Siyanür tüpte zeytinyağı küpte dursun!

(İZMİR Çevre Hareketi Avukatı Senih ÖZAY’ın 2001 yılında kendisine karşı yöneltilen ‘ajanlık’ suçlamalarıyla ilgili yazdığı ‘EYVALLAH’TAN GEÇİCİ OLARAK VE KISA BİR DÖNÜŞ...’ başlıklı bildirisidir)

 

 

 

 

 

 

İLGİLİSİNE.....

KAMUOYUNA......

 

Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsünden bir akademisyene çokuluslu şirketler gitmişler ve rica etmişler ve “Türkiye elden gidiyor, 6500 ton altın çıkacak ve 300 milyar dolar para kazanılacak ve ülke kurtulacak amma birkaç kendini bilmez solcu çevreci ve Alman ajanı ve onların etkilediği köylüler ve odalar ve barolar ve hakimler ve bilimcilere var, onları engellememiz gerek. Bunun için sana bazı kağıtlar vereceğiz, bir odaya kapanıp onları okuyup makasla kesip yapıştırıp bir 92 sayfalık yazı hazırlayacaksın” demişler. “Para vermeyeceğiz. Çünkü karşı taraf köy ekmeği ile 10 yıl iş gördü sen ise köy ekmeği bile almayacaksın” demişler. O da kabul etmiş. Bir yazı yazmış. Başlığı “Alman Vakıfları ve Bergama dosyası”. Bir süre önce de Türkiye'de etki Ajanları- Nüfuz casusları ve Fethullahçılar raporu ‘’ yazmışmış.

Okumuşsunuzdur.


Türkiye’de Sivil Toplum hareketi, odalar, barolar, dernekler bağımsız ve kişilikli olamaz. Onu Alman devleti yönlendirir. Türkiye'deki 2-3 tane Alman vakfı vardır ki her şeyi onlar yapar, yönetirler.

 

Zaten Yunanlılardan daha fena olarak Almanya'nın tarih tezi dedelerinin Bergamalı oluşuna dayanır. 1865 yılından bu yana zaten Bergama’nın tüm tarihi Zeus Sunağını Berlin'e kaçırabilmişlerdir.

 

Öte yandan Almanya'nın hazinesinde çok altın vardır. Çünkü Yahudilerin altın dişlerini toplamışlardır. Yeni altın üretilmeyip o altınların satılmasını istemektedir. Hatta Türkiye 2 milyar dolar altını her yıl Almanya'dan almaktadır. Bu yüzden Bergama dosyasını Almanya yönlendirmek zorundadır ve yönlendirmektedir.

Altını Bergama'da bulan MTA değil Eurogold’dur. (yalan, Eczacıbaşı’dır.)

Almanya'da merkezi bulunan FIAN adlı örgüt Türkiye'deki siyanürlü altın işletmesini engellemek görevini üstlenmiştir. (yalan, FIAN'ın başkanı Petra Sauerland ile tesadüfen mangal partisinde ben tek başıma tanıştım ve bu görevi yani köylülerin karşı çıktığı iyi bilimadamlarını karşı çıktığı yargının karşı çıktığı bu faaliyete karşı çıkılması görevini ona ben verdim.). (Fian örgütü de vasat bir örgüt... parası bol, savurup duran bir örgüt değil... vasat bir dergisi var ve sempatizanlarına da Bakanlara Valilere mektup faks yağmuru rica edebilen ve Avrupa Parlamentosundaki çevrelere dosya veren doğa ve insanlar bizce tehlike altında diyen bir örgüt... fazlası yok.)

 

Fian örgütü 1990 yılında Bergama dosyası için Alman yeşillerinden bir politikacı ile evli olan Birsel Lemke’yi görevlendirmiştir. (yalan Birsel Lemke Alman yeşil milletvekillerinden hiçbiri ile evlenmemiştir. Önce Amerikalı Kızılderili bir beyle evlenmiş ikiz bir oğlan bir kız doğurmuştur. Sonra Alman bir mali müşavir olan merhum Udo Romey ile evlenmiş bir kız iki oğlan doğurmuştur. Şimdi de Alman asıllı Meksikalı bir beyle Johen Lemke ile evlenmiştir. Öte yandan Birsel Lemke'nin bu işe bulaşması öyle değil şöyle olmuştur:

 

Ben Burhaniye Ören’de onun küçük moteline tatile gittiğimde Bergama’ya İzmir Çevre Hareketi olarak gittiğimizi, Siyanürlü altına karşı Bergamalıların avukatı olmak istediğimizi muhtarların madene çocuklarını işe sokma konusunda yarışıp bize yüz vermediklerini anlattığımda bana, kendi yöresinde havran ilçesinin Küçükdere köyünde de Bergama benzeri bir altın işletme teşebbüsü olduğunu duyduğunu, dilersem oraya erkek kardeşi ile beni yollayabileceğini söylediydi... Şimdi burada yakında belki yayımlamaya kalkışacağım ‘Ağzımı hayır’a açtığım anılarım’ adlı kitabımın bir bölümüne yer vermeliyim:  

 

Bu düşünce ve donanımla katıldığım Çevre Hareketi Avukatları gurubu, üyeleri kısmen değişmekle birlikte daha çok şu avukatlardan oluşmuştur: “İbrahim Arzuk, Talat Oğuz, Noyan Özkan, Uğur Kalelioğlu, Ahmet Okyay, Rıfat Bozkurt, Senih Özay, Banu Karabulut, Banu Dalgıç, Arif Ali Cangı, Derya Durmaz, Tamay Aslançeri, Ömer Erlat, Kemal Yücel, Nuri Gündüz, Melike Güzelant, Jale Kartal, Bilge Özer, Bekir Tatar, Mehmet Oğuz, Eren İlhan Güney...”

 

· Bu örgütün ileride, İzmir Konak meydanına Galleria yapılmasını, Yargı yolu ile durdurduğunu, Karşıyaka’da yeşil alana yapılan Otoparkı durdurduğunu, Muğla da 3 zararlı termik santral işletmesini durdurttuğunu, Urla’da Kokarkoy yapılaşmasını durdurduğunu, Kuşadası’nda Yeniköy adlı Çerkez köyünde çöp depolama tesisini durdurttuğunu ve Türkiye’de daha bir çok dosyaya damgasını vurduğunu duyacaksınız.

 

İşte bu toplantılardan birine İzmir Barosundan genç bir avukat, Celal Saçaklıoğlu gelir. Ve eşi halk sağlığı Doçenti ile Bergama’ya gezmeye gittiklerini, orada siyanürle altın işletmesi peşinde koşulduğunu, köylülerin rahatsız gözüktüğünü aktarması üzerine, kendisine yazılı bir rapor hazırlama görevi verilmiştir. Genç avukat, tüm İzmir’deki Meslek Odalarının raporlarını elde ederek, tartışarak, İzmir Barosu raporu adını verdiğimiz raporu oluşturmuştur.

 

İzmir Çevre Hareketi Avukatları iki özel araca doluşarak, pazar günü Bergama Narlıca köyüne gitmişler, Muhtar ve köylülere gönüllü hukuki yardım vermek istemişlerse de o tarihte, Bergama köy muhtarları, altın işletmesine gençleri işe sokma umudunu, yarışını tartıştıklarından ekibimize yakın durmamışlardır. Dönmüşüzdür.

 

· O sırada İzmir Konak meydanına, İtalyan Gemmo Spa ve temsilcisi Seris Ltd.Şti’ne, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Yüksel Çakmur’un ihale ettiği, dört futbol sahası büyüklüğünde 800 dükkan içeren 4 katlı Galleria yapılaşmasına karşı, Galleria adlı yapılaşmayı durdurma cephesi kurma çalışması ve açılan davalarla, hukuksal mücadele sürmekte iken, ODTÜ öğretim üyeleri Prof. Dr. Gönül Tankut, Doç Dr. Melih Ersoy, Doç. Dr. Numan Tuna’nın katılımıyla bilirkişi incelemesinde ‘’Konak meydanı ve çevresindeki mekansal dokunun tarihsel gelişimine plan kararında önerilen çok işlevli ticaret merkezi ve katlı otopark kompleksinin kent bütünü, Konak meydanı ve çevresi ile birlikte irdelenerek, parsel dahil Konak Alanı’nın açık alan ağırlıklı bir kentsel meydan olarak düzenlenmesinin doğru olacağı, önerilen Galleria yapılaşmasının şehrin başka yerinde gerçekleşmesinin yerinde olacağı” yollu rapor gelmekle, İzmir 3. İdare Mahkemesi’nin kamu yararına, şehircilik ilkelerine aykırılık gerekçesi ile verdiği Yürütmenin durdurulması kararına karşı sinirlenip, basın yolu ile bize “karafatmalar, hamamböcekleri, yarasalar” diyen İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Yüksel Çakmur’a karşı tazminat davası açılması gündeme gelmişti. Ben azıcık düşünelim diye görüş bildirmiştim. Çakıştı. Ve dostum Birsel Romey’in Burhaniye Örendeki oteline tatile gittim. Çok akıllı bir kadın olan Birsel Romey Lemke'ye iki konuyu aktardığımda demişti ki, birincisi, O beyefendinin size tanrının yansıması, doğanın bir parçası olan bu üç hayvanı anarak, hakareti üstünde durmaya değmez. Ancak sen, bu bay gibilerinin kızdıkları zaman bu üç hayvanın adını ağzına almalarından ötürü, bu üç hayvanın çok üzüldüğünden bahisle, seni avukat tuttukları iddiası ile dava açmalısın.

 

· “İkincisi, Bergama köylüleri siyanürlü altına karşı tutuk olabilirler. Biraz zamana ihtiyaçları var belki. Gel, seni bizim Havran ilçemizin Küçükdere köyüne götürelim. Orada Çerkez Ahmet Dinç var. Onlar da siyanürlü altına karşı mücadele vermek istiyorlar” dedi. Ve ben hemen o köye kardeşi Tekin ile birlikte gittim.

 

· Çerkez Ahmet ve köylüler “Biz hiçbir şekilde yalpalamayız, mücadele tamam” dediler.

 

· Tarih Şeker Bayramı. 25 Mart 1993.

 

Hukuksal hikayelerini anlattılar. Bazılarımız Tüprag firmasının marklarına dayanamadı, tarlalarını sattı. Bazılarımız direniyor. Ve satanlar da siyanürle altın arayacakları söylenmeden sattıkları için pişman olduklarını ve hata, hile, ikraha dayalı olarak tarlalarını sattıklarından bahisle geri alınması davalarını düşündüklerini belirttiler. Ve hukuksal yardım istediler. Hukuksal hareketi üstlendim.

Birsel’le hukuksal hareket diye 1. ilahi deklârasyonu yazdık. İşte...

 

“Tel : 0.232.4848973 HAYIR

Duyduk duymadık demeyin.

 

-Tanrı der ki, “Zeytine ve incire and içiyorum ki insanı en mükemmel yarattım.”

-Biz zeytine ve incire layık olabilmek ve mükemmel yaratıldığımızı ispat için ; ırk, dil, din, cins, siyaset, ülke farkı gözetmeksizin, herkesi çağırarak harekete geçtik.

-Biz doğamızı ve kendimizi öldürtemeyeceğiz.

-Ve Ege denizi yolu ile Akdeniz’in kirlenmesine de göz yummayacağız.

-Böylece bunu yapmak isteyenleri de katil olmaktan , günahkâr olmaktan ve vicdan azabından kurtaracağız.

-Edremit Körfezi’nde ne var?

Milyonlarca zeytinlik, dünyaca sevilen turizm, temiz deniz, dünya tarihinin merkezi ..... Haşmetli İda (KAZ) dağları .... Homeros Destanı, Aristonun okulu , demokrasinin merkezi, kaplıcalar... ve Türkiye’nin en zengin içme suyu kaynağı, mavi deniz , yeşil doğa çok güzel çocuklar... Geyikler, yaban domuzları, kurtlar, balıklar, yunuslar , güzel kuşlar ve masallardaki bütün hayvanlar ...

-Edremit Körfezine ne olacak ?

-Soruyoruz ki kimin mantığı, kimin vicdanı Avrupa da yasak olan Siyanürle altın aramayı bu cennete yakıştırmış? Hem de körfezin tam ortasına dünya tarihinin ilk yerleşme merkezlerinden birinde Havran Küçükdere ve Büyükdere köylerinde

-Bütün vicdanları ve mantıkları köye gelip güzellikleri görmeye, duymaya, düşünmeye çağırıyoruz. Burada çay bir başka içilir.

-Bu cennetin sahiplerine çocuklarına, hayvanlarına, bitkilerine, çiçeklerine, otlarına soruldu mu ?

 

Soramazlardı da AYIPTIR!

Devlet para kazanacakmış diye duyduk. Hesapladık. Körfezde insan başına 40.000 TL ödemek düşüyor.

Bu cennet için 40.000 TL helal olsun diyoruz. Daha fazlasını vermeye hazırız.

 

- Bizimle dayanışma isteyenleri, güzel suyumuzu ekmeğimizi paylaşmak ve cennetimizi görmeleri için dünyanın her tarafından davet ediyoruz.

-Karşıtlarımıza da sesleniyoruz. Bu cennete el atmak ve dil uzatmaktan, vazgeçmek ve vicdan azabından kurtulmak için hâlâ şansınız var. Yoksa size bile burayı sevdirmeyi kapsayan mücadelemize başlayacağız.

-Çocuklarımıza bir gün anne ve babaları tarafından “Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar havası solunur, suyu içilir bir Edremit Körfezi varmış. Çok güzelmiş ama her şey ölmüş” masalını anlattırmayacağız.

-Bizim mücadelemiz açlık grevleri ile mitingleri ile panelleri ile davaları ile yargıçları ile köylüleri ile kentlileri ile çocukları ile her şeyi ile olacak ... Biz varız... Biz herkesiz...

1- Haklıyız 4-Bu cennetin günleri sayılı değildir.

2- Korkmuyoruz. 5-Çünkü bu cennet bizim .

3- Kazanacağız 6-Biz istemiyorsak olmaz.

7. HAYIR

Güzel Edremit Körfezinin Bekçileri...

 

Düşünebiliyor musunuz? Dedektif firmasından bu işin içinde bir Alman firması olduğunu öğrenince çok şaşırıp hemen Avrupa Parlamentosu’na haber verdik. Avrupa Parlamentosu’ndan Gökkuşağı Yeşiller gurubunun uzman danışmanı, Birsel’in arkadaşı Ali Yurttagül, yöremize geldi. Öte yandan ortakları arasında Dresdner Bank var denince benim 332 DM’lık hisse almama karar verildi. Aldım. Neden mi aldım? Şirket Kongrelerine burun sokmak için. Hâlâ bendedir.

Ali’yi önce Küçükdere köyüne çıkardık. Ve köylülerle buluşturduk. Yerinde incelemeler yaptı. Ve Belediye Başkanları ile buluştu.

Daha sonra İzmir Barosunun raporunu ve ÇED raporunu inceledi. Milletvekili Melih Pabuççuoğlu Beyle de görüşme yaptıktan sonra bize tekrar bu olayın bir facia olduğunu, böyle bir şeye Avrupa’daki kanunların ve çevrecilerin hiçbir zaman izin vermeyeceğini ve kendisinin derhal bir kanun tasarısı hazırlayacağını söyleyerek zeytin ağaçlarının altına oturdu. Ve taslak yazmaya başladı. Önce Yeşiller Grubu imzaladı. 35 olan imza sayısı daha sonra da diğer partilerin de katılımıyla, 95’e çıktı. Roth Başkanlığında Parlamentoya verildi.

O zamanlar, Hürriyet Gazetesinden Feyzi Hepşenkal, Cumhuriyetten Serdar Kızık ve Asuman Abacıoğlu ve tüm basının ilgisi başlamıştı, sürdü gitti. Bir tek Erol Yaraş isimli basın mensubu haricinde.

 

Siyanürle altın aranması konusunda Avrupa’daki yasaklar ve hukuksal durumu, PANZEHİR gurubu adını verdiğimiz gurubumuz merak etti ve dostları Almanya Yeşiller Partisi Avrupa Parlamentosu eski dönem milletvekili Avukat Wolfgang Nostitze yazıp, hukuksal metin istedi.

 

Kendisinden gelen metin “Batı Almanya’da tehlikeli maddeler Kanununun VI

numaralı eki gereği siyanürle altın çıkartma işleminde gerekli siyanür havuzunda kullanılan siyanür hidrosiyanik asitler ve tuzlar gurubuna girdikleri için zehirli maddeler kapsamındadır. Yönetmeliğin 3.maddesi ise Bu zehirlerin kullanımının yasaklanmasını Alman hükümetine bırakmış olduğundan hidrosiyanik asit türlerinin ve tuzlarının alım satım ve depolanması yasaklanmıştır.” diyordu.

Ayrıca da “Siyanür havuzu su işleri yasasına göre, yeraltı su kaynaklarını zehirleyecekleri için yasak edilmiştir.’’ şeklinde idi. Ve biz bu durumda ülkelerinde yasakla karşılaşan ve adeta kendi ülkesinde katil gözüyle bakılan firmanın, Türkiye’de bu yasak yokluğundan yararlanarak teşvikli misafir olarak görülmelerini görebildik.

 

Almanya Yeşiller Partisi Genel Başkanı, Güzel Edremit Körfezi gurubuna katıldığını bildirdi. Bu arada, altın için Shaekspeare’in Atinalı Timon adlı eserindeki yaklaşım yani, ‘’toprağın altındaki zehir; karayı, ak; çirkini, güzel; alçağı, asil yapan sarı... İnsanlığın ortak orospusu...” deyişini öğrendik.

Washington Yeryüzünü Denetleme Enstitüsü’nü “Altın Aşkı Uğruna” başlıklı raporundan da, % 85 ile tüketimin kadınların mücevheratına bağlandığını, bunda da kadınların değil erkeklerin daha suçlu olduğunu öğrendik. Eskiden altın iri taneli iken, su ile elek ile cıva ile çıkarıldığını, bitirenlerin bitirdiğini, 1783 yılında altının siyanürle çözünmesinin İsveç’te bulunduğunu, 1970 yılında siyanür liçi uygulamalarının yaygınlaştığını öğrendik. Takdir edersiniz ki, önce Amerika’da başlamış, çok şey gibi, hemen sömürü bölgelerine Yeni Zelanda’ya, Avustralya’ya, Brezilya’ya, Şili’ye, Papua Yeni Gine’ye, atlamışlar, oralarda toprak geniş, nüfus az. Demokraside... Firmalar cirit atabilmiş.

 

Sonra, sonra % 2’lik bir çay kaşığı solüsyonun bir insanı bir kaç saniyede öldürebildiğini öğrendik. Ekosistem içinde 10 yıl geçince ciddi doğum arızaları ve beyin hasarları yaratacağını öğrendik. Kanunsuzluk, kötülük, zengin olma hayali ile insanların tükeneceğini öğrendik. Uzun vadede çözümün altına olan talebi kısarak, fiyatları düşürmek olduğunu, tüketiciler altına olan talebi kısabilirlerse, tüketici boykotu olabilirse umut bulunduğunu öğrendik. Türkiye’ye girişleri ise 1986 yılında Ankara’da çok uluslu Eurogold, Tüprag, Dardanel, Cominco, Anglo Tur gibi şirket kurmaları ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan, Ersin Faralyalı zamanında, izin almaları ile Eczacıbaşı Holdingin, Dedeman’ın izinlerini devralmaları ile başlamış. Duymamışız, duyurmamışlar. Gözleri kör olmasın. 3 Nisan 1993 günü saat 15.00’de, Yöre halkı ben ve Balıkesir Barosu Avukatları ve Turizmciler ve Basın ve Mühendisler ve Doktorlar ve Belediye Başkanları, Tüccarlar, Küçükdere Köyünde buluşarak bir toplantı yaparak, 5 maddelik bir dilekçe türü 2. Deklârasyon yayımlanarak, Ali Yurttagül’e sunuldu. Aynı dilekçe, Çevre Bakanlığını, Turizm Bakanlığını, Sağlık Bakanlığını, Tarım ve Köyişleri Bakanlığını, Orman Bakanlığını ve Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nı bu tabiat faciasını engellemeye ve bu yolda izin vermemeye çağırıyordu... Avrupa Parlamentosuna sunulan Tasarı şöyle diyordu; Karar tasarısı milletvekilleri tarafından Yeşiller gurubu adına iç tüzük 64. madde gereğince Türkiye’ de Edremit ve Bergama yakınlarında Avrupa topluluğu şirketleri tarafından siyanürlü kimyevi madde kullanılarak altın madeni çıkartılması ile ilgili.

 

AVRUPA PARLAMENTOSU:

A B C D E F G H I-

 

J—TÜRKİYE’nin söz konusu kimyevi maddelerin kullanılmasını yasaklayan ve artıkların arıtılmadan depolanmasını engelleyen Avrupa topluluğu standartlarına uygun çevre kanunlarının olmadığı göz önüne alınarak,

1. T.C. Hükümetini siyanürlü kimyevi maddelerin maden çıkarımında kullanılmasını yasaklamaya ve yüzyıllarca eski kültür bitkileri ve ormanlarla kaplı değerli bölgenin yok edilmesini engellemeye çağırır. Meclis Başkanı’ndan bu kararı Topluluk konseyi ile Komisyona, Üye Ülke Hükümetleri ve Parlamentolarına ve T.C. Hükümeti ile T.B.M.M’ ne iletmesini ister.’

5.4.1993 günü Gömeç Belediye Başkanı Şefik Birdar’ın Başkanlığı’ndaki halk gurubu, imzalı şekilde, ilahi deklerasyon’u Türkçe, Almanca ve İngilizce yazarak her yere yollamaya başlamıştı. Basın da çok yer vermeyi bilmişti. 10.4.1993 günü, Milletvekili Melih Pabuççuoğlu, 13 yöre Belediye Başkanı ve turizmcilerle çaylı toplantıda; Tüprag firmasına yanılarak, yenilerek toprak satan köylülerin, hata, hile, ikraha dayalı olarak sattıkları gerekçesi ile tapularını geri alma davaları açmalarına,

 

Gömeç Belediye Başkanı’nın Encümenini toplayarak, yurttaşlarına, mezarlık ve kanser araştırma merkezi için 2 kamulaştırma kararı almasına, Toplanan imzaların 25.000 olarak saptandığına, Başkanın bu kararları kendi sesinden Belediye hoparlöründen okumasına, 24.4.1993 Cumartesi günü saat 14.00’ten itibaren Havran Küçükdere köyü kahve meydanında organizasyon yapılmasına, yönetimin Burhaniye Başkanı Necmi Şengider’de olmasına, kararları verildi.

 

Bu arada başkan Şefik Birdar, Batı Sigorta A.Ş. ne “yöresinde siyanür kullanılarak altın çıkarma çalışmalarından ötürü toplam nüfus olan 10.095 kişinin bu ölüm tehlikesine karşı sigortalamak istediğini, mali portresini soran 12.4.1993 gün ve 354 sayılı dilekçesine sigorta şirketinden “Havran ilçesi, Küçükdere köyü civarında siyanür kullanılarak altın çıkartma çalışmalarında kimyasal prosedür neticesi, siyanürün yöre içme suyuna ve yöreyi besleyen yeraltı rezervlerine sızarak halkın bir ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı, talep ettiğiniz rizikoyu açıklayıcı yazınızdan bariz şekilde anlaşılmaktadır. Sigortacılıkta teminat ileride gerçekleşmesi ihtimal dahilinde olan rizikolar için verilebilir. Olayınızda gerçekleşmesi kesin bir risk için teminat vermek, yani sigorta yapmak sigorta prensiplerine aykırıdır, yapamıyoruz.” yollu yanıt gelmişti. Ve basında yer almıştı.

Aynı sırada Almanya’nın en ünlü sigorta firması olan Allianz sigorta şirketinin Berlin merkezine başvurulmuşsa da cevap alınamıyordu. Zeytin örgütleri başkanı Osman Göral da CZB Başak Sigorta şirketine başvuruyor, menfi cevap alıyordu. 15.4.1993 -45.000 kişi Almanya’ya iltica etmeye kalkışıyor, Konsolosluğa başvuruyorlar, davetiyelerimiz, İlahi deklârasyonumuza,

“Gel ... gel... her kim olsan da, Mecusi olsan da, putperest olsan da, bin defa tövbeni bozmuş olsan da,

yine gel... Bizim kapımız umutsuzluk kapısı değildir. Gel... Yine gel...” Mevlana C. Rumi

 

Değişik Irk, cins, dil, din, politikadan olsan da, siyanürlü altını sevsen de, Zeytinliklerini

onlara satmış olsan da, Bilmeden mezarını kazmış olsan da, Tüprag’ın ortağı bile olsan da

gel .. Yine gel...

Güzel Edremit Körfezi Bekçileri

 

DAVETLİLER

....................

BİZ İSTEMİYORSAK OLMAAAZ... PANELİ..

24.4.1993 Cumartesi 12.00’den itibaren, Havran, Küçükdere köyü kahve meydanı.

AĞZIMIZI HAYIR’a açıyoruz.24 Nisan Şenliğine giderken, bir kadın bir erkek, iki kişi oturduk, içki içmiyorduk dersek yalan olur, bir gece bir plan yaptık.

 

16.4.1993

Küçükdere’nin ev duvarlarına şu slogan yazıldı. “Siyanür tüpte, Zeytinyağı küpte kalsın “

Preussag firmasının bir tüp bebeği olan 68.350.000.TL sermayeli Tüprag firmasına karşı KÜPRAG firmasının kurulmasına karar verildi: Firmanın amblemi küp idi. K harfinden sonra gelen Ü harfi eski bir Zeytinyağı küpü şeklinde idi. İsmi de şöyle: “KÜP-RAG ZEYTİNYAĞI KÜPTE SİYANÜR TÜPTE ALTIN MADENCİLİK İŞLETMELERİ SANAYİ VE TİCARET A.Ş ‘’İzmir’ den Naciye Teker’in katkısı ile bu firmanın ana sözleşmesinin yazımı tamamlandı.

Küp-rag Zeytinyağı Küpte Siyanür Tüpte Altın Madencilik İşletmeleri sanayi ve ticaret A.Ş ana sözleşmesi.

MADDE 1-KURULUŞ

Aşağıda ad, adres ve tâbiiyetleri gösterilen kurucular arasında, Türk ticaret kanunun AŞ’lerin tedrici surette kurulması hakkındaki hükümleri ve şair ilgili mevzuat hükümleri uyarınca bir Anonim Şirket kurulmuştur.

MADDE 2-KURUCU ORTAKLARI

Şirket kurucuları; işbu ana sözleşmeyi tanzim ve imza eden, aşağıda isim, adres ve tâbiiyetleri yazılı gerçek kişilerdir.

Madde 2.1-2.2-2.3-2.4-2.5-

MADDE 3-UNVAN

Şirketin ticaret unvanı, KÜP-RAG ZEYTİNYAĞI KÜPTE, SİYANÜR TÜPTE ALTIN MADENCİLİK İŞLETMELERİ SANAYİİ VE TİCARET AŞ’dir.

MADDE 4-AMAÇ VE KONU

1.Şirketin başlıca amaç ve iştigal konusu şunlardır:

4.1.Yurt içinde ve dışında resmi ve özel her nevi madenlerin özellikle altın, gümüş, bakır, istihraç edilmesi; bunların yurt içinde ve dışında işlenmesi, ham, yarı mamul, mamul ürünlerinin imalatı, ithalatı ve ihracı,

4.2.Halka açık olacak.

4.3.Sermaye, tıpkı bizim yöremizde tehlikeli siyanürle altın işletmek isteyen Alman Preussag A.G firmasının kolu olan tüp-rag firmasındaki gibi başlangıçta 68.000.000 TL. olacaktır

4.5.Bu şirket öncelikle Havran yöresinde Tüp-Rag firmasının gitmesi için ve haklı adil parasal giderlerinin karşılamak üzere ve de firmaya satılan tarlaları geri almak için kurulmaktadır.

4.6.Bu şirket Türkiye içinde teşvik ve muafiyet peşinde koşmayacaktır.

4.7.Bu şirket Almanya’da Alplerin altında altın bulunduğunu öğrenmiştir.

4.8.Bu şirket Tüp-Rag ortaklarının memleketi olan Almanya’da altın çıkartmak isteyecek ve Alman Büyükelçiliğine diplomatik ilişkilere başvuracak TC Dışişleri Bakanlığına bilgi verip destek isteyecektir.

4.10.Yurt dışında ise teşvik ve vergi muafiyeti peşinde koşacaktır. Yattık, kalktık.

 

20.4.1993

13 Başkan, Necmi Şengider tarafından Güre’de acil toplantıya çağrıldılar ve bu toplantıya Havran Başkanı İsmet Alpsu, Karaağaç Başkanı N. Doğan Adatepe, Altınova Başkanı Süleyman Şahin, Güre Başkanı Kamil Saka, Gömeç Başkanı Şefik Birdar, Zeytici Başkanı, Ahmet Bayram, Büyükdere Başkanı Hasan N. Ercan, Altınoluk Başkanı Neşet İstanbullu katıldılar. Kamuoyuna destek deklârasyonu çıkardılar.

 

23.4.1993

Çocuk Bayramı’nda, kasabalarda çocuklar Edremit Körfezi’nin bekçilerinin HAYIR deklârasyonunu ve “Biz istemiyorsak olmaz” panelinin yeşil davetiyelerini dağıtıyorlardı. Köylüler ise “Ağzımızı Hayır’a açıyoruz” diyerek hayır yapma törelerine uygun olarak kazanlarla pilav ve ayran yapıyorlardı. (ben ve kızım pilava aşık idik.)

Küçükdere köyünde bayram... Hazırlıklar sırasında erkekler, çocuklar, kadınlar el ele çalışıyorlardı. Kahvenin duvarlarında Türkçe, Almanca siyanür kanunları asılıydı. İmza listeleri asılıydı. Haşmetli İda dağları binlerce zeytinlik, Ege Denizi dekorasyonu tamamlıyordu. Ümit oldukça yaşantı vardır...

 

24.4.1993 günü saat 11.00 Bütün belediye Başkanları otobüslerini tahsis etmişlerdi. (Takip edemedim Devlet, Müfettişler acaba soruşturma yaptılar mı?) Her yerden insanlar geliyordu. Basın tam kadro orada idi. En az 5000 kişi dağda idi. Ayağa kalktım. "Mevlana’nın Yunus Emre’nin, Maden bölgesinde kesilmiş zeytinlerin, ölecek kuşların ve balıkların ve dünyanın her yerinde ölmüş yiğit insanların ruhuna saygı için bir dakika saygı duruşuna’’ davet ettim. İnsanlar öyle bir saygı duruşu yaptılar ki, transtaydılar, dakika bittiği halde devam ediyorlardı. Uyardım ve oturuldu. Bu alternatif bir paneldi. Masada halk oturuyor idi. Uzmanlar dinliyor idi. Telgraflar okundu. İzmir Barosu Başkanı Volkan Alposkay, Devlet Bakanı İbrahim Tez, İstanbul Musevi Cemaatı, Mazlumlar Derneği iyi niyet mesajı yollamışlardı. Kompozisyon yarışmasında ödül alan ‘İsmail Tan’ isimli küçüğün yazısını okudum.

Dr. Kenan 20 yıl sonra tahminen 2013 yıllarında sağ olduğunu ve hasta muayene ettiğini düşleyerek kabare sahneye koyuyordu. Milletvekili Melih Pabuççuoğlu, politikada “nam sahibi” olmak için bu mücadeleye katılmadığını, gelecek seçimlerde aday olmayacağını, siyanürlü altın izni verildiğinde Milletvekilliği’nden istifa edeceğini ve greyderlerin altına yatacağını, söyledi. Eski Balıkesir Barosu Başkanı Turgut İnal halkı ayağa kaldırdı ve yemin ettirdi. Zeytin Derneği Başkanı Osman Göral ise, kendisinden önce konuşan konuşmacının zeytin ağaçlarına siyah kurdele bağlayalım teklifine karşı, yakıştıramam; kutsal barış sembolü olan zeytinlerime siyah kurdeleyi diyordu. Köyün en yaşlı adamı söz aldı ve “Sevgili misafirlerimiz bu siyanürlü altın burada zaten olmaz. Onun için benim söyleyeceğim tek şey var. El fatiha” diyordu. Yunus Emre’nin müziği çalıyordu. Sarbant gurubunda, bir kilisede kayda alınmış olan, İslam ve Hristiyan ilahilerinin buluşturulması şeklindeki Yunus Emre’nin hicaz ilahisi ile panel bitiyordu. Nice bir uyusun, uyanmaz mısın? Göçtü kervan, kaldık dağlar başına, Çağrışır tellallar duymaz mısın? Göçtü kervanım kaldık dağlar başına.

 

28.4.1993

İzmir Barosu’nu Eurogold firmasının Türk Koçları (henüz aralarında doçentler, yok ) ziyaret ediyor. Baro Başkanımız rahmetli Kasım Sönmez’in kafasını karıştırıyorlar. Uzun hikaye... Türkiye’de altın madeni görmüş bilim adamı bile yok ki, diyorlar.Kompleksimizle, Kassel Üniversitesi biyoloji kimya Fakültesi Dekanı Ord. Prof. Dr. Harun Parlar ile temasa geçiyoruz. Hoca, kendisinin de değerli hocası olan, dünyada Eko kimyanın babası olarak bilinen, Prof. Dr. Friedhelm Korte’yi göndereceğini söylüyor. Bu arada, Almanya’dan aldığımız bilgilerde Altıncı firmanın toprak ve su temizliği, hava temizliği atık değerlendirmesi işinde dev biçimde çalıştığını ara depolaması yapılan, atomik çöp ve kimyasal çöpün başka yerlere götürülmesi de firmanın işlerinden biri. Hesaplandığı zaman ciddi bir kâr, yok. Projenin aslında göstermelik bir proje olması ve de altın çıkarıyoruz denilerek, sevindirerek, ucuz şekilde binlerce sene başımıza “bela olabilecek çöpleri buraya getirip buralara madenlere gömmek” gibi bir mantık oluştu bizde. Çünkü bilindiği gibi gelişmiş ülkeler bu atıklarını Libya gibi yerlerde çok para vererek gömmektedirler. Bu arada Yunan basını da ilgili. Mesela Gazeteci Stratis Palaskas gelip duruyor. Bana “Şeytan Avukat” diyor. İyi ve bir toplu adam. Bir keresinde Palaskas, Midilli’deki Arkeoloji Profesörlerinin Küçükdere Köyündeki siyanür havuzunun inşa edildiği yerde Eoliki Militos isimli bir antik şehir bulunduğu haberini getiriyor. Bu sırada T.C Bakanlar kurulu kararı ile İda dağları Milli Park ilan ediliyor. Turizmci Birsel Lemke ile Altıncı Tüprag Genel Müdürü Lang arasında şu konuşma geçiyor?

 

BL : Her şeyden önce basın bildirinizi okudum.

(Dr. Önce gazeteci zannederek kibar oluyor.)

BL.: Basın açıklamanızın girişinde hata buldum. Onu önce söylemek istiyorum.

Dr. :Buyrun

BL.:Sayın baylar diye başlamışsınız. Türkiye’de kadınlar da vardır.

Dr. : Kusura bakmayın özür dilerim. Bunu ben yazmadım. Bir Türk çalışan yazdı.

Dr. : İsminiz nedir hanımefendi?

BL. :İsmim önemli değil Edremit Körfezindeki çocuklardan birinin annesiyim.

Dr. :Ben isimlerini söylemeyenlerle konuşmam.

BL. :Onun için mi halkla konuşup tartışmadınız projenizi ? Alplerde altın var orada arasanız?

(Dr. Lange ısrarla Avrupa’da altın çıkarmanın yasak olmadığını ve Milletvekili Melih Pabuççuoğlu’nun sadece halkı kışkırttığını bildiriyor.)

BL. :Turizmci olarak, iptallerim var. Size dava açacağım

Dr. :Lange gidin Melih Pabuççuoğlu’ndan alın. O sırf politik kariyer yapmak için sizi kışkırtıyor ..

BL. : Yok yok. Avukatımız size Alman yasak kanununu gönderecek şimdi.

Dr. :Tekrar isminizi soruyorum.

BL. :İsmimi aleyhinize açılmış davalarda göreceksiniz.

Dr. :Ben ismini vermek istemeyenlerle konuşmam demiş ve kapatmıştır.

Birsel Lemke düşünmüş “Acaba ben de Körfezdeki 200.000 kişinin nüfustan isimlerini çıkartıp liste yapıp yollasam Dr Uzun (Lange biliyorsunuz uzun demektir) bütün insanları toplayıp uzun uzun siyanürlü yılan hikayesini anlatır mıydı?...

 

14.5.1993

Prof.Dr. Korte geldi. Havaalanından alındı.

Küçükdere köyüne çıktı. İncelemede bulundu. Tüprag yetkilileri onunla görüşmek

istediler.

Başkanlarla konuştu. Çed Raporunu inceledi.

 

16.5.1993

Burhaniye Ören'deki basın toplantısında Kaymakamın da bulunduğu bir ortamda görüşlerini açıkladı. “Su merkezleri üzerine böyle fabrikalar kurulamaz. Avrupa’da yasaktır. Bizim memleketimizde önce PLAN-TESPİT-MUAMELESİ (AŞAMASI) vardır. Önce halka sorulur. Her şey açık olarak halka söylenir. Eğer kabul edilirse sonra hükümete gider. Böyle bir şey en az beş sene sürer. Bu firmanın hükümete verdiği rapor bir ÇED raporu değildir. Bu bir tanınmamış, mühendislik (Amerika ) firması tarafından yapılmış analizdir.

Böyle bir rapor Avrupa’da kabul edilmez.

İçinde kimya bilgisi çok eksiktir. Ne kadar siyanür kullanılacak?

Siyanür nereden gelecek  gibi.

Bu siyanür altı havuzdan geçirilip, son havuza getirilecekmiş. Tüprag firmasının dediğine göre; 120 köylü insan orada çalıştırılacakmış, bu uzman olmayan insanlar nasıl siyanürü taşıyacaklar? Hem kendileri , hem de halk tehlike altına girecek. 1.7 ton Siyanürlü çamur taşınacak.

Hep ÇED raporunda, maden şu kadar çıkacak diye tahminler var.

 

FİZİBİLİTE RAPORU NEREDE ?

Altın çıkarmak için başka metotlar elbette vardır. Ama hep aynı firmalar, yüz senedir bu işle uğraştıkları için alıştıkları ve  en ucuz yöntemi seçmektedirler.

25 hektarlık havuz olmaz. Ben Hessen’de içinde kimya atıkları depo edilecek 8000 m2’lik bir havuzu yaptırmadım. Çünkü halk istemedi, ki oraya Hessen hükümeti 25 milyon mark ödemişti. Şimdi orada küçük yüzülen gölet oldu. Altıncılar kimyagerleri sevmez, onlardan kaçarlar. Ya bu yere sabotaj yapılırsa ? Buralarda altın olduğunu eski Romalılar da biliyordu. Yeni bir haber değildir bu. Bütün paralelde İspanya’dan buraya kadar altın vardır. Bu yüzden İspanya’da bu işi yapmak isteyip, sonrada her şeyini kaybeden firmalar biliyoruz. Bu çevre hiç bir teknoloji ile geri gelemez. Hiçbir parayla geri gelemez. Çevre Bakanı bu raporu kabul edemez. Gülünç olan şey referansların içinde siyanür hakkındaki tek bilginin 1896’da olmasıdır. Bu projenin teknik olarak EMNİYETLİ olması İMKANSIZDIR.

Türkiye AET’ye de aday üyedir. Onun için bu üyeliğe alınabilmesi için bazı teminatlar vermiştir. Mesela çevre konusunda yönetmeliklerini AET standartlarına uygun yapılması lazımdır. Bu ÇED raporu (AET raporuna uymaz vb.) Halka sorulmadan (yani plan tespit aşamasından geçmeden) geçerlilik kazanamaz.

Hiçbir teknoloji 25 hektarlık bir havuzu emniyetli yapamaz. Topraktan suya gider, üstten havaya, üstü kapaklanmaz. Kapatılabilseydi bile içinde gazlar oluşur ve patlar. Tüprag’ın ÇED raporunu anlatı “evet tehlike var yazmış mühendisler,ama ne olacak yazmamışlar”

Rapora göre: -5- veya hafife almışlar ; mesela günlük gürültü desibeli: bir Wolkswagen arabası kadar. Hiçbir insan dünyada bilmez ki (Yeni 1993 tekniğine, bilimine göre) bu siyanürlü su nereye koyulacak. Bunun arıtması, depolaması imkansızdır. Ve bunu gelecek on sene sonra da bilemeyeceğiz. Bizde hükümet komisyon falan almaz. İnsanlar iş yapar, vergi öder ve nasıl işler yapabileceğine halk karar verir. Almanya’da böyle hatalar yıllarca önce yapıldı. Şimdi hiçbir teknoloji ve para o atıkları depo edecek yer bulamıyor. Ben Almanya’ya gidip bilirkişi raporunu hazırlayacağım.” dedi. Profesör Korte döndü.

 

24.5.1993

Yerel gazetelerden öğreniyoruz ki, DYP Başkanı Muhittin Tulumoğlu ile ANAP Başkanı Mustafa İrtürk ve başkaları Tüprag yetkililerine sert davranmaya başlamışlar. Çocuklar, çok taş atmaya başlamışlar. Köylüler yolu kapayarak, firma personelinin köyden geçmemesini sağlayarak, kontrolü sağlamışlar.

 

28.5.1993

Altıncı firmalar, “Yahu Kütahya’da yıllardır siyanürle gümüş çıkarılıyor, kimse ölmüyor”, deyince sinir oluyoruz. Ve Kütahya’ya Ayvalık ve Dulkadir köyüne gidiyoruz. Oraya daha önce Krup firması gelmiş 4 yıl kalmış, gümüş çıkarmış, uyuşmazlık çıkmış ve gitmişler. Hiç birimizin haberi yok. Ancak çok ölen olduğunu duyuyoruz. Ve her yer kuş ölüsü ... Ve nöbetçilerde kuş takip eden dürbünler var. Ve birbirlerine telsizlerle, kilometrelerce siyanür havuzuna değen kuşları haber veriyorlar. Henüz Eskişehir Tıp Fakültesi Göğüs hastalıkları Ana Bilim Bölüm Başkanı Prof. Dr. Necla Özdemir muhtar tarafından yöreye davet edilmemiş, raporunu yazmamış. Preussag A.Ş Yönetim Kurulu Başkan yardımcısı Micheal Frenzer Siyanür Lobicisi Kohl ile Türkiye’ye geliyor. Heyeti karşılayan Başbakana vekalet eden Erdal İnönü. Kendisine uyarı mektubu yolluyoruz.

 

30.5.1993

FAZ (Frankfurter Algemenıe) yazarı bayan Bareon ve ARD Radyosunun Yunanistan ve Türkiye ve yakın Doğu şefi Harold Weısse yöreye geldiler, köye çıktılar. Maden bölgesini dolaştılar.Burhaniye’den meşhur Mehmet Öz Güçlü Hoca, Bergama gençleri ile Burhaniye gençlerini buluşturdu. “Küçükdere ve Ovacık bir olsun Tüprag ve Eurogold defolsun” pankartı açtılar. Ekonomi politika muhabiri Timur Danış şöyle söyleniyordu. “Biz gazeteciler, sansasyonu severiz. Mesela halk kızıp bir şeyler yapsa haber olacak deriz. Ama buradaki direniş öyle güzel ki öyle demokratik seyrediyor.ki, basın olarak biz bir şeyler öğreniyoruz, yazmak istiyoruz, övünç duyuyoruz.” diyor. Gazeteci Weise ilk defa hakiki gazetecilik yaşadığını söylüyor.

 

5.6.1999

Çevre günü için davet üzerine Midilli Belediye Başkanı Panagıotısı Ayvalık üzerinden geldiler.Küçükdere köyüne çıktılar. Ahmet çiçekler verdi. Gece, yemekte Solingen katliamını duydular ve Yunan ve Türk misafirlerin tümü saygı duruşu yaptılar. Daha sonra Feza Lochner, Birsel Lemke, Stratis Balaskas’ın kaleme aldıkları mitolojik, Tanrıların sözcüsü kahin Kalhas’ın siyanürlü altın konusunda iki halkın savaşı kazanacaklarından emin olduğunu yazıyordu. 6 Haziran günü Tüprag firmasının ilanına gazetelerde rastlanıyordu. “Siyanür çevre için tehlikeli değildir. Varolan çevre siyanür için tehlikelidir.” İlan aynen böyle yazıyordu. Küçük dilimizi yutmak üzereydik. Fakat Çevre Bakanı Doğancan Akyürek yani Çevre Bakanlığı; “Tüprag firmasının siyanürlü altın için ÇED olumluluk izin belgesini reddetti.” Ve Yöre halkı bayram etti.

 

13.6.1993

Türkiye’de bütün madenciler Swıss Otelde toplandılar. Çünkü artık Tüprag yenilince Eurogold paniğe girdi. Atağa kalktı.

 

8.

Bu arada ben, ben Helsinki Yurttaşlar Derneğinin 3.Asamblesi’ne son mektubumu yolladım.

Şöyleydi:

 

“ALTINLI SİYANÜR MASALI”

 

Washington Yeryüzünü Denetleme Enstitüsünün Haziran 1993 yılında “Altın Sevdası İçin” adı altında yayımladığı siyanürle altın arama araştırmasına göre, “Şu anda yeryüzünde çıkarılan altının %85’i mücevherat içindir. Ve şu anda yeryüzündeki en büyük çevre katliamı altın arayıcıları tarafından yapılmaktadır. Altın kolyeler için dağlarımızı, ekolojik sistemlerimizi, insan hayatını satıyoruz.”

Bir varmış bir yokmuş, Bir kral varmış. Tanrı ona sormuş Dile benden ne dilersen? Kral cevap vermiş. “Dokunduğum her şey altın olsun” Tanrı kabul etmiş. Ama ona ders vermiş. Kralın kitabı altın olmuş sandalyesi altın olmuş ekmeği altın olmuş yemeği altın olmuş Çok sevdiği kızı altın olmuş Kral çok ağlamış, yalvarmış Ama her şey altın kalmış... İnsanoğlu alçak gönüllü olmayı çocuklarına öğretmek için Bu meşhur masalı hep anlatmış Ama kendisi bir şey anlamamış ve 20.yy’da işte şimdi okuyacağınız şu yeni masal oluşmuş:

NOT: Bugünkü Salihli ile Ahmetli arasında Sart köyünde o zamanki adıyla Lydia’da Lydia Kralı Midasa şükran duygusu ile dile benden ne dilersen diyen Tanrı Dionysos’du. Dokunduğum her şey altın olsun diyen de Kral Midas’dı.

 

ALTINLI SİYANÜR MASALI

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, dünya yeşil iken, domatesler kokar iken, çimlere basmak serbest iken insanlar önce kıyafetleri bulmuşlar, sonra daha fazlasını istemişler, sonra kendilerine evler, sonra saraylar, sonra medeniyetler kurmuşlar. Sonra pırıldayan bir madde bulmuşlar. Onu çıkarmak biraz zor olduğu için kıymetli olduğuna inanmışlar. O kadar inanmışlar ki, artık onun en kıymetli şey olduğuna karar vermişler ve bu arada onu kalburlarla elemişler. Bulmuşlar, çıkarmışlar. Ve pırıldayan maddeyi alışveriş için kullanmaya başlamışlar. Daha sonra para denen şeyi keşfetmişler ve her paranın arkasında o kadar altın stoku olması gerektiğini zannetmişler. Ve dünyadaki para kadar altın olmuş. Olmuş ama insanlar tatmin olmamış. Altını zenginlik ve güzellik sembolü olarak kullanmaya başlamışlar ve bu metal onların gururlarını okşar hale gelmiş. Neredeyse kendilerini, ne kadar altınları varsa o kadar güzel, o kadar güçlü hissetmeye başlamışlar. Altınları kadar konuşuyorlarmış artık. Hatta altın, artık saçmalayıp karakter simgesi bile olmuş. İyi kalpli yerine, altın kalpli sözcüğü kullanılmaya başlamış. Bir zaman gelmiş, yeryüzünde artık elekle aranan altın bitmiş, çok çok zor çıkarılan altın kalmış, yerin altında... Altın her toprakla istenirse bulunurmuş aslında. Ama onu topraktan ayırmak için çok kötü zehirler kullanmak lazım olmuş artık... Toprak Ana inatçı olmuş ve de altının kendisini zorla ayrılmasını istemiyormuş ve insanlara güzellik ve gurur sembolleri değil, yiyecek, çiçek ve sevgi vermek istiyormuş... Gelgelim Toprak Ananın bu isteğini hiçe sayarak ona savaş açıp zorla altın çıkaran, dağları deviren, kafası kravatlı müdürlerle dolu firmalar oluşmuş. İnsanlar tartışmak zorunda kalmışlar, topraktan yiyecek mi çıksın, altın mı çıksın konusunda... Ve altın artık sırf mücevherat için çıkacakmış. Ama kararı verebilmeleri için, gerçeği bilmeleri lazımmış. Kimse de insanlara doğruyu söylememiş. Ve toprağın nasıl zorlandığını ve katledildiğini anlatmamış. Tabi ki, bu altın tüccarlarının hiç de işine gelmezmiş. Ve de kadınları üstelik iyice aldatmışlar, onlara altınların yiyeceklerini ve çocuklarını zehirlediğini söylememişler. Kadınlar altın bir kalp hediye edildiğinde sevinirlermiş. Ama bu kolye için kaç kalbin durduğundan haberleri olmazmış... Kravatlı firmalar, yalancı adamlar, zehirlerle altın çıkarıp kendi karılarına bile altın kolyeler hediye edip onları aldatıyorlarmış. Ama bu arada dünyada bazı ülkeler oluşmuş. Mesela Almanlar diyarı... O diyarın başındaki insanlar kendi topraklarındaki altını ayıracak zehri yasak etmişler. O zaman toprakla savaşan kravatlı ve kibar adamlar zehirli madde yasaklayan kanunları olmayan diyarlara gelmişler. Ve düşünmüşler ki, kendi ülkelerindeki çocukların öldürülmesinin yasak edilmesi, öbür diyardaki çocukların ölmemesini gerektirmez. Çünkü kadınlar oldukça altın takılacak, altın takıldıkça onlar para kazanacak. Para kazanmak her şeyden önemli değil mi? Onlar hemen zehirle altın aramanın faydaları hakkında kocaman dosyalar hazırlayıp öbür diyarların idare edenlerine götürmüşler. İdare edenler de, kravatlı adamlar kalkınmış ülkelerden geliyorlar, yalan söylemezler diye, onların getirdikleri hikaye kitaplarını, okumadan izin vermişler. Tam bu sırada Brezilya’da Yanonamiler yaşıyormuş. Zehirli okları varmış. Karılarını bazen komşu köylerden çalıyorlarmış. Yüzlerini çok sanatkarca boyarlarmış. Kulaklarında çok güzel tahta küpeleri varmış. Dünyada son kalan kendi törelerine göre yaşayan bir kabileymişler. Herkesle iyi geçinmeyi severler, bir şey verdikleri zaman severek verirlermiş. Köylerinde tek bir radyo varmış. Sırtlarında tek bir elbise olurmuş. Hiç bir şeye ihtiyaç duymazlar, ormandaki her tür bitkiyi tanırlar ve kendilerini çok iyi beslerlermiş. Tapu Sicil Memurları, Noterleri, damga pulları, cezaevleri, gardiyanları yokmuş. Hatta nüfus cüzdanları bile yokmuş. Yaşlıların söylediklerine önem verirler ve dizginleri kadınlar elinde tutarlarmış. Aileleri çok önemli imiş ve birbirlerine isimleri ile değil, abla, kayınbirader diye hitap ederlermiş. Her köyde 200 kişi yaşarmış. Daire şeklindeki köylerde yaşarlarmış. Bu köyler ahşap ve yapraklardan yapılmış, her ailenin yemek ve yatak odası koçuşununkiyle yan yana ve açıkmış. Çünkü çiftler ormanda ve bahçede birlikte olurlarmış. Kadınlar tropik ormanda sanki alışverişe gider gibi yola çıkıp eğlenip, nefis bitkiler topluyorlarmış. En önemlisi Yanonamilerin az şeyle mutlu olup yaşayabilmeleriymiş. Bir bıçak veya palmiye sahibi olmak onlara yetermiş. Fazla olan şeyi derhal öbürüne veriyorlarmış. Yanonamilerin büyük bölgeye ihtiyaçları varmış. Çünkü senede birkaç defa yerlerini değiştirirlermiş. Her şeylerini sırtlarına koyup, sepetlerini alıp, başka yere gidip bal yapıyorlarmış. Ağaçlara hamaklarını asıyorlarmış. Güzel meyveleri toplayıp, nefis tatlılar yapıyorlarmış. Nehirden aldıkları karidesler ve avladıkları hayvanlarla çok güzel yemek yapıp, yeni köylerinde astıkları bir sürü hamakları ile sanki serin yaz aylarında kamp yapar gibi görüntüleri olurmuş. Ve onlar çok mutluymuşlar Fakat tahta küpelerle güzelleşebilen, altını tanımayan güzel şeyler yiyen Yanonamilerin memleketine günün birinde altın arayıcıları gelmiş. Onları rahatsız etmeye başlamışlar. Yanonamilerin huzurunun bozulacağını ve tropik ormanın katledileceğini anlayan akıllı Brezilyalılar, büyük bir protesto ile bu bölgenin koruma altına alınmasını istemişler. Bunun üzerine 1991 yılında Cumhurbaşkanı Coller de Mello ile, 2500 km uzunluğunda Portekiz kadar büyük bir bölgeyi Yanonamiler için milli park ilan edip, onları ve doğalarını koruma altına almışlar. Buna rağmen gözü dönmüş altın arayıcılar, Yanonamilerin ormanlarını terk etmemişler. Onların bahçelerinden muzlarını çaldıkları yetmiyormuş gibi, siyanür ile topraklarını, cıva ile nehirlerini zehirlemişler. Ve Yanonami bebekleri beyinleri zedeli olarak dünyaya gelmeye başlamışlar. Bu kıymetli Yanonamilerden Brezilya’da sadece 7500 kişi varmış. Yanonamilerin artık tahammülleri kalmamış. Ağustos 1993’de yay ve okları ile altıncılara karşı çıkmışlar ve altın arayıcıları 70 tanesini hunharca, karınlarını yararak öldürmüş ve tropik ormana ölülerini götürüp, karıncalar tarafından yenmek üzere saklamışlar. Yaşlı kadınlar ölülerin bir kısmını ormanda bulmuşlar. Yanonamilerin kültürlerine göre ölülerin yakılması lazımmış ki, ruhlar özgür olabilsin. Onun için ölülerini yakıp kemiklerini havanda döverek, muzla karıştırıp yemişler ama, bütün ölülerini bulamamışlar. Çünkü altın arayıcıları ölülerin bir kısmını ormanın en derin yerine götürmüşler. Şimdi Yanonami kadınları gözyaşlarını ölülerin külleri ile karıştırıp, siyah bir boya yapıp yanaklarına sürüyorlarmış ve acılarını böyle gösteriyorlarmış (Focus Eylül 1993 Almanya). Yeni Gine’de de aynı sıralarda, sadece elbiseleri ve evleri olan başka kabileler de, toprakları zehirlenerek ölüyor ama sebebini bilmiyorlarmış (Geo, Aralık 1990 Almanya). Kuzey Amerika’da ve Yeni Zelanda’da ise, kendilerini akıllı zanneden insanların da ülkeleri, yemekleri ve çocukları zehirleniyormuş. (Washington Yeryüzünü Denetleme Enstitüsü’nün Haziran 1993 tarihli Siyanürlü Altın konulu araştırma raporu. Washington World-Watch-Ins.ABD)

 

İŞTE BU ALTIN ARAYICILARI,

TEHLİKEYİ BİLİP DE İSTEMEYENLERİ SİLAHLA,

BİLMEYİP DE İSTEYENLERİ SİYANÜRLE

ÖLDÜRÜYORLARMIŞ.

 

Bütün bunlar mücevherat için yapılıyormuş.

 

BU AÇ GÖZLÜ ALTIN ARAYICILARI, KALKIP TÜRKİYE’YE GELMESİN Mİ? YOLLARINI MI ŞAŞIRDILAR NEDİR? KİMSELER BİLEMEMİŞ.

 

Türkiye dünyanın en eski kültür merkeziymiş. En eski Hıristiyanlar bile yaşarmış hala orada...

Edremit körfezi de en eski kültür merkezi... Libyalılar orada dünya medeniyetini başlatmışlar.

Aristo’nun hukuk ve mantık okulu oradaymış. Homeros’un destanları İda dağında yazılmış. İda dağları koruma altında milli park olmuş. Körfezlilerin kutsal incir ve zeytinleri varmış. Kimseye ihtiyaçları yokmuş. Ve güzel denizlerini turistlerle paylaşıyorlarmış. Ama altın arayıcıları, onların bahçesinden zeytinlerini almak istemişler. Zeus’un altınlarını, oturduğu İda dağlarından, Pandoranın zehri siyanürle çalmak istemişler.

 

EDREMİT KÖRFEZİNİN BEKÇİLERİ İSE, Yanonamiler gibi okla, yayla, mızrakla savaşmamışlar. Önce ağızlarını HAYIR’a açmışlar. Sonra altıncılara haber salıp “Allah’tan utanmıyorsan, kuldan kork” demişler. 1- Köy halkı karşı çıkmış. 2- Sonra milletvekili Melih Pabuççuoğlu 3- Sonra körfez belediye başkanları 4- Sonra körfez halkı 5- Sonra Türkiye basını 6- Sonra Midilli belediye başkanları 7- Sonra Avrupa Parlamentosu 8- Sonra Ege Üniversitesi profesörleri ve odalar 9- Sonra dışarıdan gelen Profesör Korte 10- Sonra Yunanistan basını 11- sonra Alman basını 12- Sonra Türkiye’ye turist getiren yabancı tur operatörleri 13- Sonra Turizm Bakanı, Kültür Bakanı ve en sonunda 14- Çevre Bakanlığı. DAHA KİM KARŞI ÇIKSAYMIŞ Kİ?

Sizce daha karşı çıkması gereken var mı çocuklar? Kaldı mı?

VAR.. TABİAT ANA... ANADOLU... ANA, YANİ KADINLAR...

Kadınlar bu masalı duymuşlar. Her taktıkları bir gram altın kolye için yeryüzünün, eko sistemin, çocukların öldüğünü öğrenince, Türkiye’de de 570 tane altın arama izinli istasyonların olduğunu duyunca delirmişler... Peri gibi kadınlar, birinci atasözünü yaratmışlar. “BİZİM GÜZELLİĞİMİZ ALTINLA DEĞİL, ANALIĞIMIZLA ÖLÇÜLÜR” demişler. Artık altın kolyeleri sevmeme kararı almışlar. Daha sonra “Söz gümüşse sükut altındır “ atasözünü değiştirerek “SÖZKONUSU ÇOCUKLARIMIZ OLUNCA ALTIN, GÜMÜŞ, SÜKUT PALAVRA” atasözünü bağırmaya başlamışlar. Bunu duyan altıncılar, zehirli altının faydaları hakkında yazdıkları cin masallarını alıp kaçmışlar. ONLAR ERMİŞ MURADINA, BİZ ÇIKTIK ÜSTÜNE KELEBEKLER KONAN SEVGİLİ DOĞANIN OTTAN TAHTINA. Şimdi Tüprag Küçükdere’de yenilince, Sivrihisar Kaymaz bucağına asıldı. Eurogold da,

Bergama’ya ve arkadan da Gümüşhane’ye, Cominco da Artvin Kafkasöre... Çevre Hareketi Avukatları’na, kahve ziyaretinde tutuk davranan Bergamalı köylüler, bu zafer, zafere gidiş sırasında artık cesaretle Sefa Taşkın’a destek vermeye başlamışlardı. Zaten ben de Küçükdere mücadelesi içinde Sefa Taşkın ile temasta idim. Köylüler paneller yapmaya başlamıştı. Ben de Küçükdere’de öğrendiklerimi aktarmaya çalışıyordum.

 

9.

Köylüler 649 kişi, Sefa Taşkın, Birsel Lemke ve kendim 31.10.1994 günü itibarıyla noter vekaletnameleri ile 652 kişi olmuştuk. Ve Orhan Uslu’nun Başkanlığını yaptığı ÇED raporuna olumluluk izni veren T.C Çevre Bakanlığı’nın iznine 19.10.1994 günü muttali olduk ve 3 parça halinde İzmir İdare Mahkemesi’nde 8.11.1994 günü idari iptal davasını açtık. Dava dilekçesini buraya aynen almalıyım. Çünkü dilekçenin çok benzerini Sivrihisar Kaymaz için Eskişehir İdare Mahkemesi’nde açtığımız davada bir tek Korhan Erzurumlu isimli genç ve kendi adıma açabilmiştim. Gerçi sonraları Korhan’ı kaybettim. Ama yine de Bergama’nın ikizini onunla beraber yaratmıştık.

Şimdi bu kadar ile yetinelim.

Bir de İsveç’teki ödül törenini anlatayım; Birsel Lemke’ye hakettiği üzere İsveç’te alternatif Nobel ödülü verilmiştir. Beni törene davet etmiştir. Ben de Oktay Konyar’ı sürüklemişimdir. Çünkü hem Birsel’e Bergama Havran Türkiye’deki siyanürle altına karşı ve hem de dünyanın her yerinde çevre sorunlarına içen yardımı nedeniyle ödül verildiği için bu yol ile de davamızı uluslararası kanallara taşımak istemiştim. Ve İsveç’te eski DY militan müvekkillerimle de buluşacağım için tören dışı zamanımızı ilticacı dostlarımla geçirmek için o lüks denen otel değil Göçmen Federasyonu’nun bulduğu pansiyon kılıklı yere itirazım olmadı. Oktay Konyar ise biraz yerimizi beğenmedi. Bir de 50.000 dolar ödülde Bergamalı köylülerin lojistik ihtiyaç hakkı bulunduğunu savundu. Bunun yeri yoktu. Birsel Lemke bu davaya o ödülden kat kat fazla para harcamıştı. O onu bilmiyordu. Yine zaten katkıda bulunurdu...Sorun yoktu. O problem kapandı... Büyükelçi ödülün ardından veya öncesinde bir genel yemekten söz edildi, çağrıldık ta... Ancak ben Büyükelçilerle yemek mi Mihri Belli’lerle Orhan Savaşçı’larla sohbet mi kıyaslamasında kişiliğim doğrultusunda elçi yemeğine kapalı oldum, çevremi etkiledim. Bu durum da bundan ibarettir.

Fakat artık daha fazla uzatmayacağım ve yazarın yazdıklarının önemli olmadığını doğru olmadığını aktarmış olduğumu sanıyorum. Kaldı ki diyelim ki Almanlar beni, bizi yönetmek istediler, istiyorlar OLABİLİR. Biz de pek saf değilizdir. Kendimizi yönettirmeme üzerine kitap yazarından daha fazla bilgi, yürek yeteneğimiz vardır.

Benim şahsımla ilgili de Türkçesi kötü + mesleki bilgisi ve tecrübesi berbat demiş ki, iyi Türkçe konuşmak üzerine sayısız ödüllerim olduğunu ve meslekte de 27 yıldır epey kanun değiştirtmede epey çapraz sorgu epey başarım bilinir. Velhasıl bu sesleri  vızıltı bulduğumu söyleyerek sözlerimi bitiriyorum.

Ne var ki bu açıklamayı yapmışken kamuoyunun son durumu bilmesini isterim.

Danıştay’ın kesinleşmiş kararını arkasına dolanan başbakanlık işlemini İzmir 1. İdare mahkememsinde iptal ettirmemizin ardından 22. 6.2001 günü ben PTT‘den acele tebellüğ ettiğim için Başbakanlık 26.6.2001 günü tebellüğ ettiği için ve yasa en geç 30 gün içinde başbakanlık ilama göre işlem tesisi için konuşacaktır dediği için 26.6.2001 günü akşamına kadar beklenmektedir. Fakat bu arada içeriğini pek bilmediğimiz bir Yazı İzmir valiliğine gelmiştir. Bu yazının her şeye rağmen Tansu Çillerden Mesut Yılmazdan daha gerilere düşeceğine inanmadığım Bülent Ecevit’in bu yazıda YARGI KARARI UYGULANSIN ‘’ DEDİĞİNİ TAHMİN EDİYORUM.

 

Ama herkesin Başbakana bunu dedirtmek içinde yapabileceği şeyler vardır.

 

Selamlar,

 

Senih ÖZAY

Avukat.

 

 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest