Seksenler

Geçenlerde, minicik siyah-beyaz ekranlı emektar televizyonumda, Robinson yaşamımda biraz ‘insan’ sesi duymak amacıyla, aslında 80 öncesi yılları konu alan ama nedense SEKSENLER adı verilmiş diziyi gayri ihtiyari izledikten sonra, zorunlu olarak bizim de bir şekilde tanıklık ettiğimiz döneme ait görüntüler gözümde canlandı.

Bunlar, mahalledeki sevimli ve hızlı ağabeylerimizden bize geri kalan boşluklarını pastel boya kullanarak küçük karakterlerle doldurduğumuz, sloganlarla bezenmiş sokak duvarları ya da basit bir uzun saç modasından ibaret değildi kuşkusuz. Ölçüsü, şiddeti, heyecanı ve boyutu yıllar içinde, içerisinde bulunulan sosyal konuma göre sürekli şekil değiştirse de, nedense bugün bile bir türlü yörüngesinden çıkamadığımız gönüllü seferberlik hâli, günümüzün genel ‘koyverme’ durumuyla uyumsuz görünse de, o dönemin ruhuyla fazlasıyla örtüşüyordu.

Devrimci eylemin misilleme kısır döngüsü ve alan hakimiyeti kavgası kısır döngüsünden kurtulup, geniş halk kitlelerinin gönlünü fethetmeyi hedeflediği çerçevede, içimizden ‘tamam, işte tam da böyle olması gerekir’ dedirten bazı atılımlar, sınır tanımayan genç kent soylu heyecanımızla, gittikçe gelişen ‘harekete’ kendimizi adama yolundaki inancımızı daha da derinleştiriyordu.

O dönem Migros kamyonlarının ‘kamulaştırılarak’ kaçırılıp, içerisindeki malların önceden planlanmış bir şekilde yine ‘kamuya’ yani halka dağıtılması girişimleri bu tür eylemlerdendi. Herkesin herkesi vurduğu düşmanı bol cangıl ortamında çocukluk düşlerimizin devamı sayılacak çağdaş mehdi Robin Hood özlemimiz, tanık olduğumuz olaylarla gittikçe pekişiyordu.

Mahallelere kadar inerek ailemizin bir tür parçası haline dönüşen bakkallarımızı ortadan kaldıran marketler bugünkü kadar yaygınlaşmamıştı ya da belli merkezler dışında hemen hemen hiç yoktu. Migros da özel olarak düzenlediği kamyonlarla belli ürünleri bir dağıtım programı çerçevesinde ‘sahaya’, yani mahallere indirerek halkın ‘ayağına’ mallarını ya da başka bir değişle ‘hizmetini’ götürüyordu.

Boğaziçi'ndeki yarım köyümüzde sıra dışı düdüğüyle semtin en güzel noktasına inşa edilmiş ilkokulun altından dolanan geniş viraja girer girmez, ev kadınları cüzdanlarına doğru yönelmeye başlıyorlardı. İki tarafındaki demir kapaklar açıldığında reyona dönüşen ‘mucizevi’ kamyon, kuru gıdadan temizliğe kadar birçok temel ihtiyaç maddelerini ayağımıza kadar getiriveriyordu.

Sonra, sokak başında dura kamyona doğru koşuşan ev kadınları, çoğu zaman evde olmayan ama manyetik kartlarla ödünç alındığı yanılsaması içerisinde olunan zaman ve para düşmanı, ihtiyaçtan çok imgesel çağrışımlar gerçekleştiren tüketim tuzaklarına düşmeden, evin eksikliklerini ayağına gelen bu yürüyen ‘nimetle’ karşılarlardı. Sabit pazarı olmayan, bakkalları ise belli mallarla sınırlı olan ücra bölgelerde gerçekleşen bu kısa süreli buluşma ev kadınları için çok işlevseldi.

