları oldukça yüksektir ve çıkarken insanı yorar- beş basamak tırmanınca sağda evin ebeveyn odası vardır (kat dört?). Bu odaya girmeden solda içerisinde alaturka tuvalet ve musluğu olmayan bir kurna bulunan küçük bir tuvalet vardır: ebeveyn abdeshanesi.

 

 

Odanın manzarası olağanüstüdür. Ön bahçenin üzerine –belki de geniş bir cumba halinde- çıkma biçiminde uzandığından pencerelerden öncelikle bahçenin yeşilliğine, cama yaklaşınca hemen önündeki yuvarlak havuza ve sağ taraftan da iddiasız, kendi halinde uzanan bir Büyükdere koyu manzarasına hâkimdir. Çift kişilik geniş bir yatak olmuştur odanın orta yerinde. Kapının hemen sağında geniş bir gömme dolap. Onun da sağında düzgün, kare biçimli bir kapısı olan birinci tavanarası yer alır. Bu tavanarası aynı zamanda zemin kattaki iki yatak odasının hemen üstüdür. Tavanarasına ancak iki büklüm ya da dizlerinin üzerinde girilebilir. Son zamanlarda buraya sık sık akan çatının sularının aşağıdaki odalara sızmasını önlemek amacıyla leğen yerleştirmek amacıyla girdiğimi hatırlıyorum. Sağanak yağdığında önlemlere ilk buradan başlanırdı. Bir de o gece. Fazla sözün sarfedilmediği; ama anlamlı ciddi ve kadın gözlerin kararlı ve gözüpek olduğu an. Sahiplerini yitirmiş, tertemiz yağlanmış bakımlı bir 7,65’lik Kırıkkale, paslı şarjörü sıkışmış ama hâlâ mermisi namlusunda dinlenen Çek Vizör ve 9 mm’lik bir Browning’in, kapaktan itibaren çivisi çakılı olmayan dördüncü tahtanın altına cesur bir elin uzanması marifetiyle atmosfere çıkması ve bir torbada ayrı ayrı torbalara itina ile sarılı olarak –sanki bir süre sonra denizin derinliklerinden çıkarılıp hayırlı bir iş için kullanılacaklarmış gibi- buluşması.

 

 

Sonra kendilerine sevgili süs veren ve aralarında on beş yaşa yakın fark bulunan iki kuzenin, kol kola akşam akşam Tarabya’ya yürümeleri. Bataryalar Kireçburnu’ndan taşınalı çok zaman geçmiştir ve ürkek gölgelerin sokaklardan adeta koşarak geçiştiği İstanbul’da sıkıyönetim zamanıdır. Aile yadigârı kamaların, bıçakların bile devlete korkudan teslim edildiği, kitapların sobalarda yakıldığı ihbar, ihanet ve kan günleridir. Bereket sahil yolunda şimdi olduğu gibi ablak yüzlü sürücülerin kullandığı ağır ağır ikinci vitesle birinci arasında seyreden gereksiz bir araba kalabalığı yoktur. Daha önce hiç sözü edilmemiş manzaradan ilgisiz ayrıntıların –karşı yamaçta zorlukla seçilebilen hareketli ışıkların nereye ait olabileceği- dolaştığı titrek sesli bir muhabbet. Aman ne muhabbet! Yanımızdan saatte otuz kilometre hızla giden siyah beyaz boyalı ekip otosu Ford motorunun gürültüsünün bile bölemediği samimiyette. İçeride dağınık ve seyrek yerleşmiş gölgelerin bizi süzüşü. Fransız Sefaretinin yazlık bahçesinin önlerine denk gelen bir yerde sanki bir süre sonra derinliklerden geri çıkarılıp kullanılacakmış gibi naylon poşetlere sıkı sıkı sarılarak denize fırlatılan ağırlıklar. Akraba dayanışmasının rahatlatıcı dakikaları. Hafiflemenin de etkisiyle gelişinden çok kısa süren dönüşün iç çektirici rahatlığı.

 

 

Beşinci kata çıkar çıkmaz sağda lacivert, kırmızı rengârenk camlı bir bölme ile içeriden ayrılmış küçük şirin oda: O’nun odası. Oda değil sanki ev içerisinde renkli sera. Son kattaki tavanarası’nda eski bir kafatası olduğunu öğrendikten sonra Ertan’ın kapısına cin kovucu karga burga sûrelerden oluşan el yazması kağıdı acele ile astığı yer. Bu odanın önünde bir yemek masasının rahatlıkla sığabileceği sofa –ki burada çoğunlukla masa olmuştur, ve bu masanın üzerine çıkmak yoluyla tahta tavana yakın duran evin ana sigortasını küçük kırmızı ve büyük siyah düğmelere basmak marifetiyle açıp kapamak mümkün olmuştur- salona uzanır. Salon hayatımda gördüğüm en geniş tavanlı salon. Evin merkezidir burası. Misafir burada ağırlanır, en güzel muhabbetler burada kurulurmuş. Annemin anneannesinin ağzı büzgülü bez torbadaki uzun beyaz saçlarını burada göstermişti Teyzem bana. Hani tıpkı o dizedeki gibi : “Eşele hele şu yerleri örten karı, Bok değil onlar Dede’nin saçları!”. İnsan plastiği Keratin’in kerametini öğrenecektim böylece. Toprağın altında yüzyıllar boyu dayanan bu gayri arzî maddeyi görünce leş yiyici bok böcekleri bile yolunu değiştirirmiş derler ya, ama halt ederler. Çünkü onların yeraltındaki en büyük eğlenceleri uzun saçlarla ilgili olanıdır.

 

 

 

Bu geniş oda da kare biçimindedir. Uç tarafında uzun perdeler ile örtülü bulunan pencereleri vardır. Bu pencerelerin denize cepheli bulunan birinden evin taraçasına çıkılır. Abdullah Dayı’nın icadıdır bu. Zira taraçanın teneke kaplı zemini salonun seviyesinde değil, evin ana giriş koridorunun tam üstündedir. Taraçanın iki kenarında kendini bile zor taşıyan şekilli tahta korkuluklar bulunur. Bunlar ellenmez; süstür. Burada ne muhabbetler olmuş, ne sofralar kurulmuştur: Hele Necmettin Dayı’nın Topkapı Sarayı’ndan gelen iş arkadaşları ile gece yarılarına kadar karşı kıyıya kadar uzanan aslan sütü sohbetleri dillere destan. Bize yasak bir taraça; Bulgaristan TV’si, çatı anten düzeltme muhabbeti derken, son dönemlerde tahtalarda çökme çağrışımlı sesler geldikçe teyzem oraya çıkmamızı istemezdi.

 

 

 

Salona girmeden önce, solda üç basamakla varılan kapısını sadece iki kez açık görebildiğim evin yedinci katı sayabileceğimiz ikinci tavanarası bulunur. Ayakta girilebilen içerisindeki sandıkların uzun tabutlar gibi duvarlara dayandığı ince uzun bir odacıktır burası. Evde değerli eşya, antika ne varsa burada kilit altında tutulmuştur. İçeridekilerin hep sözleri edilmiştir; hepsinin adının geçtiği bir öykü bulunur elbette. Eski giysiler, büyük dayıların tüfekleri, kılıçları, gereçler, arapça soyağacımız. Gösteren tümcelerin imgeleştirdiği göremediklerimiz. Bir noktadan sonra erişemediğimiz, hatta hiç koklayamayacağımız eşyalar. Kapağı açıldı mı içerisinde kaybolunan uyduruk paslı ince tenekeli korku odağı sandık.

 

 

Bitti mi? Hayır.

 

 

 

Ön bahçeyi anlatmadan bitirmeyeceğim. Hani öyle bir yer ki anlatmadan bitiremedim derler ya onun gibi. Hasan Sabbah’ın ulaşılmaz cenneti sanki. Tam orta yerinde yuvarlak bir beton havuz: Hani Dayımın küçük iken içerisine düştüğü. İçerisindeki kırmızı balıklar, kenarında güneşlenen kedilere dil gösterip, alaylı alaylı hava kabarcıkları çıkarırmış. Havuzun gerisinde bir manolya ağacı. Ağaç değil insan sanki mübarek. Evde konaklayan son aile de acı bir biçimde dost kurşunlarla yıkılınca bilmem kaç yıllık hayatının en güzel yerinde bu son ümidin de yok olmasına dayanamamış, kendini salmış, yana yatmıştı. Buraya her geldiğimizde yapraklarını toplayıp torbalara doldurduğumuz, sonra da evde kurutup kullanmayı unuttuğumuz, çayımızda limon olan melisa ağaççığı. Ön bahçenin sokak merdivenlerine açılan üstü beyaz akrepli kapının iki yanında yükselen uzun, siyah kıllı palmiyeler.

 

Abdullah Dayı’nın ortadaki havuzu eksen alarak yaptığı kedi tırnaklarının iki yanını sınırladığı küçük yuvarlak hatlı patikalar, patikaların kesiştiği yerlerdeki üçgen kavşaklar. Havuzun yanından bahar geldi mi fışkıran turuncu azgın zambaklar. Bizim bahçeden çıkıp üç bahçeyi doyuran o büyük incir ağacı. Nedense hep merdivenden aşağıya doğru uzanan yol manzarasını gözetlemek için duvarına yaslandığımız su saatinin bulunduğu alt köşe.

 

 

 

Kıyamete daha da yaklaştığımız bugünlerde, azgın sarmaşıklar kırık camlardan içeriye sızmaya başardı. Göbekli alıcılar gidip geldi,  üstünden akrep düşen kapıdan girmeye çekindi, ama yılmadı, şöyle yıkarım, şu kadar yediririm şuradan çıkma yaparım hesapları yaptı arsızca. Tarihmiş, kökenmiş, anıymış, aile yadıgarıymış hepsi hikaye. Dörtte bire bölünmüş hisseli çıkarlara ayrılmış küçük hesaplar, kırmızı yanaklı tombul gövdelere içki parası niyetiyle galip geldi. Ölüm döşeğindeki babasını bile hastanede ziyaretten kaçınan mirasyedi cücelerin hırsı, seksenlik yengeleri mafyayla tehdite vardı.Emlakçının astığı eğreti pankartı bile taşıyamayacak kadar güçsüz bırakılmış koskoca birkaç yaşamın izi silindi gitti. Sansarlar, gelincikler, iri fareler boş odalarda dağılmış gitmiş eski yuvaların artığı eski kitapları ve belgeleri afiyetle kemirdi bitti! Cüretli, osuruktan yaşamılarıyla gözüdönmüş damatların, torunların ısmarlama yangın provaları işe yaradı. Ev, en sonunda ne izlediğini anlamayan eblek gözlere flat TV ve litrelerce Yenirakı'ya dönüşmek üzere satıldı.


 

Bana ayaklarımı yıkamayı Teyzem burada, havuzun kenarındaki çeşmenin altında öğretti. Sağ ayağımın topuğuyla sol ayağımın topuğunu, parmaklarımın altıyla diğer parmaklarımın üst kısmını ellerimi kullanmaya gerek kalmadan ve eğilmeden. Akrepleri önemsemeyi ama korkmamayı; evliyalara ense tokat, hayaletler ile elele dalga geçmeyi; yabancısı olmadığımız ölü hayvanların üst üste gömüldüğü toprağın kan çeken humusunu burada duyumsadım.

 

 

Filo ut çalıyor, Meliha şarkı söylüyor. Necmettin Dayı peteklerden kaçan oğul’u asmanın üstünde kovalıyor. Üst yoldan geçen at arabası nallarının tok sesi ön bahçenin aç sarmaşıklarında dağılıyor. Bir varmış bir yokmuş derler ya hani; öyle değil, apar topar satılsa da bu ev hep varmış. Binbir dalavere yalan dolan tehditle satılan, yalnızla açgözlü üçüncü dördüncü kuşakların kişiliğinden ibarettir.

 

Gerçekten dışarıdan iki, içeriden yedi katlı ve kuran ekmek musaf çarpsın ki bunların hepsi yaşanmış. Yalanım yok vallahi!


 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest