New York Amerikan Kızılderilileri Ulusal Müzesi

 Sadece Amerikalı Kızılderililere ayrılmış olan müze, ayinlere ilişkin olan gündelik nesnelerden, sanat eserlerinden, yazılı ve görsel belgelerden, fotoğraflardan, filmlerden, ses kayıtlarından, grafiklerden ve resimlerden oluşan çağdaş, arkeolojik, etnolojik ve tarihsel içerikli koleksiyonlarıyla sınırsız bir zenginliğe sahiptir. 

 

Tarihöncesinden, yani 12 000 yıl öncesinden günümüze kadar olan dönemi kapsayan müze, Kristof Kolomb’un kıtaya ayak basmasından, yani sömürgeleştirmeden önceki ve sonraki yaşam ortaya konulmaktadır. Coğrafi alan, Antarktika dahil Kuzey ve tabi ki Orta Amerika ve Meksika’dan da geçerek Şili ve Arjantin’i de içererek Güney Amerika’yla birlikte bütün Amerika kıtasını içine almaktadır.

 

 

Yaklaşık yirmi yıl önceki ilk ziyaretimde müze uptown’da yer alıyordu ve hiç unutmuyorum o gün müzenin hemen hemen tek ziyaretçisi bendim. Bu ziyaret, Avrupalılar gelmeden önce Amerikalıların ne olduğuna ilişkin hiçbir fikri olmayan benim için gerçek bir keşif olmuştu. Okul döneminde Amerikalı yerli halklara ilişkin olarak özet halinde dahi olsa hiç eğitim görmemiş olmamdan dolayı, çocuk tahayyülüm ve canlandırdığım imgeler (Kızılderililerin hep acımasız kavgacı savaşçılar olarak gösterildiği) kovboy ve çizgi filmlerince kurgulanmıştı. Gerçi daha sonraki yıllarda İnka va Aztek halklarıyla yakından ilgilenmiştim ama söz konusu halkların yaşam tarzını merak etmemiş ve bu döneme ilişkin mimarı biçimler ve büyük müzelerde sergilenen ritüel veya gündelik nesnelerden başka bir şey aklımda kalmamıştı. Bu ziyaretle birlikte, tarihöncesinden beri Amerika kıtasında insanların yaşadıklarını öğrendim; yaklaşık 10 000 yıl önce Manhattan’da yaşam ortamını yeniden canlandıran bir maketi ve tarihsel olduğu kadar biçimsel olarak da bu sürekliliği ve benzerliği aktaran bütün nesneleri oldukça iyi anımsıyorum. Bu süreklilik ve benzerlik, aslında çağlar boyunca Avrupa, Ortadoğu, Asya ve Afrika’da yaşamış halklara ve özünde insanlığa aittir.

 

Bu müzede, farklı kabilelerin kısıtlı haklarla hapsedildiği rezervlerin kurulması sonrasında oluşan ortadan kaldırma ve düşkünleştirme, zorla Hıristiyanlaştırma ve Amerikalılaştırma politikası sonucu oluşan aşırı yoksulluğu yansıtan fotoğraflarıyla, Amerikalı Kızılderililerin yok edilmesine yadsınamaz bir açıklıkla tanıklık eden ve 1860’lı yıllardan başlayan bir fotoğraf koleksiyonu, bir etnoğrafik ve belgesel galeri de yer almaktaydı. XIX uncu yüzyılın ikinci yarısı boyunca ve XX inci yüzyıl başında, fotoğraf çekmek için bir poz süresine ve kadraj içi kurguya ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu da çoğu zaman görüntülenen kişilerin yaşamına ilişkin olarak kabul edilebilir ve görece olumlu bir görünüm ortaya koyulmasına yol açıyordu. Ancak, Siu, İrokua ve diğer kabile şeflerinin gösterişli ve muhteşem giysiler kuşanarak, göz kamaştırıcı atları üstünde soylu ve kibirli pozlarına rağmen bu fotoğraf derlemesi soykırımın zımnen tanıklığını yapmaktadır.  

 

 

Fotoğraflar, kapsadıkları tarihsel dönem ne kadar geniş olursa olsun, bizi 1860 yılından öncesine ait görsel tanıklıkların nerede olduğunu sorgulamaya itmektedir. Amerika veya Avrupa’daki birçok müzede olduğu gibi bu müzede de, önce kaşif ya da evanjelistler (Hıristiyanlık yayıcıları) ardından da farklılıkları merakla karşılayan sömürgeciler ve nihayet etnologların öncülleri tarafından tasvir edilen ve çizilen Amerikalı Kızılderililerin yer aldığı yazı ve resimlere ilişkin bir arşiv bulunmaktadır. Belgelerden oluşan bu derleme çok ilgi çekicidir, zira bunları çizen ve kaleme alanların, içinden geldikleri toplumun değerleriyle sınırlı olan algılama ve gördüklerini yansıtma tarzını açıkça ortaya koyduğu için, bunların meraklı olmakla birlikte ne kadar kör de olduklarını yansıtmaktadır.     

 

 

Amerikan Kızılderilileri Müzesi, 1994 yılındaki açılışından beri artık, fazlasıyla neo-klasik ya da başka bir deyişle “güzel sanatlar” tarzında inşa edilmiş bulunan ve çok büyük olduğu kadar görkemli bir yapı da olan eski Gümrük Binasında, yani downtown’da bulunmaktadır. Bugünkü haliyle müzenin sergileme politikasında belli tercihlere öncelik verildiği açıkça görülebiliyor. Koleksiyonun zenginliğine karşın, bunun eş zamanlı olarak ancak küçük bir bölümünün sergilenmesine olanak var ve müze günümüzde eskisinden farklı olarak uzman olmayan farklı ziyaretçilerin talepleri doğrultusunda faaliyet göstermektedir. Böylelikle Amerikalı Kızılderililer müzesi koleksiyonlardan derlenen içeriklerden oluşturulan eğitsel ağırlıklı tematik sergiler düzenlemeye başlamıştır. Müzede eğitsel yön ön plandadır ve özellikle hedef kitle olarak seçilen öğrenciler, Amerikalı Kızılderililerin bugün yanlış bilinen gerçek yaşam tarzını burada keşfetme olanağı bulmaktadır. Çağdaş kültürün çeşitli alanlarında ve özellikle de daha çok ressam, heykeltıraş, fotoğrafçı, sinemacı, şair ve yazar olarak var oldukları çağdaş sanat dünyasında farklı biçimler altında karşılaştığımız Amerikalı Kızılderililerin savaşımcı varlığı bu müzenin çerçevesini fazlasıyla aşmaktadır. Bu durum belki de etnik azınlıklara yönelik Amerikan politikasının bir sonucudur.                   

 

Amerikan Kızılderilileri Müzesinde bu ekim ayında gerçekleştirilen tematik sergilerden birinin başlığı ‘A Song for the Horse Nation’(At Ulusu için şarkı) idi ve Amerikalı Kızılderililerin atlarla olan çok yakın ilişkilerine çeşitli nesneler, giysiler, şarkı ya da fotoğraf ve filmler aracılığıyla tanıklık ediyordu. İnsanlar kadar atlara ait olan giysilerin ve en basit kullanım nesneleri üzerine işlenmiş süsleme motiflerinin şatafatı göz kamaştırıcıydı. Kovboy filmografisinde at her zaman Amerikalı Kızılderililerin ayrılmaz bir öğesi olmuştur. Gerçi kovboy filmleri sadece XIX uncu yüzyılı ve XX inci yüzyılın başlarını içermekle birlikte, belki de bir milyon yıldan beri Amerika kökenli olan at sömürgeleşmeden önce yok olmuştu. İspanyollar eliyle sömürgeleştirme dönemine tanıklık eden metinler, bilinmeyen devasa hayvanlara binen zırhlı süvarilerin ortaya çıkışı karşısında yerlilerin duyduğu korkudan ayrıntıyla söz etmektedir.

 

Günlük yaşamda olduğu kadar, sömürgecilere karşı ve kabileler arası yürütülen savaşlarda da, Amerika’da atın yeniden yaygın olarak kullanımı sonrasında, yerlilerin yaşamı gerçekten de değişmiştir. Örneğin bizon avı çok daha kolaylaşmış ve bu durum sömürgecilerle yapılan deri ve kürk ticaretinin gelişmesine yol açmıştır. Usta binici ve çok hızlı ve çevik olan Amerikalı Kızılderililer, Amerikan askerlerinin yaşamını cehenneme çevirmeyi başarmışlardır. “A Song for the Horse Nation” sergisi, hemen hemen kusursuz bir şekilde, bugün kimi Amerikalı Kızılderililerin sürdürdüğü belki de biraz aşırı folklorik olarak nitelenebilecek, at üstündeki gösterilerine kadar birçok çağı içeriyor. Bu görüntüler bizi zorunlu olarak Amerikalı Kızılderililerin çağdaş Amerikan toplumundaki yerini sorgulamaya itmektedir. Kuzey Amerika rezervlerinde, sınırsız sayıda üretilen turizme yönelik ucuz hatıra nesnelerinin satışıyla, yalnızca tüketici ziyaretçilere yönelik olan dans ve ritüellerle folklorik yön fazlasıyla abartılmıştır. Pazarlanan tüm bu unsurlar gerçeğin parçası olmakla birlikte, son yıllarda birçok Amerikalı Kızılderili’nin, Amerikalı ve Amerikalı yerli kimliğiyle çağdaş toplum içerisinde kimlik yitimi ve yabancılaşma kaygısı olmadan kültürel ve ekonomik alanda büyük çabalar harcadığı da görülmektedir. Zaman içinde toplumsal ilişkilerde farklılıklara karşı tolerans gösterilmesi yönünde bir gelişim yaşanmıştır.

 

 

Öte yandan, her ne kadar özgünlüğü biraz Disneyland ölçütünde de olsa, halkın bu folklorla tanışmasında yarar da vardır; Amerikan soyut izlenimciliğinin başlıca temsilcilerinden biri olan Jackson Pollock’un sanatını  derinden etkileyen unsurlardan birinin, bir Navajo şamanının, ellerine aldığı pigment tozlarını yere dökerek zeminde çizdiği geometrik şekillerden oluşan, ritüel ve günlük bir eser olan ve in situ (yerinde, sahada) gerçekleştirilen kum resimleriyle karşılaşması olduğunu unutmuyorum… Gerçi Pollock Amerikan Hükümeti tarafından kurulan bir rezervde turistler için gerçekleştirilen gösterilerden sadece birine eşlik etmiştir. Görkemli Toprağın büyücüleri sergisi kapsamında Paris’teki Parc de la Villette’te bu kumdan resimlerden birini daha önce yakından görme fırsatı bulabilmiş biri olarak, coğrafi ve toplumsal yer değiştirmeye karşın ve kuşkusuz kültürlüleşme görüngüsüyle, bu sanat eserinin çarpıcı bir anlatımsal güç içerdiğini belirtmeliyim.     

 

Kuşkusuz ki Amerikan Kızılderilileri Müzesi ve Washington’daki kardeşi, Amerikalı Kızılderili halklarının keşfine tanıdıkları olanaklar yönünden benzeri olmayan bir zenginliğe sahiptirler. Bununla birlikte, bu alanda birçok tarih müzesinde, az ya da çok kapsamlı ya da kısmen coğrafik sahalara bağlı kalan daha gösterişsiz koleksiyonlar vardır. Montréal’daki Mc.Cord müzesinde özellikle Inuit’lerle ilgili (zamanında onlara Thul’lular adı veriliyordu ve Kanada Antarktikasına bin yıl önce göç etmişlerdi) nesne ve belgeler bulunmakla birlikte, aynı kentin Güzel Sanatlar Müzesinde Meksika ve Orta Amerika bölgesi gibi farklı sahalardan getirilen nesneler de sergilenmektedir. Bu müzede İrlanda asıllı bir ressam olan Paul Kane tarafından 1848 tarihinde yapılmış olan ve yerlileri konu alan iki tuval resmi görme imkanı bulmuştum. New York Amerikan Kızılderilileri Müzesi, belki ziyaretçilerin bu konudaki açlığını yeterince doyurmayabilir. Zira ziyaretim sırasında çok da kapsamlı olmayan üç serginin düzenlenmesine tanık oldum: bunlardan biri az önce sözünü ettiğim sergi, bir diğeri daha çok başlarında rehber bulunan ve bir müze memuru tarafından gezdirilen, dans ve gösterilerden oluşan sergi ve sonuncusu ise HIDE: Skin as Material and Metaphor başlıklı, çağdaş yontu, nesne ve fotoğraflardan oluşan sergiydi.

 

 

Bu sergiler, ne kadar ilgi çekici olsalar da, bu müzede çarpıcı duyurular tarafından yaratılan beklentiyi tam anlamıyla karşılamaktan uzak görünüyorlar: koleksiyonu oluşturan bir milyondan fazla çeşitli nesne ve belge, yaklaşık 320 000 fotoğraf, balmumu silindirler üzerindeki kayıtlar, her iki Amerika kıtasında tespiti yapılan 1200 yerli grubu, devasa yazılı belge arşivi… Başka bir deyişle bu mekanda içimizde Amerikalı Kızılderililerle ilgili olarak, sömürge dönemi öncesi ve sonrasına ilişkin olarak daha çok şey görme ve daha fazlasını bilme isteği kabarıyor.   

 

 

Müzenin girişi ücretsiz: bu Amerikan toplumunun günümüzde Amerikalı Kızılderililere yönelik tavrının ve onlara karşı duydukları minnet ya da belki de suçluluk duygusunun bir işaretidir.    

 

Jean-Pierre BİGAUDİOT

 

(La Revue de Teheran dergisinin Aralık 2010 tarihli 61.sayısında Jean-Pierre BİGAUDİOT imzasıyla yayınlanan Fransızca yazıdan Türkçeye çevirilmiştir.)

http://www.teheran.ir/spip.php?article1299 

 

(The Smithsonian’s National Museum of the American Indian in New York ; the George Heye Center)

 

 

Amerikan Kızılderilileri soykırımına ilişkin ekleyeceklerimiz

 

Zulümler ve adaletsizlik dünyasında her taşın altından çıkan ABD ya da Birleşik Devletler, Avrupa’da suç işleyerek yaşamını sürdürme imkanı bulamamış katillerin ve halk düşmanlarının idamla sürgün arasında son bir yaşam umudu olarak zorunlu olarak tercihi yoluyla biriktikleri kıta üzerinde, yüzyıllar süren acımasız ve planlı bir soykırımla yerli halkları katledip kırarak bu bereketli topraklar üzerinde egemenlik sağlamışlardır. Birleşik Devletler aslında yer değiştirmiş yabanıl ve asi bir Avrupa’dır. Avrupa’nın, İrlanda’yı talan eden İngilizlerin vahşi sömürgeciliğinin varabileceği son noktadır. Batı’nın doğu’nun geri bıraktırılmış halklarına verdiği ‘insanlık’ derslerini dinlerken, kepazelikten başka bir şey olmayan ‘genişletilmiş’ ya da ‘ileri demokrasi’ tasarılarına canımızla maruz kalırken, dikenli teller ve görünür görünmez duvarlarla kendini çok da sağlam olmayan bir güvenlik fanusunda koruyan bu ‘uygarlığın’ neler pahasına oluştuğunu bilmek daha da önem kazanıyor kuşkusuz.  

 

 

Amerikalıların egemen söylemine göre Amerikalı Kızılderilileri yok etmeye yönelik belirgin bir hükümet iradesi ortada olmadığı için, yaşanmış olanlara soykırım denilemez. Halbuki 1948 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda oybirliğiyle onaylanan 26 A (III) sayılı “Soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırılması Sözleşmesi”nin ikinci maddesine göre, etnik bir grubun yok edilmesi soykırım suçu olarak kabul edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde İngiliz altınıyla ayaklanan ve Anadolu halklarına saldıran Ermenilere karşı savaş koşullarında yapılan tehcir ve soykırımdan farklı olarak, kuruluşundan çok önce, gavur Kolomb’un Amerika kıtasına ayak bastığı günden beri yerli Kızılderili halkları aleyhinde yüzyıllardır yaşanan süreçte, Birleşik Devletler resmi ‘devlet politikası’ olarak adım adım soykırımın hasını uygulamıştır.  Sadece katledilen Creek, Seminole ve Cherokee Kızılderililerinin sayısı İkinci Dünya Savaşı sırasında Avrupa’da öldürülen Yahudilerin oranına eşittir. Okullarda okutulan, dolaşımda olan tarih ne yazık ki egemenlerin yazdığı tarihtir.

 

 

Daha önce birçok bölgede karşılaştıkları savaşlarda katledilen Amerikan Kızılderilileri, XIX uncu yüzyılda, ibrenin soluk benizli beyaz adamdan yana dönmesi sonucunda Federal Hükümetin kararı ve iradesiyle ‘rezerv’ adı verilen toplama kamplarında toplanmışlardır. Orantısız güçlerin karşı karşıya geldiği çeşitli savaşlar yoluyla ölmeyip hayatta kalabilen nadir Kızılderililer, karşılıklı imzalanan antlaşma maddeleri çiğnenerek Birleşik Devletler Hükümeti tarafından aldatılarak topraklarından zorla uzaklaştırılmış, başlıca beslenme ve geçim olanakları olan avcılıktan böylece mahrum kalarak açlığa mahkum edilmiş ve ana dillerini konuşma ve ibadet etme özgürlüklerinden yoksun bırakılmışlardır.

 

 

Daha önceleri beyaz adamın dağınık saldırılarıyla başlayan imha, 4 Temmuz Bağımsızlık Bildirgesiyle birlikte devlet politikası olarak örgütlü bir faaliyete dönüşmüştür. 1830 yılında kabul edilen Indian Removal Act (Kızılderili Zorunlu İskan Yasası) Amerikalı Kızılderili toplumunun daha da Batı’ya zorunlu olarak yerleştirilmeleri politikasını resmileştirmiştir. Dönemin Başkanı Andrew Jackson bu yasayla arazilerinde bulunan altına el koymak için, Mississippi nehrinin doğusunda yaşayan Amerikalı Kızılderililerin zorla nehrin batısına, özellikle Oklohama’daki rezervlerde (eskinin Guantanamoları)  yerleştirilmelerini öngörmekteydi. Bu yasa Yüksek Mahkeme tarafından anayasaya aykırı bulunmuş olmasına karşın şiddetle uygulanmış ve özellikle Cherokee’lerle 1838 yılına dek sürecek savaşlara yol açmıştır.

 

 

1850 yılına dek 100 000 Amerikalı Kızılderili sürgün edilmiştir. Amerikalı Kızılderilileri Sürgünün en çarpıcı aşaması 1838-1839 yılları arasında ‘Gözyaşı Yolu’ adı verilen yoldur. Bu isim önlerinden geçen Cherokee’lere Amerikalıların döktüğü gözyaşlarından ileri gelmektedir. Bu zorunlu sürgün süresince, soğuk, hastalıklar (özellikle de kolera) ve yorgunluk nedeniyle binlerce yerli yaşamını yitirmiştir.    

 

 

Tarih kitaplarında anlatılan masalların tersine Avrupalılar kıtaya

ayak bastığı 1600’lü yıllarda Kuzey Amerika’daki yerli nüfusu 2 milyon değil çok daha fazlaydı: 15 milyon (bazı kaynaklara göre Orta Amerika dahil toplam 80 milyon). 1900’lerde 1,5 milyona düştüler. Günümüzde ise 1995’te gerçekleştirilen bir sayıma göre nüfusları 2 milyona yakındır. Üç yüzyıl boyunca 13 milyon kişi katliamlar, sistemli göç ve sürgün, talan, aç bırakma, beyaz adamın kıtaya taşıdığı hastalıklar ve alkol nedeniyle yaşamını yitirmiştir.

 

 

Çocuk yaşlarımızdan beri beynimizin ırzına geçen Hollywood filmlerinin anlattığı yalanların tersine Kızılderililerin beyaz adam tarafından yaşlı, kadın, çocuk denmeden tümüyle nasıl katledildiğini aktarmak ortak düşmanın yaşamın her alanına el uzattığı günümüzde daha da anlam kazanmaktadır.  

 



Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.