Ölümün ekonomi-politiği

 (...) Modern toplumlarda değişim değeri olmayan diğer mallar gibi ÖLÜLER de yavaş yavaş yok olmaktadırlar. Gruba özgü simgesel dolanım düzeninin dışına itilmektedirler. Onlar birer gerçek varlık, kendileriyle değiş tokuşta bulunmaya değmeyecek varlıklar olarak görüldüklerinden yaşayanlardan, değiş-tokuş düzlemlerinden giderek uzak mekânlara götürülmektedirler. Köy ya da kentte evin sıcak ortamından alınarak merkezde yer alan ve insanların bir araya geldikleri ilk mekân olan mezarlığa götürülen ölüler zaman içinde, gelecekte oluşacak tüm gettolara örnek olacak, ilk gettoyu oluşturmuş ve merkezden çepere doğru giderek uzaklaştırılmışlardır. Son olarak yeni kentler ya da çağdaş metropollerde gerek fiziksel mekân, gerekse zihinsel mekân anlamında ölüler için öngörülen hiçbir şey yoktur. (…) Modern bir topluma özgü rasyonel yapılanma içinde deliler, suçlular ve anormaller için kalacak bir yer öngörülürken ölüm için herhangi bir program ya da mekân öngörülmemektedir. Ölümün yerli yersiz, her an anımsanmasında ekonomik bir gereklilik yoktur.

 

 

 

(...) Günümüzde zamansız ölmek, olur olmaz yer ve zamanda ölümü düşünmek normal bir şey değildir. Ölmek akla bile getirilmeyecek anormal ve faydasız, gereksiz bir şeydir. (...) Oysa biz bu lanet olası çağda bir türlü bulunamayan yerlerin, gösterilmeyen yerlerin tam olarak ne anlama geldiğini anlamış bulunuyoruz. Fabrika ortadan kalktığında, bu, emekle her yerde karşılaşabileceğini göstermektedir. Hapishane ortadan kalktığında, bu, toplumsal zaman/mekân içinde herkesin tecrit edilmiş ve kapatılmış olduğu anlamına gelmektedir. Akıl hastanesi yoksa bunun nedeni psikolojik ve terapötik denetimin, toplumsal tedavinin genelleşmesi ve sıradanlaşmasıdır. Okul ortadan kaybolmuşsa bunun nedeni toplumsal süreci oluşturan tüm kılcal ipliklerin pedagojik formasyon ve disiplin denilen şeye bulaşmış olmasıdır. Kapital, sermaye (ve Marksist eleştirisi) ortadan kaybolmuşsa bunun nedeni değer yasasının her türlü görünüm altında yaşam mücadelesi veren bir özyönetim biçimine dönüşmüş olmasıdır, vs, vs.

 MEZARLIK ortadan kaybolmuşsa bunun nedeni bu görevi modern kentlerin yerine getiriyor olmalarıdır. Bunlar ölü kentler ve ölüm kentleridir.

 

(...) ÖLÜM SONRASI YAŞAM düşüncesinin ortaya çıkışı, iktidarın doğmasına yol açan temel olaydır. Çünkü bu düzenek yalnızca bu dünyada zahmete katlanma zorunluluğu ve bunun karşılığında öteki dünyada ödüllendirilme gibi bir şantaja yol açmakla kalmayıp – rahipler kastının tüm stratejisi bunun üzerine kuruluydu – aynı zamanda bilinçaltına yerleştirilmeye çalışılan bir ölme yasağıyla birlikte bir de bu ölüm yasağını denetleyen bir iktidar süreci oluşturmuştur. (...) İKTİDAR DENİLEN ŞEY ÖLÜMÜN GÜDÜMLENMESİ VE YÖNETİLMESİ ÜZERİNE KURULMUŞTUR.

 

(...)  ÖLÜMÜN mikroskobik dozlarda enjeksiyonu, hemen anında, öylesine bir fazlalığa, öylesine bir çelişkiye yol açacaktır ki sonuç olarak değer oyununun tamamıyla çöktüğü görülecektir. Ekonomi politik bir ölüm ekonomisidir, çünkü ekonomisini yaptığı ölümü çektiği söylevin içine gömmektedir.

 

(...) YAŞAMI ölümle sonuçlanan bir sürece dönüştürmek saçma bir şeydir. Ölümü bir kayıp ya da bir sürecin sonunda karşımıza çıkan bir şeyin eşdeğerlisi olarak görmekse daha da saçma bir şeydir. Bu durumda yaşam ya da ölüme herhangi bir amaç yüklenemez, bir başka deyişle, ölüme özgü herhangi bir tanımlama ya da düzenlilikten söz edebilmek olanaksızdır. (...) Öznenin kimliği her an değişmekte ve Tanrının unuttuğu bir şeye dönüşmektedir. Bunun biyolojik ölümle hiçbir ilişkisi yoktur. Biyokimya kutbunda cinsellikten yoksun tek hücreliler ölümün varlığından habersiz bir şekilde bölünmekte ve çoğalmaktadır (genetik kod da ölümden bihaberdir bir başka deyişle bireylerin yazgısının ötesine geçerek hiçbir değişikliğe uğramadan bir insandan diğerine aktarılabilmektedir). Simgesel kutbundaysa yine ölüm/ hiçlik diye bir şey yoktur, çünkü yaşam ölüme, ölümse yaşama çevrilebilmektedir.

(...) Bir kimliğe sahip olabilmek için özne bir başlangıç bir de son mitine ihtiyaç duymaktadır. Gerçekteyse ortada özne diye bir şey yoktur, çünkü özne de yüz, eller, saçlar gibi –hatta onlardan önce- bitmek bilmeyen bir ölüm zorlamasıyla saçma bir dağıtım süreci içindeki yerini alarak, başka yerlere gitmektedir. Yaşamın her alanında karşılaştığımız bu ölüme büyü yaparak, onu beden dediğimiz belli bir zaman ve mekâna taşımamız gerekiyor.

 

(...) Sistemin bekası için, herkesin kendi doğal “sermayesinden” sonuna kadar yararlanabilme olanağına sahip olabilmesi ve bundan, şiddet ve erken ölümden uzak bir şekilde, yaşantısının doğal “sonuna kadar” yararlanabilmesi sağlanmalıdır. Sanki herkesin hazır basılmış bir YAŞAM ŞEMASI, “normal bir süre içerisinde yaşama umudu”, kısaca sanki “yaşamla yapılmış bağlayıcı bir sözleşmesi” varmış gibi  - bunun sonucu toplumsal düzeyde, doğal ölümü de kapsayan bir yaşam kalitesi talebiyle karşılaşılmaktadır. (...) Herkes bu hakka sahip olmalıdır ancak herkes doğal ölüm yoluyla ölmekle yükümlü olmalıdır. Zira doğal ölüm ekonomi politik sistemine özgü, sakıncasız, zararsız bir ölüm biçimi, zorunlu ölüm tipidir:

  I .  Üretim güçlerini en üst düzeye çıkaran sistem olarak (el emeğinin “aşırı yaygın” olduğu bir sistemde kölelerin doğal bir şekilde ölme hakları olamaz, onlar çalışırken gebermelidir).

 II.  Çok daha önemlisi: herkes kendi hayatını yaşama hakkına sahip olmalıdır (habeas corpus – habeas vitam) – bu toplumsal yargılama düzeninin ölüm alanına taşınmasıdır. Her şey gibi ölüm de toplumsallaştırılmış yani doğal ölümden başka bir şey olma şansını yitirmiştir, zira tüm diğer ölüm biçimleri toplumsal birer skandaldır, bir başka deyişle yapılması gerekenler yapılmamıştır. Toplumsal gelişme mi? Hayır, bu ölümü bile hesabına geçiren bir toplumsal gelişme anlamına gelmektedir. Herkesin istediği gibi ölme hakkı sonsuza dek elinden alınmaktadır. Bundan sonra herkes elinden geldiğince uzun süre yaşama özgürlüğünden başkasına sahip değildir. Bunun bir anlamı da insanın kendi yaşamını herhangi bir sınır tanımadan tüketmesinin yasak olmasıdır. Doğal ölüm ilkesi kısaca yaşamın etkisizleştirilmesi demektir.

 

(...) Yaşlılar yani ÜÇÜNCÜ YAŞ KUŞAĞI yaşamın marjinal, neredeyse asosyal, somut bir dilimidir –ölüm öncesi bir getto, bir temdit durumu, koruma altına alınmış bir alandır. Canlılar daha uzun süre yaşayıp, “ölüm”den çaldıkça simgesel anlamdaki geçerliliklerinin de yitirmektedirler. Sürekli gerileme gösteren bir ölüme mahkumiyet yüzünden bu yaş grubu statü ve ayrıcalıklarını yitirmektedir. (...) “Herkese uyan” doğal ölüm adı altında, çok da gecikip öngörülmeyen maliyetlere yol açmadan erken gelen toplumsal bir ölüm üretmiştir. (...) YAŞLILAR konusunda bu durum bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmaktadır, çünkü yaşlıları tam verimle dolu dolu sömürebilmek mümkün değildir. Yaşamalarına müsaade edildiği zaman yapılan masraf toplumun hesabına geçirilmektedir.  Yaşamaya zorlanmalarının ya da daha fazla yaşamalarına izin verilmesinin nedeni biriktirilmiş yaşamın (harcanmış yaşamın karşıtı) canlı örneği olmalarıdır. Toplum onları yaşamın kullanım değeri, biriktirme ve tasarruf modeli örnek olarak koruma altında tutmaktadır. Bizim toplumumuzda artık herhangi bir simgesel varlık gösterememelerinin, çocukları ve torunları tarafından olduğu kadar toplum tarafından da dışsallaştırılmalarının nedeni işte budur.

 

(...)Bizdeki ÖLÜYSE defolup giden birine benzemektedir. Artık değiş tokuş edebileceği hiçbir şeyi olmayan biri. Bu insan daha ölmeden bile bir kalıntıya dönüşmüş gibidir. Biriktirilmiş bir yaşamın sonunda genel toplamdan düşülen bir varlığa benzemekte yani ekonomik bir işleme tabi tutulmaktadır. Bir tasvire dönüşememekte yani canlılar nezdinde ve ölüler karşısındaki belirgin üstünlükleri konusunda bir tür mazeret görevi yapmaktadır. Tek boyutlu, dümdüz, biyolojik parkurun sonu, bir borcun ödenmesi yani “ruhun bir araba lastiği gibi iade edilmesi”, içeriğini yitirmiş bir içeren türünden bir ölüm. Ne bayağılık!

 

(...) Hepimiz birer rehine sayılırız, zaten rehine alma olayının sırrı da burada yatmaktadır. Boşu boşuna yıpranıp aptalca ölmektense hepimiz biri tarafından öldürülmek ya da birini öldürmeyi düşlüyoruz. Zira vermek ve kabul etmek simgesel bir eylemdir (bu kusursuz bir simgesel edimdir). ÖLÜM, kapitalin “doğal” düzeninde sahip olduğu, olumsuz yabancılık duygusuna bir son vermektedir. Nesnelerle olan ilişkilerimizse yine canlı ve ölü şeklinde değil araçsaldır. (Artık onları yok etmeyi bilemediğimiz için kendi ölümümüzü de bekleyemez hale geldik). İşte bu yüzden bu gerçekten ölü nesneler sonunda bir iş kazası yani bir nesnenin diğerini ezmesine benzer bir şekilde bizi öldüreceklerdir. Kurban töreniyle karşılaştırılabilecek tek olay otomobil kazasıdır.

 

 (...) “ÖLDÜRME ARZUSU çoğu kez ölme veya yok edilme arzusuyla çakışmaktadır” – “insan hem yaşamayı arzu eder hem de hiçbir şey olmamayı. Çözümü olanaksız olanı ve ölümü kendine saklamak ister. (...) Yaşamsal ve hoşgörüye özgü değerler adı altında aynı yok etme sistemi, bu kez yumuşak bir şekilde, gündelik yaşamı yönlendirmektedir. Üstelik bu sistemin, amaçlarını gerçekleştirmek için ÖLÜME ihtiyacı yoktur.

 

(...) Birth-control’den Death-control’e, insanların öldürülmesi ya da yaşamaya zorlanmasına kadar giden bir amaç – gelişen hoşgörü çerçevesinde getirilen ölme yasağı karikatürsel ancak mantıksal bir amaçtır. Çünkü önemli olan insanların elinden kendi yaşamlarına son verme hakkının alınması ve ölme ya da yaşama konusunda asla özgür bırakılmamaları ve toplumsalın izin verdiği ölçüde yaşamaları ve ölmeleridir. (...) Devletin denetimi dışında kalan her türlü ÖLÜM ve ŞİDDET yıkıcı bir özelliğe sahip olmaktadır. Bu bir tür iktidarı yok etme provasına benzemektedir.

 

(...) Değere dönüştürülemeyen her şey, yani ölüm, delilik, şiddet bizi büyülemekte ve bu yüzden de her görüldüğü yerde cezalandırılmaktadır.

 

(...) İNTİHAR. Bu tür bir davranış, kurumsal ölümü yolundan saptırma ve ölüme mahkum eden sisteme karşı kullanma anlamına gelmektedir. İntihar eden birey süreçleri tersine çevirerek toplumu yargılamakta ve mahkum etmektedir. Tersine çevrilebilirliği, ortadan tamamen kaybolmuş bulunduğu bir coğrafyada, yeniden ortaya çıkartmakta ve böylelikle de avantajlı bir duruma geçmektedir.

 

(...) “Politik” ve “devrimci” olarak nitelendirilenler de dâhil olmak üzere uygulamaların çoğu sistemle yaşamlarını değil ölümlerini değiş tokuş etme pazarlığı yapmaktadırlar. Denetim altına alınmış ölüm ve ölüm üretimiyle ölümün değiş tokuş değerine kullanım değeriyle karşı çıkan yok gibidir (zira ölüm belki de kullanım değeri olmayan tek şeydir. Hiçbir gereksinime göndermediği için de yeniden çok tehlikeli bir silaha dönüşebilir).

 

(...) Filistinli gerillalar ya da ayaklanarak kendi mahallelerini yakan zencilerin eylemi bir intihar eylemi olarak değerlendirilebilir. Her türlü güvence biçimine karşı direniş bir intiharı andırmaktadır. Nevrotik davranışlarda intihara benzeyen bir şeyler vardır. Çeşitli rahatsızlık biçimleri aracılığıyla sisteme entegre olmaya DİRENİYORUZ. Ölümden kaynaklanan ikincil bir sonuç değil, ölümün varlığını hemen o anda anımsatan baskının ortaya çıkarılmasına, “sistemin baskıcı doğasına” yönelik politik uygulamalar (gösteriler, kargaşa çıkarma, kışkırtmalar vs) intihar özelliği taşımaktadır. Bir başka deyişle, bu, sisteme özgü öldürme işlevinin maskesini düşürme oyunudur. Düzen ölümü denetlemekte ancak onunla istediği gibi oynayamamaktadır – yalnızca ölümü sisteme karşı kullanabilenler savaşı kazanmaktadır.

 

(...) İnsanı yaşamayı ve yaşamı kapitalistleşmeye iten bir sistemde ölüm içtepisi mevcut tek alternatiftir. Kusursuz bir şekilde düzenlenerek, bir ölüm düzenine dönüştürülmüş bir evrende insanın aklına her şeyi normalleştirme yolu olarak ortalığı yakıp yıkmadan başka bir şey gelmemektedir.

 

(...) GÜVENLİK olgusu hiç kuşkusuz sınai bir girişimdir, tıpkı ekolojinin çevre kirliliğinin bir uzantısı olması gibi, bir başka deyişle, hemen her yerde ölüm, kaza, hastalık ve çevre kirliliğinin aşırı kârlılık anlayışı üzerine oturan kapitalist süreç içine çekilmeye çalışıldığı görülmektedir. (…) Aynı şey bizim anlı şanlı demokratik kurumlarımız için de geçerlidir. Örneğin Sosyal Sigorta, ölü bir topluma ait toplumsal bir protezdir (Sosyal Sigorta ölüm demektir! – Mayıs 1968), bir başka deyişle ne güvenlik ne de “toplumsal” kavramının bir anlama sahip olmadığı karşılıklılık ve derinlemesine yükümlülükler sistemine özgü tüm simgesel çarkların daha önceden yok edilmiş olduğu bir düzen.

 

(...) ÖLÜMDEN giderek daha az söz edilmekte, bu konu kısa kesilmekte, sessiz kalınmaktadır – bu ölüme karşı saygının yitirilmesi demektir. Artık ailelerde şatafatlı ve çok ayrıntılı ölüm törenleri yoktur. İnsanlar hastanelerde, ölüm öncesine zorlama hazırlık mekânları olan yoğun bakım ünitelerinde, son bir defa iliğine kadar sömürülerek ölmektedir. Ölüm artık sınır dışı edilmiş bir şeydir. Ölecek insan, öleceğini bile bilebilme hakkını yitirmiştir. Ölüm müstehcen ve rahatsız edici bir şeye dönüşmüştür.

 

(...) ÖLÜMÜ yeniden keşfetmek isteyen DEVRİM için tek çıkar yol insanlardan hemen ölmelerini istemekten geçmektedir. Devrimin açmazı kapitalizmin sonunu bir gelişme olarak amaçlamasıdır, oysa yapılması gereken şey kapitalizmin hemen bugün sona ermesini istemek ve bunu derhal bir ölüm kalım sorununa dönüştürmektir. Ne yapılırsa yapılsın ölüm ve hazzın peşi bırakılmamış ve kapitalizmin varoluş süreci boyunca bedeli ödenmiştir. Bunlar Devrim “ertesinde” çözülmesi olanaksız sorunlar olarak yeniden karşımıza çıkacaklardır. Devrimin ortaya atmış olduğu ölüm sorununu çözme şansı sıfırdır. Aslında Devrim sonrası diye bir şey yoktur, bir başka deyişle, Devrim ertesi demek mevcut düzenin yönetilmesi demektir. Oysa ölüm içine hemen, körlemesine dalınıp, salt çelişkili duygular şeklinde yaşanması gereken bir duygudur. Ölüm devrimci bir şey midir? Eğer kapitalizm ölüme bir son vermenin en kesin yoluysa, bu durumda, kapitalizme yalnızca ölümün bir son verebileceği söylenebilir.

 

Yazının tümü (İtalik yazılı bölümler) Jean Baudrillard’ın ‘Simgesel değiş-tokuş ve ölüm’ BÜ Yayınları (Oğuz ADANIR çevirisi) kitabından alıntılanmıştır.

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.