Cezayir 2013: Küresel kapitalizmin tuzağından kurtulmak

 60’lı 70’li yılların dik duruşlu Cezayir’i ve onun bugün prensip olarak hala « demokratik ve halkçı » olması gereken o dönem Dışişleri Bakanı olan Abdülaziz Buteflika’nın BM’de yaptığı etkili konuşmayı ilericilerin unutması mümkün mü? 

O dönemlerde bağlantısızlığı, sosyalizmi, Pan-Afrikanizmi, Pan-Arabizmi, ilerici islamı, gelişme hakkı ve yeni bir ekonomik düzen için mücadeleyi savunan bir Cezayir söz konusuydu. Sürgüne gönderilen birçok devrimciye kucak açan, yeryüzündeki tüm kurtuluş mücadelelerini destekleyen bir Cezayir’di bu.

Öte yandan Sonatrachi I yolsuzluk skandalından sonra, şimdi de Cezayir, İtalya, Kanada, Singapur, Hong Kong, Lübnan, Panama, İsviçre, ABD (last but not least) ve tabii ki bağımsızlık ilanının üzerinden elli yıl geçmiş olmasına karşın Cezayir söz konusu olduğunda adı hiç eksik olmayan Fransa gibi birçok « küresel » uzantıya sahip Sonatrach II skandalı gazetelerin baş saylarını süslüyor.

Bağımsızlıktan sonra Cezayirlilerin hiçbir hak elde etmediğini söylemek haksızlık olur, ancak yaşanan yadsınamayacak gerileme, halkların ve milletlerin gerçek egemenlikleri için verdikleri asıl kavganın, özgürlüğe ve eşit haklara sahip halklar arasında mümkün olabilecek bir ortaklığa giden yolda atılan bir ilk adım anlamına gelen şeklen bağımsızlıklarını kazandıkları anda başladığını unutmamak gerekir. Bu durum bir devrimin zamanla güçten düşebileceğini ve hatta belirgin bir cezir, bir geri çekilmeyle sonuçlanabileceğinin de kanıtıdır. Tarihçiler, bu geri çekilmenin gerçek nedenleri ve toplumsal temelleri üzerinde düşünmek zorundadırlar.  

Bugün Cezayir devleti sanayi siteleri yapımını öngören geniş kapsamlı bir programı uygulamaya koyarken, Cezayir basını, 1970’li yıllardan, yani sosyalizm yıllarından beri ilk kez bir Cezayir Hükümetinin ülkenin yeniden sanayileşmesi anlamına gelen adımlar attığının altını çizmektedir. Bu devlet politikası o dönem için, büyük bölümü Bumedyen’in ölümü sonrası ve Chadli’nin iktidara gelmesi, 1988 gösterileri ve ertesinde gelen Alger « Baharı » (daha henüz o dönemde!) yılları ertesinde kendi haline bırakılmış ve yağmaya terk edilmiş bir ulusal sanayi dokusu taslağının doğuşuna imkan vermişti. Bu « Bahar » dizginsiz bir liberalleşmeye, Pakistan’da CIA denetiminde kurulan kamplarda eğitim gören Cezayirlilerden oluşan « Afganların » ülkeye geri dönmesine ve ithal bir selefi İslam’ın kuruluşuna ve nihayetinde on yıl sürecek kısmi iç savaşa yol açacak askeri darbe… Halkın dikkatini devletin ve kendi ekonomik çıkarlarından uzaklaştırarak kamu varlıklarının yağmasını kolaylaştıran, geçerli ve haklı bir nedeni olmayan on yıl süren bir kör terör dönemiydi yaşanan.

Geçmişi doğru değerlendirmek

Bugün, Afrika kıtasının geleceği için temel önem taşıyan Cezayir’de neler yaşandığını anlayabilmek için, öncelikle yaşadığı tüm sapmalara karşın önce bu azimli ülkenin kasırganın tam da merkezinde yer aldığını göz önünde bulundurmamamız gerekir. Bunun için biraz geçmişe dönmemizde yarar var. Bağımsızlık sırasında ülke harap durumdaydı, ortada hemen hemen devlet diye bir şey yoktu ve ordu kısmen yorgun ve sınırların dışında oluşturulan Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin yönetimindeydi.  Bağımsızlık dönemindeki ilk yirmi yıllık dönemde, bir devlet yönetimi oluşturmak ve ülkeyi gönüllü bir gelişme siyaseti atılımı içerisine sokabilmek için, ilk başlarda yaşanan ciddi anlaşmazlıkların süratle aşılması, yöneticilerin demir yumruğuna ve seferberliğine ihtiyaç olmuştur.

Cezayir Savaşının son anlarında, Cezayir asıllı Fransız askerlerinin Ulusal Kurtuluş Ordusuna katılmak üzere firar ettiklerini de anımsamamız gerekir.

Bir tür yirmi beşinci saat fırsatçılığı ya da ülkeyi tamamen terk etmek niyetinde olmayan sömürgeci gücün görevlendirmesi mi söz konusuydu? Bu sorunun hala kesin yanıtını verememekteyiz ancak gözle görünür birçok kanıt bizi bağımsızlığın ilanıyla birlikte meyveye kurdun gizlice girmeye başladığını düşünmeye itiyor. 1980 ve 90’lı yıllarda yaşanan olaylara rağmen ayakta kalabilen bir ulusal uzlaşmayı ortaya çıkaran Bumedyen dönemi, vade sonunu biraz ötelemeyi başardı. 1962 yılında bağımsız Cezayir’in yöneticileri, bağımsız bir ordu inşa edebilmek için Fransız Ordusunda eğitim görmüş profesyonel askerlerin tecrübesinden yararlanmak zorundaydılar. Dolayısıyla da, ülkeyi bağımsızlığa « hazırlamak » ve gelecek kadroları eğitmek için yine 1962 sonrasında görevlendirilen Fransız teknik danışmanlarının ‘desteğinden’ vazgeçemediler. Çünkü Fransa, 1830’da hemen hemen tümüyle Arap alfabesini kullanan Cezayir’e, geleneksel okulların sistematik yıkımı ve bunların yerine ikame ettiği, sadece sömürgecinin dilinde okuyup yazan azınlık bir « yerli » tabakası oluşturma görevini üstlenen güçsüz eğitim sistemi sonucunda miras olarak okuma yazma bilmeyen büyük kitleler bırakmıştı. Bu nedenlerden dolayı başkent Cezayir, toprakları üzerindeki Fransız askeri üslerinin varlığına karşı çıkamadı ve basın yayın organlarının sessizliğine karşın Cezayirlilerin bugün hala devam eden ölümleri pahasına gerçekleştirilen nükleer denemelerin sürdürülmesine göz yumdu. Bu zorunluluklar nedeniyle ve her şeye rağmen bağımsızlığını kabul ettirebilmek için Cezayir, aynı zamanda hem vazgeçilmez hem de sıkıntı veren bu varlığın yerine sosyalist kampın her bir yerinden gelen danışmanları kabul etti ve devlet ve ordu nezdinde « Afrika Fransa’sının» potansiyel temsilcilerinin faaliyetlerini etkisiz kılan diktatoryal yöntemler uyguladı.

Başkan Huari Bumedyen’in ölümü (bazıları cinayetten de söz ediyor…) sonrasında, Fransız Ordusu kökenli ve Ulusal Kurtuluş Ordusuna çok geç katılma kararı veren birçok rütbeli subayın devlete ait kilit mevkilerde önemli bir konuma gelmeyi başarmış olmaları bir rastlantı mı? Benzer şekilde, aynı dönemde Cezayir’in « sosyalist eğiliminden » ve Siyonizm ve emperyalizm karşısında oluşturulan « Ret Cephesinde » oynadığı toparlayıcı rolü oynamaktan vazgeçmesini de mi rastlantı saymalıyız?

Ne olursa olsun, 1980’li yılların başında tırmanılmaya başlanan zorlu yokuş, önce ekonomik, ardından da hemen dizginsiz çok partiliğe geçişle kendini gösteren sınırsız bir liberalleşmeyle sonrasında katlanılamayacak düzeye ulaşan kıtlık ve zamları protesto eden 1988 yılındaki gösterileri kanla bastırdıktan sonra, bir anda hızla rampandan yuvarlanmaya dönüştü. Bu liberalleşme süreci sonucunda devlet dairelerindeki sosyalizm destekçileriyle aynı zamanda devletin himayesinde hareket eden toplumun « kültürel alanda yeniden İslamileştirmesi » taraftarları ortadan kaldırıldı. Bu durum Afganistan’daki savaş alanından ve CIA’nin Pakistan’daki eğitim kamplarından saf ve dinç bir şekilde geri gelen gerici selefi « Afganların » da işine yaradı. Bunlar kısa sürede, rejime, laik partilere olduğu kadar ılımlı İslamcılara karşı da bir demagoji ve karalama kampanyası başlatan İslami Selamet Cephesi (FIS)’ni kurdular. Mantar gibi birden ortaya çıkan bu siyasal parti, muhafazakar petromonarşilerden gelen yardımlardan ve en azından başlarda, her iki kampın da aslında batı yanlısı ve sosyalizm karşıtı olduğu « laik/gerici » rekabetini kullanan kimi devlet kadrolarının sağladığı kolaylıklardan yararlandı.

Bütün bunlar ilk büyük yolsuzluk skandallarının yol açtığı, özerk gelişme, üçüncü dünya kurtuluş hareketleriyle etkin dayanışma, üretim ve mübadele araçları üzerindeki toplumsal denetim sorunlarının söz konusu edilmediği şaibeli bir ortamda gerçekleşti. Bundan sonra « demokratlarla » « İslamcılar » halen görevde bulunan birçok general ve her türden yatırımcı, ilginç bir şekilde özelleştirme konusunda uzlaşma yoluna gideceklerdir. Böylece yirmi yıl boyunca kapitalizmin reel etkilerinden kendini korumasını bilen küçük mülk sahibinin hayali ideolojisi, toplum içerisinde daha rahat karşılık bulacak ve yaygınlaşacak, ancak bu yüzden tüm bağımsız ulusal ekonomiler üzerindeki yıkıcı etkiler yaratan kapitalizmin borçlanma ve küreselleşme tuzağını öngöremeyecektir. Halbuki kapitalizmin bir üçüncü dünya ülkesinin başına neler açabileceğini görmek için komşu ülkelere bakılması yeterli olacaktı.

Ve dünya hammadde fiyatlarının belirlenmesi aracılığıyla yönlendirilen borçlanma tuzağına düşen Chadli’nin Cezayir’i, ülkenin geleceğini düşünmeden büyük miktarlardaki tüketim mallarının ithalatına sınırları açtı. Bu da sosyalist dönemin denetim yıllarındaki sıkıntılardan ve malların çok da eşit şekilde dağıtılmaması etkisiyle kısmen hayal kırıklığına uğramış halkın tüketim arzusundan güç alan komprador tüccar burjuvazisinin hızla zenginleşmesine yol açtı. Böylece bağımsızlığın ilk yirmi beş yılı boyunca Cezayir’de biriktirilen zenginlikler dış ülkelere aktarıldı. Bu yıllar süresince, kamu mallarını zimmetlerine geçirmeye girişiminde bulunan sonradan görme bilinçsiz memurlar üzerinde ara sıra devletin demir yumruğunun de indiği oldu.

Bu yeni burjuvazi, çoğu zaman « frankofon » ve genel olarak Fransız hayranı elitlere ve içerisinde kimilerine göre kaygısız ayrıcalıklıların, kimilerine göreyse yıkım halindeki bir devletin devamlılığını savunan bir azınlık sayılan, bundan böyle Cezayir’de « derin devlet » olarak adlandırılacak devlet ve ordudaki iktidar odaklarından, yani aile içi ‘ensest’ ilişkilerden doğmuştu. Sonuç olarak yeni yolsuzluk alanları yaratabilecek şekilde kapitalist güçlerle bireysel bağlar kurma olasılıklarını arttıran « açılım » siyasetleri sonrasında, sınırlarını ve etkinlik alanını belirlemenin zor olduğu bir « sistem ».     

Küresel büyük pazarın yolsuzluk batağına saplanma

Söz konusu değişimleri gözler önüne seren, devlete ait bir kağıt fabrikasını yönetirken 1975 yılında bir yolsuzluğa bulaşan, bugün de Sonatrach skandalında adıyla yeniden karşılaştığımız Abdelhamid Temmar örneğini ele alalım. Bu zat bugün medyada sıkça adı anılan « Oujdiens Çetesi » diye adlandırılan grubun üyesidir. Geçmişine baktığımızda, « Özelleştirme Bakanı » olarak Cezayir’de kar getiren dolayısıyla da aslında hiçbir şekilde özelleştirilmemesi gerektiği halde doğrudan ihalelerle satışı gerçekleştirilen, N’gaous şeftali suyu fabrikası, Lüks Riyad Oteli ve diğer onlarca kurum gibi kamuya ait şirketlerin yağmasını düzenleyen kişi olduğunu görüyoruz. Satılan varlıkların değerini ekonomistler milyarlarca Dolar olarak hesaplamasına karşın, bütün bu özelleştirmeler sonucunda Cezayir hazinesine bir Milyar Dolardan az bir gelir sağlandığı tahmin ediliyor.  

Çoğunlukla çocuk ve kadınların hedef alındığı kitlesel katliamlarla dehşete düşürülürken, korkudan sinmişken, kamu malları, makineleri, fabrikaları, donanımları, taşınmazları yağmalanırken halkın müdahale etmeye gücü ve hatta zamanı dahi yoktu ve terör yılları birçok kamu malına gizli ellerce el konulması sürecini kolaylaştırdı. Yağmacılar, hainler ve sosyalist devletten arda kalanları yok etmek isteyenler için bu kitlesel terörizmin zamanlaması çok iyiydi. İlginçtir ki bu terörizm, birçok toplumsal sorun yaşamalarına karşın emperyalist güçlerle aynı safta yer alan hiçbir muhafazakar Arap ülkesini hedef almamıştır.

Temmar, eski Cezayir Madencilik ve Enerji Bakanı Chakib Khelil’e kadar uzanan yolsuzluk haberlerinde anılan çetenin bir üyesidir. Bu çete için Cezayirli gazeteci Tayeb Belghiche şu satırları yazmaktadır: « Bu zat ve “çetesi”, Chakib Khelil’in deyimiyle, düşmanları için kolay bir lokma haline getirmek için bu ülkeyi zayıflatarak, kasıtlı olarak kangrenleştirmediler mi? O halde, ayan beyan önceden tasarlanmış ve dışarıdan yönetilen bir büyük ihanet olayı içerisindeyiz. Çünkü bu « çetenin » Cezayir ile hiçbir bağı yoktur. Zaten Temmar her zaman New York’ta gömülmek istediğini yineleyip dururdu… » (El Watan Gazetesi 07.08.2013). Anavatan üzerindeki ciddi dış tehditlere dikkat çeken Cezayir’deki anti-emperyalist ve toplumsal sol muhalefet çevrelerinde, özellikle de İşçi Partisi milletvekili ve lideri Luiza Hanoune kadar, milliyetçiler ve silahları ve bavullarıyla yolsuzluk batağına saplanmış petromonarşilerin ve onların özel çıkarlarının hizmetine girmemiş kimi açık yürekli İslamcılar da aynı görüşleri savunuyor.

Temmar’dan Sonatrach II olayının başrolündekilere geçelim. Cezayir vatandaşlığıyla birlikte aynı zamanda da ABD vatandaşı olduğu anlaşılan eski Bakan Khelil, tartışmasız bir şekilde Cezayir petrolünün talan edilmesinin baş sorumlusudur. Çok yakın zamanda görevden alınıncaya kadar Cezayir tüm yeraltı zenginliklerini ısrarla ABD’ye satmaya kalkıştı. Evlat edinildiği ülkeye kaçan Bakan, bundan böyle Sonatrach II soruşturmasındaki bir numaralı şüphelidir. Hükümetteki ortaklarına karşı gösterdiği cüretin kendini her şeyin üstünde gördüğünü ve Atlantik ötesindeki ikinci vatanından başka kimseye hesap verme niyetinde olmadığını herkese gösterdiği geçen on yıl boyunca ona kimse dokunamadı.

Belki de küreselleşmenin gereği, Dubai’de yaşayan ve Cezayir, Fransız ve Kanada olmak üzere üç ayrı ülkenin vatandaşı olan Farid Bedjaoui aracılığıyla skandal İtalya’da ortaya çıkarıldı. Chakib Khelil’in eski sağ kolu ve tehlikeli ve kirli ilişkilerinden sorumlu olan ve hakkında yürütülen soruşturma sırasında « çetesindeki » diğer arkadaşlarından destek alamayan bu zat, en sonunda Corriere della Serra’ya, ucu çok güçlü eski Bakana kadar uzanan ifşaatlarda bulunmak zorunda kaldı.

İtalyan petrol şirketler grubu ENI’nin ortağı Saipem şirketi, toplam 8 milyar Euro tutarındaki sözleşmeler karşılığında Sonatrach’ın üst düzey yöneticilerine rüşvet dağıtmakla suçlanıyor. Bu olgu, İtalya’da Saipem’in eski Genel Müdürü Pietro Varone’nin tutuklanmasına neden oldu. Yolsuzluk operasyonunda kullanılan para, Hong Kong, Singapur, Lübnan ve Panama’da açılmış bulunan banka hesaplarından gelmekteydi. Bu hesaplar, tepesinde eski Bakan olmak üzere tüm bir şebekenin yürüttüğü yolsuzluk operasyonunun kilit ismi Farid Bedjaoui adınaydı. Bugün, başkent Cezayir’in girişimiyle, Farid Bedjaoui’nin Cezayirli suç ortaklarına ilişkin beş ayrı tutuklama emri çıkarıldı. Ancak bunlar çifte vatandaşlığa sahip oldukları için ülkeye geri iade edilmeleri bir hayli zor.

İtalya’da sürdürülen soruşturma çok istekli olunmasa da Cezayir’de de bir şeyler yapma gereğini ortaya çıkardı. Gerçi ilk Sonatrach skandalı Cezayir güvenlik makamlarınca, ünlü DRS yani Güvenlik ve İstihbarat Bölümü tarafından yürütülen soruşturma sonucunda ortaya çıkmış ve aralarında Bakan Khelil’in uzun süre korumaya ve savunmaya çalıştığı Sonatrach’ın eski Genel Müdürü Mohamed Meziane’nın da bulunduğu birçok üst düzey yöneticinin tutuklanmasına yol açmıştı.

Farid Bedjaoui, Kanadalı bir şirketin Cezayir’de bazı ihaleler kazanabilmesi için dağıtılan rüşvetle ilgili olarak Kanada’da da aranmaktadır. Sorumlusu olduğu çetenin ABD’den de önemli miktarda alacağı bulunmaktadır. Bir FBI ekibi 2012 yılı sonu 2013 başlarında bu suç örgütüne ilişkin başkent Cezayir’de bir soruşturma yürüttü. Süper gücü rahatsız etmeye başladıklarında ya da artık işe yaramaz hale geldiklerinde öldürülmeseler de Washington tarafından ihanete uğrayan eski diktatör, subay, işbirlikçilerin listesinin çok uzun olmasına karşın, Atlantik ötesindeki ebeveynlerinin hissiz desteğine kanan, yabancı çıkarların Cezayirli suç ortaklarının durumu çok şaşırtıcı. Açıkça görülüyor ki emperyalizmin hedefinde olan diğer ülkelerdeki dostları gibi Cezayirli işbirlikçiler de tarihten gereken dersi almamışlar. Borsa endekslerini takip ettikleri kadar arada biraz Machiavelli okusalar kendileri için daha iyi olacaktı!

Bu hırsızlar vatandaşlarına hiç hesap verme alışkanlıkları olmadığı için, sonradan görme bir kibre kapılarak bir başka şeyi daha gözden kaçırdılar. Batılı demokrasilerde hala geçerli gibi görünen ‘hesap verme’ durumuna, sadece siyasi militanlar değil ama aynı zamanda adalet ya da polis aygıtındaki memurlar da bugün de tamamıyla çökmekte olan bir sistemin ahlaki yükümlülüklerine inanmayı sürdürüyorlar. Ancak bu sistem nihayetinde, hiçbir halka, verdikleri hizmetin karşılığını alan ancak sürekli destek garantisine sahip olmayan kendi nüfuzlu ve dolandırıcı görevlileri de dahil hiç kimseye hesap vermeyen uluslararası büyük kapitalin denetimindedir. Öte yandan bazen soruşturmaların sonuçlanması ve suçluların cezalandırılması olgusunu yurttaşlık bilincinin kalıntılarıyla açıklayabiliriz. Cezayir’de de kimi zaman adalet sistemi ve soruşturma görevlilerinin kısmen görevlerini yerine getirdiği oluyor ancak bu konuda Chakib Khelil ve kader arkadaşlarının İtalya ve ABD için aynı şeyi düşünmediği anlaşılıyor. Bu da Malek Bennabi’nin deyimiyle « sömürgeleştirilebilirlik » anlayışının bir uzantısı olmalı!                    

Her ne kadar Chkaib Khelil’e yöneltilen suçlama oldukça sağlam kanıtlarla desteklense de, o mağlubiyetini kabul etmedi ve halen bulunduğu Washington DC’den özel bir röportaj vereceğim diyerek kandırdığı, Arapça yayın yapan (dolayısıyla da yurt içerisinde daha çok okunan) dört Cezayir gazetesini kullanarak karşı saldırıya geçti. Ancak 14 Ağustos Çarşamba bu dört gazete, diğer üç rakibinin aynı « özel » röportajı çok küçük farklarla yayınladığını görünce oyuna düştüğünü geç de olsa anladı.

Chakib Khelil suçsuz olduğunu iddia ediyor. Ancak örtülü ifadelerle aba altından sopa göstererek Sonatrach yöneticilerini de suçlamayı unutmuyor. 2000’li yılların başında zimmetle suçlanan ABD şirketlerini, özellikle de %51 hissesi Sonatrach’in ve %49’u ise ABD’li şirket Haliburton’un elinde olan Brown Roots & Condor (BRC)’u suçluyor. Haliburton şirketinin en önemli ortaklarından biri George W.Bush’un eski sağ kolu Dick Cheney. Halbuki BRC olayı ABD’nin üçüncü dünya ülkeleriyle yürüttüğü ilişkilerde tipik bir ticari yolsuzluk olayı olmakla kalmadı ama yabancı bir gücü arkasına alarak ABD’ye yarar sağlayacak zekice bir suçlama düzeyine de ulaştı. Bu bağlamda, eski Cezayir Madencilik bakanının karşı saldırısının Atlantik ötesinden destek aldığını düşünmemiz gerekir. Bu durumu az önce sözünü ettiğimiz FBI soruşturmasının bir hesaplaşması olup olmadığı da sorgulanabilir.

Aralarında kardeşinin de bulunduğu Başkan Buteflika’nın kimi yakınlarının, Khelil/Bedjaoui skandalına karıştıkları da anlaşılıyor. Bu da Başkanın geçirdiği, sağlık durumu göz önünde bulundurulduğunda onun ve Cezayir siyasi sisteminin « sivilleştirmeyi » hedefleyen siyasetinin sonu anlamına gelecek bir krize yol açabilecek beyin felcini açıklayan bir olgudur. Rahatsızlık sonrası çok hızlı iyileşmediği anlaşılıyor ve bu belirsizlik onun ardından iktidara kimin geleceği konusunda, zaten sınırlarına kadar dayanan kargaşa nedeniyle sıkıntılı ve sarsıntılı bir dönemde ülkeyi çalkantılı bir döneme sokabilecek şekilde başkent Cezayir’de söylentilerin yayılmasına neden oluyor.

Ülke dışındaki olaylar, bazen kimin tarafından yönlendirildiği belli olmayan terörist gerilla grupları ve güney sınırlarında uçan ve Cezayir hava savunmasının etkin bir biçimde karşılık verdiği « kimliği belirsiz » insansız hava araçlarıyla doğrudan Cezayir’i de hedef alacak bir içeriğe bürünebiliyor. Bu insansız hava araçları, ülkenin güneyindeki çöle Mali operasyonu çerçevesinde yerleşmiş bulunan « vazgeçilmez ortağa » ait olsa da ulusun çıkarlarını korumak adına Cezayir hava savunması tarafından vurulabiliyor. Yaşananlarla eş zamanlı olarak, Mali’yi işgal eden Fransız Ordusunun ve Hava Kuvvetlerinin ihtiyacını karşılamak üzere bu ülkeye Cezayir’de çıkartılan petrol ve türevi uçak yakıtı kerosenin gönderildiği biliniyor. Kendini vazgeçilmez kılarak kararlılığını gösterme becerisi, uzun vadede bağımsızlığı koruyacak bir harekat alanını hedefleyen taktiğin bir parçasıdır. 

Tehlikeli dış bağlantılar

Teröre karşı savaşın başlatılmasından itibaren Cezayir sadece ekonomik alanda değil ama aynı zamanda askeri alanda da ABD ile işbirliğine girişti. Bu işbirliği öylesine gelişti ki ABD, Cezayir çölünün güneyinde bir askeri tesis kurdu. ABD zaten halen Almanya’nın Stuttgart kendinde konuşlanan ve Afrika’daki askeri harekatın unsuru olan AFRICOM’a ev sahipliğini kabul edecek bir ülke arayışındaydı. Başkent Cezayir ve Washington arasındaki askeri işbirliği bugünkü yöneticilere itirazlarını yöneltmeyi sürdüren Cezayir’deki milliyetçi çevrelerin öfkesine neden oldu. Çünkü Cezayir’in bağımsızlığı ve toprak bütünlüğü, hemen yanı başında Libya ve Mali’de karışıklığa yol açan NATO güçleri tarafından olduğu kadar, kimi zaman resmi kurumlar içerisinde gizli olarak, kimi zaman ise daha açık bir şekilde Berber milliyetçiliği, petromonarşik selefi İslamcı gericiler ya da bir « Arap Baharı » başlatmak üzere destek ve cesaret amacıyla batılı elçilikleri uğrak edinen liberal demokratlar, kökleri dışarıda olan « iç düşmanlar » tarafından tehdit edilmektedir.

Bu girişim, kendi « baharının » deneyimini diğer Araplardan bir kuşak önce yapmış ve bundan vazgeçmiş bir ülke için şimdilik boş bir çaba gibi görünüyor. Fransa’nın Mali’ye müdahalesinin keşmekeşi içerisinde, Libya sınırında bulunan ve bizzat şirketin talebiyle Cezayir Ordusu tarafından hiçbir şekilde korunmayan British Petroleum’e ait bir petrol üretim tesisine yönelik olarak gerçekleştirilen ve ulusal ordunun Birleşik Krallığın övgü yerine tepkisini çekecek olağanüstü bir hızla müdahale ettiği, ünlü In Amenas terörist saldırısının gerçekleştirilmesi bir rastlantı mı sayılmalı? Daha sonra yakalanan saldırganlar arasında tamamen « Arap » sayılamayacak ve bizim büyük medya organlarımızda çok yaygın kullanılan « sakallı İslamcı » profiline pek uymayan Kanadalıların da bulunduğu anlaşıldı. Hatta bu dönemde Cezayir karasuları sınırlarına kadar yaklaşan Kanada’ya ait savaş gemilerinden dahi söz edildi. Bağımsızlıklarına sıkı sıkıya bağlı ülkelerle çoğu zaman elçilikler arasındaki gizli pazarlıklar sonucunda çözüme ulaşan güç ilişkilerini kullanmasını bilen ülkeler arasındaki bir anlaşmazlık mı bu? Bu birinci ülke kategorisine, her ne kadar birçok batılı gücün ve Siyonistlerin hoşuna gitmese de tüm zayıflıklarına karşın Cezayir de dahil görünmektedir. Öte yandan bu ülke, Afrika’da en çok Çin yatırımının olduğu, Rusya ile yeniden bir askeri ve ekonomik işbirliğine giren, sözüm ona « kurtarılan » Libya halkının yaşamaya devam ettiği dramdan ders almasını bilen ve dolayısıyla Suriye’ye dışarıdan ihraç edilen acı çatışmada çakallarla birlikte ulumayan bir ülkedir.

Her ne olursa olsun bu terörist harekat, Cezayir’deki halk kitlelerine, bir zamanlar yeraltı kaynaklarının millileştirilmesi için seferber olunan ülkeyi yabancı şirketlerin yönettiğini ya da yönettiğini sandığını keşfetme imkanı vermiştir. Sonatrach II skandalıyla birlikte değerlendirirsek yaşanan bu krizler, NATO Sahara’nın genelinde müdahalelerini sürdürürken, ülkelerinin bağımsızlığına yönelik ekonomik ve siyasal tehditlere dikkat çekmek isteyenleri daha iyi anlamamıza olanak tanıyor. Başkent Cezayir’de, ülkeyi 1988 sonrasında zaten denediği ve bugüne kadar « Arap kışından » başka bir şey olmadığı iyice anlaşılan duruma düşmekten alıkoyan yurttaş bilincinin artması ya da yeniden canlanmasıyla birlikte içten içe gizli bir savaş yaşanıyor.      

Bütün bunlar yaşanırken Cezayir adaletinin, özellikle otomobil ve gıda mallarından oluşan ithalatın « tehlike sinyali veren » artışı karşısında, döviz yasasını ihlalden bine yakın tutanak tutması bir rastlantı mıdır? Cezayir’in yeni işbirlikçi komprador burjuvazisi, aralarından bazıları aynı zamanda Cezayir’de üretilmesi mümkün olan ve daha önce üretilmiş olan kimi ürünlerin ithalatı işine girişmişken kimi devlet kadrolarının hedefine girmiş görünüyor. Görev süresinin sonlarına yaklaşırken, El Muradiye Sarayının bugünkü kiracısı sağlık sorunları ve 2014’te gerçekleşmesi gereken Başkanlık seçimleri öncesinde bir hayli güç kaybederken, stratejik bir konuma sahip Cezayir’deki iç gerilimin arttığı gözleniyor. Komşularında yürürlüğe konulduğu gibi, asıl sorunu, yani ancak kendine özgü bir politikayla, kalkınmayla, toplumsal ve kültürel gelişmeyle teminat altına alınabilecek bağımsızlık ve toprak bütünlüğü sorununu unutturmaya yönelik olarak icat edilebilecek kimlik sorunları, laik-gerici toplumu parçalamaya ve bölmeye yönelik manevralarla mücadele ederek, ülkenin küresel kapitalist sistemin kurallarına göre yönetilmeye devam edip etmeyeceği ya da bu oyuna direnip direnmeyeceği belli olacak.        

                

      

(www.michelcollon.info investig’action sitesinde Bruno Drweski imzasıyla 24 Ağustos 2013 tarihinde yayınlanan Fransızca yazıdan derlenip Türkçeleştirilmiştir)

 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest