Hiroşima

Tam boyutlu görseli göster Makine uygarlığı vahşiliğin en üst mertebesine varmış bulunmaktadır,” Albert Camus  

Japonya’da onlara, ışına maaruz kalmış anlamına gelen Hibakushas adını veriyorlar.

IŞINLA

Birdenbire sarı kesildi pirinç tarlaları

Kızıla çaldı yapılarda çimento.

Işınla.

 

Ağaçlar yapraksızdı,

Kavrulmuşlar köklerine dek.

Işınla.

 

Kimse yakınmıyordu, ağlamıyordu çocuklar bile

Yanmış bir et yığınıydı yüzü çoğunun.

Işınla.

Su, yüz bin yıldan beri kardeşimiz su,

Ölüme dönüştü, parlamasız.

Işınla.

Tutuşmuştu, biz anlamadan,

Kanın içindeki kırmızılık.

Işınla.

Fazıl Hüsnü DAĞLARCA

 

 

6 Ağustos 1945 tarihinde öğrenci, işçi ya da genç anneydiler ve nükleer ateş onları okulda, fabrikada veya evlerinde yakaladı. Altmış beş yıl sonra, 80 bini hâlâ aynı yerde, Hiroşima’da yaşıyor.

 

Atom bombasının son canlı tanığı olan bu insanlar çok sık konuşmuyorlar. İnsanlık tarihinde benzeri olmayan korkunç deneyimi birçoğu hâlâ bir ayıp olarak yaşamakta. Bir kısmı bunu eşlerine ve çocuklarına dahi anlatmadılar. Uzun bir dönem boyunca toplum tarafından dışlandıkları için, çoğu hâlâ ötekilerin bakışından çekiniyor. Halbuki kimileri, aynı karabasanın bir kez daha yaşanmaması, çektikleri acıyı ve kavgalarını tüm dünyanın öğrenmesi için artık sessizliklerini bozmayı kabul ediyor.

 

Taeko Teramae’nin yüzü dağılmış ve bir gözü camdan. Yaralarını gizlemek için çok kalın bir fondöten tabakası kullanıyor. Bugün yaşı ilerlemiş olan bu bayan, 6 Ağustos günü, 14 yaşında gencecik bir kızdı. Talihsiz bir şekilde, kimsenin hayatta kalmayı başaramadığı bombanın patladığı noktadan tam 550 metre uzakta bulunuyordu. Bugün bile korku dolu bir sesle anlatıyor: “O sabah, Hiroşima telefon santralinde çalışıyordum. Tüm liseliler gibi ordu adına çalışmak üzere seferberliğe katılmıştım. Saat 8’de mola zamanım geldi ve koridora çıktım. Dışarıda çok güzel bir hava vardı. Gökyüzünde bir şeyin parıldadığını gördüm. Pencereye yaklaştım. Ve birdenbire, her yer ışığa boğuldu ve ardından korkunç bir gökgürültüsü duyuldu. İnanılmaz bir rüzgâr beni bulunduğum yerden alıp öteye fırlattı. Bilincimi kaybettim. Arkadaşlarım oldukları yerde kömürleştiler. Muhtemelen santraldeki telefon kulaklıkları yüzünden... Bana geri dönersek, hemen kaçmak istedim. Ama merdivenlerde çok ceset vardı. Böyle olunca ikinci kattan aşağıya atladım. Artık bir insan yüzüne sahip değildim: yüzüm ikiye bölünmüştü ve sol gözüm aşağıya sarkıyordu. Göremiyordum. Kolumu öne uzatmış, yıkıntıların arasında ilerliyordum. “

 

Buradan yalnızca birkaç yüz metre ileride, Sunao Tsuboi, Üniversite yolundaydı. Patlama merkezine bu uzaklıkta bulunan üç kişiden ikisi anında ölüvermişti. “20 yaşındaydım ve makine mühendisliği öğrencisiydim, diye anlatıyor, yüzünün derisi fildişi beyazı mermer plakalarla kaplı gibi görünen seksen yaşındaki adam. Beni on metre kadar savuran bu  gümüşi ve kızıl renkli olağanüstü ışık parladığında yolda yürümekteydim. Kendime geldiğimde bir canavara dönüşmüştüm. Kulaklarım yırtılmış, yüzüm yanmıştı. İki üç saat içinde derim kalktı ve bol gelen bir giysi gibi yüzünden aşağıya sarkmaya başladı. Hayalet gibi dolaşmaya başladım”.

 

Biraz daha ileride, patlama merkezinden iki kilometre uzakta, seferberliğe katılan 15 yaşındaki liseli Hitoshi Takayama, bir tamirhanede işbaşı yapmak üzereydi. “Amirin talimatlarını dinlemek üzere avluda toplanmıştık” diye anlatmaya başlıyor yaşlı adam. Bir B-29’un sesini duyduk ve dalga geçtik. Uçağın tek başına tehdit edecek bir havası yoktu... Ardından ışık ve ses geldi... Bir süre sonra bir kamyonun altında kendime geldim. Her yer kapkaranlıktı. Atomik mantarın tam altındaydık, ancak bunu bilmiyorduk. Dünyanın sonunun geldiğini sandım. ‘Anne, anne’ diye bağırdım. Ona Allahaısmarladık demek istiyordum. Ardından ayağa kalktım ve acı gerçeği anladım: şehrim yerle bir olmuştu”.

 

Şoku atlattıktan sonra, hayatta kalanlar tahta evlerin yanmaya başladığı şehir merkezinden kaçmaya çalıştılar. Ancak Hiroşima, yedi ırmağın oluşturduğu bir delta üzerinde kurulmuştu. Biri hariç, tüm köprüler patlamayla yıkılmıştı. Binlerce kişi kendini acıyla suya attı. İçlerinden birçoğu boğuldu. Binlerce insan yıkıntılar arasında susuz ve sersem bir şekilde dolaşmaya devam etti. Yoğun sıcaklık, radyasyon ve toz boğazları feci bir şekilde kurutuyordu. İnsanlar yerlerde sürünerek çeşmelere ulaşmaya çalışıyordu. Birbirine kaynamış bulunan muslukları açmayı başaramıyorlardı. Öylece kalakalmış, oldukları yerde “su” diye yalvarıyorlardı. Bu yalvarma, kıyameti izleyen saatlerde kurbanların yardımına koşan kadın ve erkekleri de derinden etkiledi. İsao Wada anımsıyor: “19 yaşındaydım ve Hiroşima’nın 15 km güneyindeki bir adada askerlik görevimi yerine getiriyor, intihar saldırılarına hazırlanıyordum. Kamikaze adayıydım. 6 Ağustos günü öğleden sonra saat 2’ye doğru, komutanlarımız hayatta kalabilen çok az doktor ve hemşirenin (bombardıman sırasında onda yedisi ölmüştü) yardım için şehir merkezine gitmesini emretti. Paramparça olmuş vücutları bir yardım merkezine kadar taşımamız görevi verilmişti. Çok korkunç bir işti. Kurbanları, ayaklarından ve kollarından çekmemiz gerekiyordu. Ancak kavrayınca derileri hemen soyuluveriyor ve çıplak parmaklarımız arasında kalıyordu. Zavallılar su vermemiz için bize yalvarıyorlardı. Ancak buna iznimiz yoktu. Bize bunun onları öldüreceği söylenmişti. Yalvarmalarını hiçbir zaman unutamayacağım”.

 

Kurtarıcılar gibi, yıkıntı halindeki şehir merkezine patlamayı izleyen gün ve saatlerde bir yakınını bulmak amacıyla gelen herkes, yüksek oranda ışına maaruz kalacaktı. Hiroshi Maruya, Hiroşima’ya 60 km uzaklıktaki küçük bir köyde yaşıyordu. 20 yaşındaydı ve sırsılsıklam aşıktı. Çok güzel bir kız olan komşusu, sabah erkenden büyük şehre alışverişe inmişti. Patlamanın gri bulutunu gördüğünde, çok ciddi bir şeylerin olduğunu anlamıştı. Kaygı içinde iki saat bekledikten sonra, sevdiği kızı aramaya gitti: “Yıkıntılar içindeki şehirde yolumu bulabilmek için, erimiş tramvay raylarını izledim. Ortalık cehennem gibiydi. Caddeler, dört ayağı havada kömürleşmiş atlarla doluydu. Her yerde, donakalmış, kararmış cesetler bulunuyordu. Yerler kırık camlarla doluydu. Yıkıntılar arasında saatlerce yürüdüm ve içine sardalyalar gibi cesetlerin dizildiği ayakta kalabilen nadir beton binaların içini aradım. Ancak onu bulamadım. Umutsuz bir hâlde evime geri döndüm”.

 

Hiroko Hatakeyama, 1945’te 6 yaşındaydı ve şehir merkezine 3 kilometre uzaklıkta çiftçilikle geçinen bir köyde yaşıyordu. Bomba küçük çocuğu okulunun bahçesinde yakaladı. Feci şekilde ürkerek, ağzı kum ve toz dolu bir hâlde yalnız başına evine dönmeyi başardı. Onu korkunç bir manzara bekliyordu: “Evimiz ana yola bakıyordu. Gün boyunca, evin önünden ellerini öne uzatmış ve ayakları çıplak canavara benzeyen kadın ve erkekler geçti, çok korkunçtu”.

 

Seiji Tani 1945 yılında 14 yaşındaydı. Hiroşima’dan 15 kilometre uzaklıktaki bir mermi fabrikasında çalışıyordu. Bombardımanın ertesi günü evine dönmeye karar verdi. Ancak ailesinin evi patlama merkezinden yalnızca 300 metre uzaklıktaydı. “Sadece hâlâ sıcak olan kiremitler ve bir küvet bulabildim. Geriye kalan her şey duman olup gitmişti, diye anlatıyor. Mahallemde yalnızca bir kişi hayatta kalmıştı. Bana patlamadan önce annemi köprüde gördüğünü söyledi. Yıkıntılar arasında iki gün boyunca onu aradım. En sonunda adını bir ölüm listesinde buldum. Bana ‘o üç numaralı kuyuda’ dediler. Ve onu orada, kafaları aynı yönde düzgün şekilde istiflenmiş, yakılmayı bekleyen cesetlerin ortasında buldum. Adamın biri bana bir bıçak uzattı ve ‘saçından bir tutam kes, çünkü daha sonra, ondan geriye hiçbir şey kalmayacak’. Dediğini yaptım. Ölene kadar bu sahneyi unutamayacağım.”

 

Ancak, atom cehenneminde bile, ölüm her zaman galip gelmiyordu. Burada bile yaşam mucizesine yer olabiliyor. Bugün Hiroşima’nın ünlü bir semtinde lokanta işleten Sadako Kiruba’nın öyküsünde olduğu gibi: “8 Ağustos günü, emekli sandığı bürolarının bodrum katında kalmış binlerce yaralı can çekişirken, zayıf bir ses ‘doğurmak üzereyim’ diye fılsıldadı. Ve karanlıkta, bir başka ses onu yanıtladı: ‘Ben ebeyim size yardım edeceğim’. Hamile kadın Annem, doğacak olan ise bendim. Ebe kadın ileri derecede yanmıştı, kendinden ümidi kesmişti, ama ihtiyacımız olan mucizevi bakımı bize bağışlamıştı. Herkes ona yardım etti. Daha sonra, hayatta kalmayı becerebilen az sayıda insan bize doğum sırasında acılarını unuttuklarını söylediler. Ebe kadın da hayatta kalmayı başardı”.

 

Bombardımanı izleyen günlerde, kurtulanların birçoğu, askeri kamyonlarla çevre köylere ya da gemiyle yakındaki adalara taşındılar. Devlet onları okullara, tapınaklara veya bağımsız konutlara yerleştirdi. Her şeyin eksikliği hissediliyordu: bakım, yiyecek, ilaç... Derman olması umuduyla onlara elde bulunan ot, bitki suları ya da merhem ne varsa veriliyordu. Öğretmeni tarafından kurtarılan Taeko Teramae ağır yaralılar için ayrılan bir adaya taşındı. “ Çok Korkunçtu, diye anlatıyor. Üst üste konulmuştuk, her yer ter ve sidik kokuyordu. Çevremdeki herkes ölüyordu. Neden olduğunu bir türlü anlayamıyorduk”.

 

Çok kısa bir süre içinde, kurtulanların büyük bir kısmında, radyasyon etkisine dayalı ağır belirtiler ortaya çıkmaya başladı: saç dökülmesi, diş eti kanaması veya diyare. Bir kısım insan ise kan kusuyordu. Ancak Hiroşima’da kimse bunların şehri yerle bir eden garip bombadan kaynaklandığını düşünmüyordu. Önce Amerikalıların gizlice atabilecekleri zehirli gazlardan şüphelenildi. Ardından yeni salgın hastalıklardan söz edildi. Dedikodu yayıldı. Hayatta kalabilenlerin bulaşıcı hastalık taşıdığı sağda solda fısıldandı. Hibakushas’lar insanları korkutmaya başlamıştı.

 

Savaşın galibi Amerikalılar gerçeği biliyor, ancak kimseye bir şey söylemiyorlardı. Aksine, 1945 Eylül’ünden itibaren İmparator Hirohito’nun teslim olmasından yalnızca birkaç gün sonra, “işgal kuvvetleri”, atom bombasının yol açtığı zararlarla ilgili tüm makaleleri ve haberleri yasakladı. Bu sansür işgal süresince de devam edecektir: yani tam yedi yıl boyunca!

 

Amerikalılar dedikoduların hızla yayılmasına yol açmakla kalmıyor, her zamanki gibi utanmadan açıkça yalan da söylüyor ve nükleer silahın insanlar üzerinde uzun vadeli hiçbir yan etkisinin bulunmadığı propagandasını yapıyorlardı. Halbuki varolmadığını iddia ettikleri bu yan etkileri gizlice el altından incelemekteydiler. 1947’de Hiroşima’da, hibakushas’lar için felaketi anma teşkilatı olan Atomic Bomb Casualty Comission (ABCC)’yi kurdular. Felaketten kurtulanların, tahlil için buraya kan ve deri örnekleri vermesi istendi. Bu şekilde toplanan verileri incelemek üzere Washington’dan doktorlar getirildi. Ancak ABCC’ye nihayet rahatlamak umuduyla gelen zavallıları tedavi etmekten kaçınıyorlardı. Vardıkları sonuçlar hakkında kesinlikle bilgi vermiyorlardı.

 

Halbuki elde edilen bilgiler korkunçtu. 1950’den itibaren, bir lösemi dalgası ışına maruz kalan binlerce kurbanın ölümüne neden olmuştu. Birkaç yıl sonra, Hiroşima kurbanlarını öldüren bu kez tiroid kanseri oluyordu. Ve tüm hibakushas’larda benzer belirtiler ortaya çıkıyordu: yorgunluk, baş dönmeleri, uyuşukluk. Hayatta kalanlar ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Çaresizdiler ve terk edilmişlerdi.

 

Çünkü, Japon hükümeti uzun yıllar süresince onlara karşı ilgisiz kalacaktı. Tüm Japon toplumu için geçerli olduğu gibi, büyük bozgunu unutmak isteyen hükümet için de, hibakushas’lar yok sayılıyordu. Tokyo’da yazgılarından yalnızca Amerika’nin sorumlu olduğu düşünülüyordu. Halbuki bombardımana ilişkin sorumluluğun küçük bir kısmı teslim olmayı reddeden İmparator Hirohito’nun fanatik inadına da bağlıydı.

 

Atom bombasından geriye kalanlar ve ışına maaruz kalanlar için ilk hastanenin kurulması için tam on iki yıl beklenmesi gerekecekti! Aynı şekilde ücretsiz tedaviden yararlanabilmeleri için de on iki yıl. Bunun üstüne, bir tazminat aylığına hak kazanabilmek için, 1968 yılına dek, on bir yıl daha beklemeleri gerekecekti. Nihayet, ancak 1995’te –tam elli yıl sonra!- Japon yetkilileri, Ağustos 1945’teki kıyamete ilişkin hiçbir sorumluluk üstlenmedikleri “bombadan geriye kalanlara genel yardım yasası”nı kabul edecekti.

 

Günümüzde, hibakushas’ların kavgası sürüyor. “Işına maaruz kalanların birçoğu bugün hâlâ mağdur olarak kabul edilmemekte, diye anlatıyor hayatta kalanların kurduğu bir derneğin başkanı olan Kazushi Kaneko. Aralarında Hiroşima’ya patlamadan iki hafta sonra girenler de var. Bize bu tarihten sonrası için herhangi bir risk olmadığı söylenmişti. O halde Amerika Birleşik Devletleri 6 Ağustos 1946 tarihine –yani bir yıl sonrasına- kadar şehre giren tüm askerlerine niye tazminat ödüyor? Ayrıca, patlama merkezinden uzakta olan, ancak patlamadan birkaç saat sonra oluşan ünlü ‘kara yağmurlar’a, yani radyoaktif serpintiye maaruz kalan köylüler var. Onlara da aynı şekilde hiçbir hak tanınmadı.”

 

Hükümet tarafından haksızlığıa uğratılan hibakushas’lar, benzer şekilde Japon toplumu tarafından da yoğun bir şekilde dışlandılar. Mangas çizeri Keiji Nakazawa bu vahşi ayrımcılığı, 14 yılda tamamlayabildiği, “Hiroşima geni” adlı 10 ciltlik çizgi romanında çok etkili bir biçimde yansıtmıştır. 6 Ağustos 1945’te babası ve ağabeyini kaybettiği yerden birkaç yüz metre uzaklıktaki dairesinde bize durumu anlatıyor: “Biliyorsunuz, vatandaşlarıma karşı her zaman kin duyarım. Evet, kin ve nefret. Neden mi? Çünkü bizden altmış yıl boyunca hep kaçtılar. İnsanlar bizden korkuyorlardı, onların midelerini bulandırıyorduk. Bizimle temas ederlerse ‘bomba hastalığını” kapacaklarını düşünüyorlardı. Hiroşima’da biraz daha yumuşak davranıyorlardı: insanlar bize anlayış gösteriyordu. Ancak diğer yerlerde, bu durum dayanılmazdı. Kaç hibakushas’ın umutsuzluğa kapılarak intihar ettiğini hiçbir zaman bilemeyeceğiz? Ben, 60’lı yıllarda Tokyo’ya yerleştiğimde, kimseye hiçbir şey söylemedim. Sonra bir gün, her şeyi çok sevdiğim bir iş arkadaşıma itiraf ettim. Ürkmüş ve iğrenmiş bakışını hiçbir zaman unutamayacağım. Sonuç olarak bomba sonrasındaki hayatımız, bombanın kendisinden daha zor olmuştur.”

 

Bütün bu geçen yıllar boyunca, hibakushas’lar iş bulmakta zorlandılar. İşverenler, çok kırılgan buldukları için onlardan çekiniyordu. Hayatta kalabilenlerin birçoğu küçük işlerle yetinmek zorunda kaldıl. En talihlileri, kamu hizmetinde öncelikli olarak kullanılan savaş gazileri kotasına dahil olma imkanı bulabildiler. Eğer yüzleri çok hasar görmediyse, belediye memurluğu, ya da kimi zaman öğretmenlik yapabildiler. Ancak büyük bir çoğunluğu, altmış yıl boyunca ailelerine sığınarak hayatta kalabildi.

 

Hibakushas’lar aynı şekilde evlenmekte de zorlandılar. 1950 ve 1960’lı yıllarında Japonya’sında, görücü usulü evlilik geçerliydi. Çoğu zaman, aileler hayatta kalabilenlerin “adaylığını” kabul etmiyorlardı. Aşk evlilikleri bile zor gerçekleştiriliyordu. Sunai Tsuboi anlatıyor: “Bana çılgınlar gibi aşık olan bir kızı seviyordum. Ancak ailesi buna kesinlikle karşı çıkıyordu. Yakında öleceğimi söylüyorlardı. Hem çocuklarımız da normal olmayacaktı. Çaresiz kalarak uyku ilaçlarıyla intihar etmeye karar verdik. Ama öldürücü dozun ne olduğunu bilmiyorduk. Ve başaramadık. Sonuçta, yedi yıl sonra, hâlâ hayatta olduğumu gören aile evlenmemiz için onay verdi.”

 

Bu korkunç ayrımcılığı etkisiz kılmak için birçok hibakushas, kendileri dahil herkese yalan söyleme yolunu seçti. Bombadan kaçmak ve onu inkar etmek için her şeyi yaptılar. Ama er ya da geç gerçek onları enseleyiveriyordu. Minoru Atagushi’nin öyküsü buna iyi bir örnek. “Çocuklarım dahi elli yıl boyunca herkesten gerçeği gizledim, diye anlatıyor. Hiroşima’da belediye memuruydum ve kimse benim de bir hibakushas olduğumu bilmiyordu. En azından ben bunun böyle olduğunu sanıyordum. 1997’de Belediye Başkanı benden bombardıman (resmi olarak Barış Müzesi olarak adlandırılan) müzesinin yönetimine geçmemi istedi. Halbuki, gelenek olarak bu görev hep patlamadan geriye kalanlara veriliyordu. Afallamıştım. Benim onlardan biri olduğumu nasıl öğrenmişti? Ne yapacaktım? Her fırsatta bombardıman gerçeğinden kaçmaya çalışıyordum, şimdi onun anısının bekçiliğini mi üstlenecektim? Ama bu bir emirdi. Ve kabul etmeliydim.”

 

Geçmişin izlerini silmek için ne yapılırsa yapılsın bu lanetli bomba, pusuya yatmış ve saldırmaya hazır yırtıcı bir hayvan gibi hep yerinde duruyordu. Hayatta kalabilenlerin tümünde hastalık korkusu bir takıntı hâline gelmişti. Hitoshi Takayama, “hayatım boyunca hep sağlığımdan kaygılandım”. “Ölüme kadar hastalık korkusuyla yaşayacağım” diyor Keiji Nakazawa. Saldırı kimi zaman ansızın gerçekleşiyor. “On yıl önce, bütün saç ve kıllarım döküldü, diye anlatıyor 5 yaşında ışına maruz kalan ressam Junko Kayashige. Ne sokağa çıkabiliyor, ne de biriyle konuşabiliyordum. Doktorlara bu radyasyonun hormonlarımı etkilemesinden ötürü olmuştu.”

 

Hayatta kalabilenleri en çok kanser hayaleti korkutuyordu. 1950’li yıllardaki lösemi ve tiroid kanseri dalgalarından sonra, tehdidin ortadan kalktığını düşündüler. Ancak umutları zaman geçmeden yıkılıverdi. Önce 70’li ardından 1980’li yıllarda, hibakushas’larda büyük oranda kötü huylu tümörler ortaya çıktı (karaciğer, mide, deri...). Ve hiçbir doktor gelecek on yıl içerisinde neler yaşanacağını şimdiden öngöremiyor.

 

Bombadan özellikle çocuklar etkilendi. Hayatta kalanlar, yavrularının de aynı tür kanserlerle karşılaşması korkusunu hep yaşadılar. Şimdilik, genetikçiler, ışına maaruz kalanların çocuklarında kromozom mutasyonu gerçekleştiğini tespit edemediler. Ve salgın hastalıkları uzmanları ikinci kuşak hibakushas’larda karşılaşılan hastalık oranlarının genel ortalamanın üstünde olmadığını belirtiyorlar. Ancak, bugün Hiroşima’da, bombanın etkileri ile ilgili yalan söylemiş olan aynı örgütün (ABCC’nin adı Radyason Etkilerini Araştırma Kurumu olarak değiştirildi) söylediklerine kimse itibar etmiyor. “Japon hükümeti her zamanki gibi yalan söylemeye devam ediyor diyor tereddütsüz bir şekilde kırk yıldır kurtulanların doktorluğunu üstlenen Hiroshi Maruya.

 

Bugün hayatta kalabilenler, üçüncü kuşaklar yani torunları için kaygılanıyor. Hiroto Hatakeyama ağlıyarak korkunç sırrını fısıldıyor : “Yabancı olduğunuz için bugüne kadar Japon’ya da kimseye söyleyemediğim bir sırrımı açıklayacağım: Kızım 6 parmağı olan bir çocuk dünyaya getirdi. Acaba altmış yıl önce aldığım radyasyonların etkisiyle mi böyle oldu? Bunu düşünmekten ve suçluluk duymaktan kendimi alamıyorum”. Hayır, Hiroşima’nın ve dünyanın bombayla hesaplaşması henüz bitmedi.

 

Dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Harry Truman atom bombasını çok bilinçli bir şekilde sivil halka karşı kullandı. Japonya’nın karadan işgali sırasında verebileceği olası personel kaybını önleme gerekçeleri filan hepsi hikaye. Bombaların ilk başta ülkenin entellektüel ve dini merkezi Kyoto’ya atılması düşünülse de ardından özellikle daha az önem arz eden, Batı’da daha az tanınan üç yüz bin nüfuslu Hiroşima kenti seçildi. Truman Japonya’ya mutlaka iki bomba atılması gerektiğini düşünüyordu. İlki nükleer silahın gücünü göstermek, ikincisi ise Amerikan Hava Kuvvetlerinin bu bombadan birçoğuna sahip olduğunu göstermek içindi. Nagasaki listede idi ancak ikinci olan Kokura kentinden sonra geliyordu, yani üçüncü sıradaydı. Ancak ikinci bomba hazır olduğunda, Kokura kenti üstünde hava koşulları kötüydü ve pilot zorunlu olarak Nagasaki’ye yöneldi. Kentin üstünde bir tur attıktan sonra olumsuz görüş koşulları nedeniyle tam üsse geri dönecekken, aniden çıkan bir rüzgâr Nagasaki şehir stadı üstündeki bulutları araladı ve pilot böylelikle korkunç yükünü boşaltabildi.

 

Barbar Amerikalıların çok önceden seçilen bu hedefleri Mayıs 1945’ten beri klasik hava bombardımanı programından çıkarmaları da ilginç bir bilgi. Bombaların çarpıcı bir etki yaratması amacıyla Truman seçilen kentleri önceden yıkım olmaması için üç ay boyunca bombalamadı.

 

Almanları yendikten ve Berlin’i Nazilerden kurtardıktan sonra Sovyetlerin Japonya’ya yönelmesini önlemek için bombalar acele ile apar topar Ağustos 1945’in ilk haftalarında atıldı. Stalin 15 Ağustos’ta Japonya’ya savaş ilan edecek ve muhtemelen çok kısa bir sürede kolayca bu adaları işgal edebilecekti.

 

Japonya’nın atom bombalarından sonra teslim olduğu efsanesi de tam bir uydurmadır. Japon İmparatoru Hirohito teslim olmamak için on hatta yüz Hiroşima’yı feda etmeye hazırdı. İlk bomba patlar patlamaz Stalin orduları, Çin’de bulunan Japon işgal kuvvetlerine amansız bir saldırı başlattı. Sovyetler Japon cephesinde savaşa başlayınca Hirohito çaresiz kaldı ve Amerika Birleşik Devletleri’ne teslim oldu.

 

Dünyanın yakın geçmişinde Amerka Birleşik Devletlerinin Japonya’da işlediği bu büyük savaş suçu ve katliam, ulus olarak çok sevdiğimiz yankee’lerin yıllar sonra, kendi çıkarları uğruna her fırsatta ağızlarına sakız ettikleri evrensel değerleri çiğneyerek insanlığın ve dünya halklarının başına hangi belaları açabileceği konusunda çarpıcı bir örnek oluşturmaktadır. Çok uzak bir tarihte, gerçek dışında ve bir masal atmosferinde uygarların barbarlara karşı zaferi şeklinde yaşandığı yanılsamasıyla beynimize yerleştirilen Kızılderili soykırımı gibi, günümüzde emperyal kültür aygıtları ve mekanizmaları tarafından unutturulmaya çalışılan bu yeryüzü felaketlerini ve ona sebep olanları her fırsatta gavura inat anımsamak ve anımsatmak zorunluluğu, aksatılmaması gereken bir görevdir.

 

Röportajlar Le Nouvel Observateur’ün 28.07.2005 tarihli sayısında yer alan Vincent Jauvert imzalı yazıdan derlenmiştir.

 

http://www.meteorhaber.com/yazarlar/osman-soysal/hirosima.html

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.