Yolculuğa çağrı

 

Gözümüzün kıyısından hızla akıp giden kaygan ve aktarılmış sahneler yerine, kalabalık ve tekil varoluşlara yakından temas ederek ve yöre havasını ciğerlerinin en derinine kadar soluyarak diyar diyar çoğalmak.  Daha önce kulaktan kulağa duyduklarımızı,  okuduklarımızı, gri camda gördüklerimizi doğrulayacak ya da yerinden sarsacak birinci elden çarpıcı tanıklıkları dinlemek. Haksızlıklara, adaletsizliklere ‘yeryüzü sathında’ yaşayarak yaklaşmak, dokunmak. Geride kalan, yüz üstü bırakılan karşılıksız sevgiler ve üstümüze bir yapıştı mı kurtulmanın mümkün olmadığı, iddiaları kadar büyük olmayan ‘acınılacak yaşam tarzları’. Bu belirsizliklerle dolu işaretsiz yolda tek güvencen yüreğindir ; ki o da bir sarkaç gibi sevdiklerin ve önünde uzanıp giden çizgi arasında salınıp duracaktır.     

 

Doktor olmasına bir dönem kalmış, mezuniyet  arifesindeki tıp öğrencisi Ernesto’nun, biyokimyacı dostu Alberto Granado ile birlikte 1952 yılında gerçekleştirdiği Güney Amerika turu tam da bu tür yolculuklardan olmuştur. Arjantin’in Buenos Aires kentinden yola çıkarak, Şili, Peru, Kolombya ülkelerini içeren ve dört ay sonra Venezüela’nın Caracas kentinde sona eren, 10.000 kilometrelik upuzun ve hayatı en büyük serüven olarak gören korkusuz bir yüreğe ‘yeni perspektifler’ açan, ders dolu bir gezi. 500 cc’lik, ‘yağ işeyen’, 1939 malı İngiliz malı Norton 500 motorsiklet (La Poderosa –pes etmeyen-) ile başlayan yolculuk, motorun Şili dağlarındaki yollara dayanamayıp pes etmesi ve geçirdikleri kazalarda aldığı hasarlar sonucunda yaya ya da otostopla, yer yer ise nehir üstünde salla sürdürülecektir.

Çok uzun hazırlıklara, gerekçelere zaman yoktur; yürek çoktan hazırdır. Harita üzerinde serbestçe dolaşan kalemler, umutla parlayan gözler. Kabına sığmayan ruhların yol aşkının yöntemi doğaçlamadır ve artık bekleyemez. Seyahat ayrılıklarıyla birlikte yavaş yavaş kaçınılmaz olarak gelecek olan ölüm ayrılığına alıştırılan aile bireyleri: ama gözyaşları umudun hızına yetişemez bulutların ardında kalır. Takvim ve günler şaşırılır.

Bir sınırı geçince arkada ne bırakılır? Şili dağlarının keskin sırtlarında tek sıra halinde gelişen inatçı intikaller. Yeşilin içinde, kırsalda sessizce gelişen direniş. Dağların derinliklerinde, kendi topraklarında evsiz barksız kalmış insanların çokuluslu maden şirketlerindeki ücretli köleliği. Devleti arkasına alan ağaların topraklarına el koyduğu yoksul köylüler. Davaya bağlılıklarıyla ayakta kalmaya ve komünist kimliklerinden ödün vermeden mücadeleye ve direnişe devam eden çift. Ezilenlerle, toplumdan yalıtılmış cüzzamlıların kader birliği: Adaletsizliğin, toplumsal eşitsizliğin altında ezilen halklar. Değişik coğrafyalarda koşut ilerleyen farklı yaşamların tıpatıp benzerliği. Uzun bir yolculuktur devrim. ‘Tanrı bütün yolcuları korusun!’

Don Kişot’u, Sartre’ı, Marx’ı, Neruda’yı, Lorca’yı, Machado’yı okuyup tanımak tek başına yeterli olmamıştır. Bunları gören gözün bedenindeki ben, ‘artık eski ben değildir’. Dolaşmak, seyahat etmek, sahaya inmek insanı değiştirir. Özgürlük ve dürüstlük aşkıyla dünyayı ve uğruna yaşamını adadığı insanlığın durumunu yakından, temas ederek tanıma ve öğrenme çabasıdır bu.

Yolculuk sırasında tutulmuş gezi notları esas alınarak yazılan ‘Motorsiklet Günlüğü’ basit bir ‘yol edebiyatı’ değildir. Sonradan çekilen filmde biraz geri planda tutulmuş olsa da Che’nin bu serüven ve rastlantılarla dolu yolculuk sürecinde, silahlı mücadele ve gerilla deneyimi öncesi, düzene karşı kininin son bir bilenişi ve bir tür ‘arazi şartlarına’ hazırlık tatbikatının varlığını yok sayamayız. Duvarlarına resmini asıp ama nedense derslerle dolu yaşam serüvenini unuttuğumuz ‘Deli Fişek’ Che, Küba Devrimi sonrasında hiç rehavete kapılmadan nihai amaç yolunda yolculuğunu sürdürecektir. Bugün bu yolculuğun, her şeye rağmen hâlâ sürmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

‘Kayalıkta çakılı yelkenli sana bırakıyorum veda şarkımı’

Sermayeye çoktan teslim bayrağını çekmiş büyük şehirlerden yayılan salgın, iştah kabartan bakir doğal zenginliklerin bulunduğu kırsala doğru yayılmaktadır: Uşak Kışladağı, Bergama Ovacık, Munzur Vadisi, Rize Senoz Vadisi, İkizdere, Artvin ve Anadolu’nun hemen hemen her bölgesi... Tek partili iktidarın, son dönemde Büyük Ortadoğu stratejisinde ortak düşmanın desteğiyle düzenin yaşamsal uzuvlarını ele geçirmesi ya da bir kısmına bildiğimiz yöntemlerle boyun eğdirmesi sonucunda, işgalin Anadolu’ya yayılımı hızlanmaktadır. Tahribat artmakta ve buna karşı halkın kendini savunabileceği yasal mevziler gittikçe azalmaktadır. Ulusal ve uluslararası sermayeyi arkasına almış devletin, Siyanürle Altın Arama, HES (Hidroelektrik Santralleri) çılgınlıkları gibi, açgözlü ve sınır tanımayan girişimleri karşısında, yurttaşların, köylülerin yaşadıkları çevreyi ve  topraklarını koruma yolunda son çare olarak yararlanmayı denedikleri, SİT alanları, Milli Parklar, Özel Koruma alanları, zeytinciliği korumaya ilişkin yasalar gibi son yasal mevziler de ortadan kaldırılmaktadır.

Yaşadıkları toprakları savunmayı bir ölüm kalım sorununa dönüştüren ‘Bir Avuç Cesur İnsan’ın yürüttüğü mücadelenin giderek boyutlanması umut vermektedir. Derin vadilerde, dere yataklarında, tarlada, sahada devletin güvenlik güçlerini, valilerini, kaymakamlarını, bakanlıklarını arkasına almış sermayenin temsilcilerine karşı gerçekleştirilen biricik kararlı yurttaş direnişinin, ‘çoğullaşırken’, kalabalıklaşırken, kurumsallaşırken özgünlüğünü yitirerek, sahada birebir etkilenenlerin yaşamsallıklarından gelen köktenci ruhunu yitirmemesi gerekir. Ormanlara, arazilere, dere yataklarına vahşice giren şirket kamyonetlerinin, etüt yapan  mühendislerin,  sondaj aletlerinin ve iş makinelerinin önüne tereddütsüz çıkan yerel direniş, insanlarımızın ruhuna işlemiş ilgisizlik ve eylemsizlik buzunu kıracak baltadır.

Kazım Koyuncu’nun yolunda...

Biliyorum, bir yıldız yağmuruna tutulacağım

Toprak çökecek, başım dönecek

Arkamda seni bulacağım

‘Haydi’ diyeceksin, Ernesto gibi

Gidelim

Yıldızların çok olduğu bir gökyüzü altına... 

        

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.