Galiba filmi de çekilen, Migros kamyonu kaçırma eylemini bildiğimiz kadarıyla Türkiye’de ilk kez MLSPB örgütü 1980 Ocak ayında gerçekleştirmiştir. Migros şirketi, emekçi hareketlerin söyleminde, ajitasyon konuşmalarının giriş cümlelerindeki en vurgulu yerler Sabancı’lardan önce ama birlikte telaffuz edilen Koç Holding grubuna aitti. Dolayısıyla bu tür eylemlerde hedef alınmalarının herkes için ayrı bir anlamı da vardı. Örgüt, Bakırköy’de doğrudan bir Migros kamyonuna el koyarak, işbirlikçi ‘oligarşinin’ baş hizmetkarı Demirel hükumetinin IMF ile yaptığı anlaşmaları protesto etmek amacıyla halka ücretsiz olarak dağıttı.

Ancak Migros kamyonlarına yönelik en çarpıcı ve en kapsamlı eylem, 8 Şubat 1980 günü Migros’un Bayrampaşa Maltepe’deki ana deposuna yönelik olarak Devrimci Sol tarafından düzenlenmiştir.

Eylemciler toplam dört ekipten oluşur. Birinci ekip doğrudan depoya yönelerek önce çalışanları (40-50 kişi) bir araya toplar ve burada Migros çalışanı kıyafetlerini giyer. Kaçırılan kamyonları sürecek şoförlerden oluşan üçüncü ekip ana depoya girerek, aynı şekilde onlar da Migros üniformalarını giyerler. Dış güvenlikten sorumlu ikinci ekip (güvenlikçiler), mavi bereli jandarmaların ve polislerin yoğun olarak devriye gezdiği meydanda ve ara sokak başlarında konuşlanır. Telefon hatları kesilir; üst kata çıkarılarak bir araya getirilen işçilere ‘kamulaştırmanın’ amaçları aktarılır. Şirket kasasında bulunan 724.659 liraya el konulur. Bu arada kamyonlar sırayla teker teker yola çıkarılmaya başlanır. Ana depoya ‘zamların sorumlusu tekellerdir’ pankartı asılır. Yiyecek ve erzaklardan oluşan mallarla dolu toplam altı kamyon, Esenler ve Alibeyköy gibi daha önceden belirlenen mahallelere götürülerek ayrıca örgütlenen dördüncü ekibin sorumluluğunda, propaganda konuşmaları eşliğinde ve kamyonun üzerinde örgütün afişi olduğu halde, disiplin ve düzen içerisinde halka dağıtılır. Aynı gün Ankara’da bu kez GİMA’nın Küçükesat, Ulubey ve Aşağı Ayrancı ve Yeni Karamürsel’in Kızılay şubeleri de basılarak içerdeki mallar halka dağıtılır.

‘Stratejik ana hedeften kopmayarak, güncel siyasetin ifadesi olan’ kampanyalar yoluyla yoksul halkın ‘sempatisi’ kazanılmaktaydı. Gerçekleştirilen bir anlamda lanetli payların birikimiyle sermaye yapmış olan varsıldan yoksula doğru simgesel bir adalet dağıtımıydı. Ancak vaktiyle bir belediye teşkilatı gibi suyundan elektriğe kendilerine sahip çıkmış, onları her türlü tehlikeye karşı canları pahasına korumuş olan mahallelerindeki devrimci yoğunlukların ‘nimetlerinden’ yararlanan aynı ‘halk’ın çoğunluğu, ilginç bir şekilde bundan sadece birkaç ay sonra, 13 Eylül 1980 sabahı, sempatisinden çabuk sıyrılarak birdenbire topyekun saf değiştirecek, postallar altında teker teker yok edilen evlatlarını görmezden gelerek, ‘anarşiyi önlemek’ ve 24 Ocak kararlarının uygulanmasını sağlamak için, yankee’lerin ve işbirlikçi sermayenin yönlendirmesiyle hareket eden komutanların ağzının içine bakakalacaktı. ‘Anarşi’ yıllarının yerini alan ‘huzur’ dönemi alkışlanacaktı.

Ülkemizde son on yıldır siyasal yaşamına damgasını vuran muhafazakar siyasal hareketin, alan ve saha çalışmalarında sol hareketlerin halka yönelik çalışma yöntemini ve hareket tarzını aynen temel alması sonucunda; sorgulamak ve direnmek yerine içinde bulunduğu çaresizliğe sadece ‘şükretmeyi’ öğrenen halka bedelsiz dağıtılan kalitesiz mallarla dolu erzak kolileri, bir şekilde Migros eylemlerindeki yaklaşımın yerini almıştır. Burada amaç halkın desteğini kazanmanın yanı sıra, sermaye düzeni için her zaman var olan ‘toplumsal riski' de bu yolla önlemektir.

Attığımız her adımda, her zaman ve her yerde işletmemiz gereken eleştiri-özeleştiri mekanizmasını unutmadan, ‘Seksenler’den bugüne taşınabilecek yaklaşımların anısı, günümüzde özellikle kitleselleşmeyi bir türlü becerememiş bazı ‘devrimci’ yoğunlukların da siyaset sahnesinde bir şekilde ‘var olabilmek’ için peşine takıldığı Kürt milliyetçilerinin kural tanımaz pratiğinde ayaklar altına alınan ‘devrimci eylem etiğini’ yeniden gündeme getirmenin önem ve ivediliğini anımsatmaktadır.

Ezeli karşılaşmada zalimle mazlum arasındaki farkı açıklıkla ortaya koyacak, işin kolayına kaçmayan, tüm hakikat kanallarını işgal eden ağır karşı propagandanın etkisini kırmaya yönelik, halkın sempatisini hedefleyen, popülizmin tuzağına düşmeyen siyasal bir perspektif içerisinde, örümcek sabrı ve titizliğinde halkın gündelik gereksinimlere yanıt veren bir anlayışı geliştirmenin, derinleştirmenin önemi büyüktür.

 

Bu arada, üzerinden bu kadar yıl geçtikten sonra, milatlarını doldurmuş, ecelinden ölmek üzere olan seksenlerin ‘doksanlık’ cuntacılarına karşı, bütün bu felaketlerin baş sorumlusu ortak düşman yankee’nin doğrudan desteklediği, iktidarını pekiştirmek için 12 Eylül mekanizmalarını aynen kullanmayı sürdüren bir yönetici güruh tarafından açılan göstermelik davalar, ne yazık ki dönemin asıl suçlularıyla gerçek bir ‘hesaplaşma’ anlamına gelmeyecektir.

 

4-5 Eylül’de Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya, 'Türkiye Solunun' büyük bir kesimi ve Kürt milliyetçileri, sahnelenen oyunun baş mimarı AKP, aksesuarlar CHP, BBP, MHP, eli kanlı katliam failleri ‘büyük davaya’ müdahil olma telaşındalar. Darbe sonrası teslimiyetçiliğin, mülteciliğin, direnememenin, dümen kırmanın özeleştirisini vermeyenler şimdi de hazırlanan maskaralık gemisine binme telaşındalar.


Oyunu tezgahlayanlar bile “Anayasa referandumunda AKP 12 Eylül’ü yargılayamaz diyordunuz. Referandumda hayır oyu verdiniz. Şimdi hepiniz müdahil olmak için kuyruğa girdiniz” diyerek bu gecikmeli güruhla alay ediyor.

Yüzüncü yaşlarına dayanmış kuklaları kendi ürünleri olan kurumlarda yargılama yanılsamasıyla, bugüne kadar süregelen bütün bir zulüm döneminin eli kanlı suçlularıyla hesaplaşılmış olunmaz.

 

12 Eylül’ün, idamların, katliamların, işkencelerin asıl faili ortak düşman ABD ve oyuna seve seve ortak olmuş olan yerel işbirlikçileridir!


Unutulmamalıdır ki kamusal bellekte asla 'zaman aşımı' olmaz...

 

 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest