Sebastian COE

80’li yıllarda atletizmde, orta mesafe koşularında İngiliz atletlerin tartışılmaz bir üstünlüğü söz konusuydu. Sebastian Coe, Steve Ovett ardından Steve Cram bu alanda ilk sıraları ve rekorları tekellerine almışlardı. Kırdığı birçok Dünya rekorunun dışında, Sebastian Coe 1980 ve 84’te, her seferinde1500 metrede altın ve 800 metrede gümüş olmak üzere Olimpiyat Oyunlarında dört madalya kazanma başarısı göstermiştir. Sebastian’ın bu başarısı çalıştırıcısıyla gerçekleştirdiği sıkı işbirliğinin meyvesidir. Ancak ilginç bir durumdur ki, Sebastian’ın çalıştırıcısı babası Peter Coe’dır. Baba-oğul arasındaki bu ilginç ortaklık atletizm tarihinde iz bırakmış olanlar içerisinde bir ilktir.

 

 1956 doğumlu Sebastian ilk yarışmasına 14 yaşındayken katıldı. Peter, koşucu çalıştırıcılığında acemi olmakla birlikte, kısa zamanda oğlundaki özel yeteneğin ayırdına varır. Ona uygun bir çalışma ‘yöntemi’ bulamayınca, bu konu üzerinde yoğunlaşmaya karar verir. Mühendislik eğitimi alan ve atletizm konusunda çok da bilgili olmayan Peter, bu konuda uzmanlaşmış kişilerle ilişkiye geçer, konuyla ilgili birçok makale ve kitap okur ve nihayet basit bir sonuca ulaşır: “en az bu adamlar kadar iyi çalıştırmayı başarabilirim”.

Bu karar, uzun süreli bir işbirliğinin başlangıcı olacaktır. Peter ve Sebastian’ın saygıdeğer kişilikleri ve ikili arasındaki ilişkinin kolaylaştırdığı bir işbirliği. Annesi Angela Coe için, Sebastian “dört çocuğu arasında babasının desteğini kabul eden tek çocuktu, çünkü istediğini elde etmeye kararlıydı”.

İki adam arasında büyük bir saygı bağı söz konusuydu. Aile dostları David Martin’e göre “Seb babasına çok saygı duyuyordu çünkü başarmak için çok çaba harcıyordu. Babası da Seb’e çok saygı duyuyordu çünkü o da başarılı olmak için çok fazla çalışıyordu! Sanki aralarında gizli bir antlaşma var gibiydi. Seb, olabileceğinin en iyisi olmak istiyordu ve babası da onun en iyisi olmasını arzuluyordu...”

Yine Martin’e göre, iki kişi arasında özel bir bağ vardı. “Antrenman biter bitmez, çalıştırıcı-atlet ilişkisini bir çırpıda kenara bırakabiliyorlardı. Pisti terk eder etmez yeniden baba ve oğul oluveriyorlardı.” Aile içerisinde, yaptıkları son antrenmandan söz etmiyor ve atletizmi bir kenara bırakıyorlardı. Ayrıca, Peter kariyeri boyunca ve özellikle de başlarda yarışlardan daha çok eğitimin önemi üzerinde ısrarla duruyordu. Onun için okul yarıştan daha önemliydi. Peter’in gözünde Seb’in oğuldan çok bir atlet olduğunu söyleyenlere o, “yöneten çalıştırıcı” değil “yönlendiren çalıştırıcı” olduğu yanıtını veriyordu. “Onun gücü disiplininde diyordu Peter, ve disiplinli olmak için cesur olmanız ve robot gibi davranmamanız gerekir”. Seb’in babasına güveni tamdı, “ona %100 güveniyorum, babam olmasaydı da onu yine severdim”.

Atlet oğlu ile arasındaki bu sıradışı bağ, Peter’a ayrıntılı ve eksiksiz bir çalışma programı hazırlama olanağı verdi. Seb henüz 15 yaşında Yorkshire Şampiyonasını kazandığında Peter, 1500 metrede 3’30”un altına inmesini ve 1980 yılında Olimpiyat Oyunlarında altın madalya kazanmasını sağlayacak olan bir planın temellerini attı... Bu uzun vadeli vizyonda, 800 metrede dünya rekorunun 80-81 yıllarında 1’43”ün altında ve bir mil rekorunun da 3’48”in altındaki derecelerle kırılacağını öngörmüştü. Bu öngörüler çok şaşırtıcıydı, çünkü bir yandan bunlar koşu ve antrenman konusunda henüz acemi olan biri tarafından söyleniyorlardı, bir yandan da bunlar gelecekte yaşanacaklarla doğrulanacaktı.

Martin’e göre, “Peter ve Sebastian’ı başarıya götüren yolda hiçbir şey şanşa bırakılmamıştı, Peter kesinlikle başarılı sayılırdı çünkü Seb koşmaya başladığında bu spor dalıyla ilgili hiçbir şey bilmiyordu. Dolayısıyla zihni bir gencin ne yapması ya da ne yapmaması gerektiğine ilişkin önceden tasarlanmış kavramlarla sınırlandırılmamıştı. Peter için herhangi bir engel söz konusu değildi. Sebastian’ babasının ardarda 400 metreyi 1 dakikada koşmanın ya da 1’55”lik 800 metreleri yinelemenin ne kadar zor olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu.

Bu durum Sebastian’ın üst düzey bir koşucu olmasına ve zirvede uzun yıllar kalmasına engel olmadı. Kariyeri boyunca, yani Avrupa Gençler Şampiyonalarına katıldığı günden emekliliğine kadar, Sebastian büyük şampiyonalar dönemi olan Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında her zaman gücünün doruğunda ve yarışmaya hazır bir konumda oldu.

Martin, Seb’in antrenmanlarını, çıkışında tek amacın Temmuz ve Ağustos aylarında güçlü olmak olduğu, uzun bir çalışma ve antrenman tüneli içerisinde yapılan bir yolculuğa benzetiyordu. “Zirveye ulaşmak onun tek hedefiydi”.

Seb’in yıllık antrenman organizasyonu hep aynıydı ve bir şekilde 800 metredeki hedefine yönelikti.

Peter için, 800 metre iki 400 metrenin tekrarıydı. İlk tur ikincisine göre çok daha aerobik ve ikincisi ise birinciye göre çok daha anaerobik tarzda koşuluyordu. Bu kavramla ilgili olarak, “yarışın kazanmanın sırrı, anaerobik ortağın olabildiğince daha geç devreye girmesini sağlayacak şekilde, mümkün olabilen en geniş aerobik yeteneğe sahip olmaktır.”

Ekim ayları bir yeniden canlanma, yeniden forma girme dönemiydi. Kasım ayından Mart-Nisan’a kadar olan süre, Martin’in “antrenmanın acı çekme, çile dönemi” olarak adlandırdığı “temel” hazırlık dönemiydi. Coe özellikle aerobik sistemi ve kaslarını geliştirmek için çalışıyordu. Ardından yaza kadar hız üzerinde yoğunlaşıyordu.

Mayıs ayında antrenman anaerobik çalışmaya daha çok ağırlık veriyordu. Haftada üç kas geliştirme antrenmanı ikiye düşerken, pist üzerinde gerçekleştirdiği yarış tempolu seanların sayısı artıyordu.

Yazın önemli buluşmaları öncesinde çalışmalar daha çok kazanılan formun korunmasına yönelikti. Bu dönemde dinlenme ve telafi büyük öneme sahipti. Sebastian haftada 90 kilometreden 50 kilometreye iniyordu ve pistte kendini “tüy gibi hafif hissediyordu”. Bu evrelerde, koşulan toplam kilometre sayısı azdı ama Martin’e göre “inanılmaz bir kaliteydi”. Örneğin 6x800 metreyi ortalama 1’52” ve en sonuncusunu da 1’49” koşuyordu.

Memnun edici sonuçlar verdiği sürece, bu antrenman anlayışı değişmiyordu; konuya “eğer işe yarıyorsa, bir şey değiştirmiyoruz” şeklinde yaklaşıyorlardı. “Böylece Coe’u hiçbir zaman örneğin yüksek irtifa antrenmanı gibi uygulamalar yaparken göremezsiniz” diyordu Martin.

“Yaşam çok kısa ve yaptığın her şeyin bir anlamı olmalı”. Peter ve Seb’in düsturu buydu. Coe’lara göre, genel olarak nitelik antrenmanın temel ilkesidir. “Birçok koşucunun yaptığı gibi haftada 160 ila 200 kilometre koşmak yerine Seb, temposu oldukça belirlenmiş olan 95 ila 110 kilometre koşuyordu”. “Dayanıklılık sayesinde bitiş çizgisini geçmeyi başarırsın, ancak hızlı koşarak birinci olursun!”

Seb Coe vücut yapısı olarak çok zayıf biriydi ama bacak kasları çok güçlüydü. Kas geliştirme, antrenmanlarında önemli bir yer tutuyordu. Bunu yokuş tırmanma, ağırlık gibi farklı şekillerde yapıyordu. Kas antrenmanında 6 temel ilke söz konusuydu :

-   - Düzenli aralıklarla çalışmak,

    - Kondisyona en çok ihtiyacı olan ve yarış için en önemli kas gruplarını çalıştırmak,

    - Karşıt kas gruplarını çalıştırarak kas dengesini güçlendirmek,

    - Arzulanan gücü aşama aşama geliştirmek,

    - Kasları hareketin bütünlüğü içerisinde çalıştırmak, 

    - Dinlenme ve fizik adaptasyona olanak tanımak için antrenmanlar arasında uygun bir zaman aralığı bırakmak.

Bu kas çalışması, hareketlerin koordinasyon ve frekansına çok bağlıydı. Koordinasyon için özellikle çok sayıda 'circuit training' –özel hazırlanmış antrenman güzergahında çalışma- (aynı zamanda dayanıklılığı da arttırmayı sağlayan çalışma şekli) ve kış boyunca ağırlıklı olarak jimnastik yapılıyordu. Kalça kaslarını güçlendirecek şekilde küçük squat’lar (çömelme hareketi) için kimi yerlerinde bank, sandalye, alçak masalar olan bir antrenman güzergahı hazırlamışlardı. Bütün bunlara kas germe ve esneme hareketleri ekleniyordu. Bu özel güzergahın güzel yanı, Seb yolculuk yaptığında, ihtiyaç olan malzemeler açısından hazırlanmasının kolay olmasıydı.

Bu kas ve koordinasyon çalışması Sebastian’a aynı zamanda güçlü ve esnek bir tarz kazanmasına yardımcı oluyordu. Frank Shorter’e göre, “güçlü hızlanma yeteneğiyle yakalanması çok zordu. Yarış sonundaki hızı da çok iyiydi. Seb hafif ve güçlü bir koşucu, onda Snell’in gücü ve dayanıklılığı var”.

Tüm bu özellikler ona yarış sırasında bir tür rahatlık ve serbestlik tanıyordu. Dönemin çok iyi koşucularından olan Kenny Moore, bir antrenman sırasında birbirini izleyen 29”lık 200 metreler koştuğunu, sonra Coe’nın yavaş yavaş hızlanmaya başladığını ve bunları 25”da koşmaya başladığını anlatıyor. “Kronometre dışında hiçbir şey Coe’un 25” koştuğunu göstermiyordu, sanki bu uzunlukları çaba harcamadan koşuyor gibi bir hâli vardı”.

Bu rahatlık ve serbestlik çalışması özellikle Sebastian tarafından geliştirildi. Başlangıçlarda, Seb birçok gereksiz hareketle birlikte omuzlarını çok kasarak koşuyordu. Efor sırasındaki serbestliği ve rahatlığı (özellikle yarışın son anlarında) zamanla Sebastian’ın özel tarzı oldu. Günümüzde çok az üst düzey koşucuda bu üstün özellik bulunuyor. Ağustos 2010’a dek 800 metre Dünya rekorunu elinde tutan Wilson Kipketer de, yarışın son bölümünde güç ve serbestliği birleştirme yeteneğine sahiptir.

Fizyoloji ve tekniğin dışında, Peter ve Sebastian yarış sırasında izlenecek taktik konusunda da çok çalıştılar. Stratejilerini çözümlemek için Sebastian’ın rakiplerinin katıldığı tüm yarışları tek tek incelediler. Öncelikle de  “rakiplerimizin stratejilerini alt edebilmek için ne tür bir antrenman tarzı uygulamalıyız?” sorusu üzerinde yoğunlaşıyorlardı.  Bu incelemelerden çıkarsadıkları ilke “rakibinden çok az daha fazla dayanıklı olmanın yeterli olacağı” idi. Örneğin Cram’ın bitişe 600 metre kala atak yaptığını biliyorsak, Seb’in 601 metre kala atak yapması gerekiyordu.

Fizyoloji, yarış tekniği ve taktiği sayesinde Sebastian Coe, kırdığı Dünya rekorları ve uluslararası madalyalarıyla, 20nci yüzyıl sonunun en büyük orta mesafe koşucularından biri olmayı başardı. Bu unvanlar Sebastian ile çalıştırıcı Babası arasındaki sıkı işbirliğinin meyvesidir. Sebastian’ın ezeli rakibi (pist üzerinde) olan Steve Ovett’e göre, İngiliz orta mesafe koşucularının o dönem Dünya çapındaki üstünlüğü (Ovett, Cram, Coe) çok ağır antrenman yapmalarının bir sonucuydu: “yapacağınız şey basit açık havaya çıkacak ve ağır antrenman yapacaksınız”. Her ne kadar çok indirgemeci bir bakış açısı da olsa, babasından söz ederken Kenyalı olduğu için değil sadece ve sadece çok fazla antrenman yaptığı için başarılı oldu diyen Martin Keino’nun söyledikleriyle örtüşüyor.

1980 Moskova Olimpiyatlarında 1500 metrede 3’38’’4'lük derecesiyle altın madalya kazandı ve 800 metrede de ikinci oldu. 1981 Dünya Kupası yarışmalarında 800 metrede birinci oldu. 1982 Avrupa Atletizm Şampiyonasında 800 metrede ikinci oldu. 1984 Los Angeles Olimpiyatlarında 1500 metrede yine şampiyon oldu (3’32’’53). 800 metrede de ikincilik elde etti. 1986 Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda 800 metrede altın, 1500 metrede gümüş madalya kazandı. 1979 ve 1981 Avrupa Kupası yarışmalarında 800 metrede altın madalya kazandı. 1979-1983 yılları arasında 800 metre, 1500 metre ve 1 milde toplam 12 adet Dünya rekoru kırdı. 1988 Seul Olimpiyatları'na katılacak Birleşik Krallık ulusal takımına seçilemedi. 1990'da Auckland yarışlarındaki başarısızlığından sonra atletizmi bıraktı.

Parlak atletizm kariyerinden sonra Sebastian bu kez bir başka alana yöneldi: politika. 1992’de milletvekili seçildi ancak İşçi Partisinin bile solun sağında yer aldığı bir sömürgeci devlette Muhafazakar Partiden... Blair’in ikinci zaferinden sonra siyaseti bıraktı.

Yakın zamanda bile koşmaya devam ettiği, hatta zevk için arasıra koştuğu maraton mesafesini 3 saatin altında tamamladığı iddia ediliyor.

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest