Cezayir : kanlı yılların lekesi

 CEZAYİR: ACI DOLU YILLAR VE FRANSA’NIN SUÇORTAKLIĞI 
Bağımsızlık, Cezayir’in şiddet döneminden kurtulmasını sağlayamadı. İktidar halka iade edilmedi ama kendi çıkarlarını gözetmek üzere Fransa tarafından özellikle seçilen bir azınlık tarafından ele geçirildi. 

 
 
 

Bu grup varlığını sürdürebilmek için İslamcıları kullanmaktan ve ülkeyi yeniden bir şiddet sarmalına sokmaktan çekinmedi. « Cezayir’de Fransız sömürgesi. İtiraf edilemeyen 200 yıl » adlı belgesel nitelikli eserinde Lounis Aggoun, önce Fransa’nın, sonra da ABD’nin desteğiyle Cezayirliler tarafından halka rağmen geliştirilen bir sistemi açığa çıkarıyor.

Silvia Cattori : « Cezayir’de Fransız sömürgesi. İtiraf edilemeyen 200 yıl » (http://www.voltairenet.org/article167288.html#nb1 ) adlı eseriniz çok çarpıcı. Derinlikli, sürükleyici, çeşitli belgelere dayanan, hakarete uğramış, diz çöktürtülmüş bir halka, duygudaşlık kurarak seslenen toplam 600 sayfa. Halkın çektiği sıkıntılar karşısında yaralanmış, acı gerçeklerle yüzleşmeye kararlı bir insanın öyküsü olduğu kolayca anlaşılıyor. Bunu bu şekilde mi yaşıyorsunuz?   

Lounis Aggoun : (http://www.voltairenet.org/article167288.html#nb2 ). Yazdıklarımın, Cezayir üzerine yapılan edebiyatı temsil eden yalan ve yanlış yorumlardan oluşan bıktıracak kadar uzun yığına karışmamasını dilerim. Kahramanlaştırılan halkının gözleri önünde sürekli oynanan gösterinin tanıklığı karşısında yaralanmamak mümkün mü? Tiranın üstün yetenekler kuşanıp kendini özgürlüğün, katilin, tecavüzcünün, hırsızın, serserinin yani Cezayir devletinin teminatı olarak gösterip bize her gün ahlak derslerini yutturmaya çalıştığını gördükten sonra isyan etmemek mümkün mü?Cezayir’de yaşanan dramda haklı olan tek bir taraf yok. Bir yönden sömürgecilerin tarafı (yeni sömürgecilerin) ve diğer taraftan korkunç bir gerçekliği yaşamakta olan sömürgeleştirilenlerin tarafı var. Bir kere bunun bilincine vardıktan sonra, her şeyi bir yana bırakıp sadece işimize gücümüze bakmamız mümkün mü? Bunu çok denedim, ama bir türlü başaramıyorum!

Silvia Cattori : Cezayir’in yakın tarihi, Fransa ile olan ilişkileri kesintisiz olarak yalana dayalıdır diyorsunuz kitabınızda. Cezayir’deki stratejik çıkarlarını korumak isteyen Fransa, gerçekten de 1962’den sonra Cezayir’in tam anlamıyla egemenliğini ele geçirmemesi için elinden geleni yapmış mıdır? Cezayir, Fransa için diğer eski sömürgelerinden daha mı çok önemliydi?

Lounis Aggoun : Olaylar bu kadar da düalist bir şekilde oluşmuyor. General de Gaulle’ün Afrika’daki sahte özgürleştirici yaklaşımı bilmeyen yok. Kıtanın geri kalanında uyguladığı politikasından ayrı olarak Cezayir’de farklı bir proje tasarladığına nasıl inanabiliriz? Bu tabii Cezayirlilerin kötülüğünü istediği anlamına gelmiyor. Ancak, Fransız çıkarlarını teminat altına alan bir iktidarın elinde bağımsız bir Cezayir (bunu kendi sözleriyle teyit ediyor) ve bunun kalıcı hale getirilmesi (eski sömürgecinin tüm iğrençliklerini uygulayan acımasız bir diktatörlük) projesi arasında, bir paylaşım savaşı ve kan gölü bulunuyor. 19 Mart 1962’deki ateşkes sonrasında iktidar türevleriCezayirlilerin sorumluluğudur (yadsınamayacak dış etkiler ne olursa olsun). Ancak ilk yalan (aynı kişiler gerçek ve tarih için savaştıklarını iddia ediyorlar), bir yarım yüzyıl sonra, Fransız yönetiminin Cezayir idaresinin çekirdeğini oluşturma iradesini başlangıçta inkar etmeye dayanıyordu. Sonra, acemi büyücünün şeytansı yaratığın denetimini kaybettiğini söylemek saflık olur. Bu eserde, sadece anlatılarla değil ama Fransız devletinin ve Cezayir iktidarının ilgili en üst düzey sorumlularının açıklamalarına dayanarak bütün bunları belgelerle ortaya koymak istedim. Gerçek burada parçalar halinde yazılıdır. Sadece parçaları birleştirdim ve çarpıcı bir gerçeklik ortaya çıktı. Yeter ki geleceği sağlam temeller üzerinde yeniden inşa edebilmek için ona kafanızı çevirmeden bakma iradesini gösterin. Ya da iki ülke arasındaki ilişkileri oynak kumlar üzerinde kurmaya devam etmek için gözlerini gerçeklerden kaçırın. Kanaat yapıcılar, Cezayir’in bağımsızlık sonrasında yaşadığı felaketten Fransa’nın sorumlu olmadığını ve bunun aksini söyleyenlerin çocukluk yaptıklarını iddia etmeye devam edebilirler. Ancak olgular çarpıcıdır ve öyle olmaya devam edecektir.

Silvia Cattori : Bağımsızlığın ardından « elitlerin ve çekirdek kadroların ortadan kaldırıldığı bir ilk on yılın » yaşandığı deyimi 60 ve 70’li yıllarda yaygın olan, sosyalist, muzaffer, kurtuluş hareketlerini desteklemek için mücadele veren, parlak diplomatların varlığıyla güçlü bir dış politikaya sahip bir Cezayir’e ilişkin romantik vizyonu zora sokuyor.Bu tamamen yanlış bir vizyon mudur? Bunu biraz daha açabilir misiniz?

Louis Aggoun : Houari Bumedyen’in uluslararası alandaki lirik hayalleri http://www.voltairenet.org/article167288.html#nb3 ile Cezayir halkına dayattığı gerçekler arasında, gündüz ile gece kadar fark vardı. Ve her türlü yanılsamada olduğu gibi, güzel düşler hayal kırıklarının yol açtığı acıları perdeler. Parlak diplomatlara gelince (varlıklarını inkar etmemiz mümkün değil), bunlar eğer uluslararası adalet bu konuya eğilebilse kolaylıkla insanlığa karşı suç işlediği ortaya çıkacak olan politikaların güvencesi olmaktan öteye gidemediler. Sonuç olarak sorunuzun yanıtı gayet basit: bu yönetimin niteliği, en önemli unsurlarından biri olan ve Cezayir’de diktatörlüğün temellerini attıktan yaklaşık kırk yıl sonra, 1999’da Cumhurbaşkanı olan Abdelaziz Buteflika’nın durumu dikkate alındığında kolaylıkla ölçülebilir. Yönetimin yıkıcı etkilerin halen sürdürdüğünü de belirtmemiz gerekiyor. Romantik öykülerden her zaman uzak durmakta yarar var. Her türden gözlemci ve yorumcu, muhalifi olduklarını iddia ettikleri bir iktidarı güçlü kılmak için işportaya devam etmektedirler.             

Silvia Cattori : Ahmed Ben Bella’yı Bumedyen ve Buteflika’yla ortak hareket etmekle suçlamanıza yol açan sağlam gerekçeleriniz olmalı? 2002 Kasım’ında İtalya’nın Floransa kentinde Avrupa Sosyal Forumu’nda (FSE) çok alkışlanan ve sık sık önemli toplantıların kürsüsüne davet edilen Ben Bella hala çok saygın bir konumda. Onları bir arada düşünmemizi gerektiren şey nedir?

Louis Aggoun : Ben Bella, Cezayirlilerin elinden özgürlüğü çalan kişidir. Bu sıfatıyla, halkının bugün içinde bulunduğu felaketin baş sorumlusudur. Devrildiğinden beri, ağzından tek bir özeleştiri sözcüğünün çıktığını görmedim. Aksine, her konuşmasında, bunu devrimin en yetkin iyi siyasi kadrolarını boğmak ve onlar için öngörülen cezayı (ki bu çoğu zaman ölüm oluyor) onaylamak için yapıyor. Dünya forumlarında sık sık ortaya çıkması tarihçilerin ve gazetecilerin işlerini iyi yaptıklarının bir göstergesidir. Bu forumları organize edenlere gelince, bunlar çoğu zaman sözünü ettiğini romantik maceranın hala sarhoşluğu altındadırlar; onlar da diğerleri gibi idollerinin yıkılmasını istemiyorlar. Komünist hareket içerisinde, 1937’de Stalin’i destekleyerek yanıldıktan sonra, 1956’da orduya özel yetkiler verilmesi lehinde oy kullanarak (aynı şekilde Cezayirlileri Cezayirlilerden koruduklarını öne sürerek, çekinmeden “yok etme” adını verdikleri tümüyle soykırımcı bir politikayı destekleyerek 1992 yılındaki kirli savaşı da destekleyeceklerdir), Cezayir’de kurulan totaliter rejimi destekleyerek yeni bir iş yapıyor kisvesine büründüler. Bu desteği yaşamlarının en olumlu eseri haline getirdiler. Bugün her ne kadar gerçeklerle yüzleşmeye çağırsak da, onlar gözlerini çevirmeyi yeğleyeceklerdir.

Ancak sorunuz daha geniş bir çerçevede yanıtlanmayı gerektiriyor. Bugünkü iktidarın yaşattığı acılar ortaya çıktığında, bir öncekiyle karşılaştırıldığında fazlasıyla affedilir görünüyor (1990 sonrasındaki on yıldaki 200 000 ölü, silinmesi mümkün olmayan bir toplu katliam suçudur, ancak bugün uygulanan yıkıcı politikalar uzun vadede bundan daha ciddi sonuçlar doğuracaktır). 1990’u izleyen on yıla göre, 1980 sonrasında Chadli döneminde yaşanan on yıl gerilemeyle birlikte çok daha yumuşak bir devir olarak beliriyor. Chadli’nin 1980 sonrasındaki on yıl boyunca yaşanan acıları dikkate alırsak, Bumedyen yönetimi Cezayir bağımsızlığının altın devri olarak görünüyor. Bumedyen rejiminin nefreti yanında, Ben Bella dönemi (ki diktatörlük bu dönemde kurumsallaştırılmış olsa da) bir rüya devri gibi duruyor. Ben kitabımda bu gerçekliği yeniden vurgulamak istedim. Sosyal forumların organizatörlerine gelince, rüya aleminden çıkmak için hiçbir zaman geç kalınmış değildir ve enerjilerini mücadele ettiklerini iddia ettikleri aşırı uçlara yöneltmeyi bırakacaklarını umut edebiliriz.

Silvia Cattori : Kitabınızın her bir bölümü baş döndürücü ve üzerinde özellikle durmayı hak ediyor. Ayrıntılı olarak tanımladığınız ve 1988’den sonra daha da kötüsüne ön ayak olan olaylar hakkında sizinle özellikle görüşmek isterim. Bu “kan dolu yıllar” boyunca gerçekte tam olarak neler yaşadığını çok az kişinin bildiğini sanıyorum. Bütün bunlar çok korkunç şeyler. Cezayir imajı hangi noktada sonsuz kadar alt üst edildi? Bütün bunların artık geçmişte kaldığını ne zaman söyleyebileceğiz?

Lounis Aggoun : Kafese kapatılmış bir halk; işte Cezayirlilerin bugün içerisinde bulunduğu durum. Bundan kurtulmak için, erkekler ve kadınlar Avrupa’ya ipotek altında bir geçiş yapmak için tüm varlıklarını satıyorlar. Açık denize çıkar çıkmaz batan yıkıntı kayıklar ya da demir atacakları ülkelerin göçmen kurumlarıyla sorun yaşamak istemeyen mürettebatlar tarafından köprüden denize atılma tehlikesini yaşadıkları gemiler üzerinde. Her ne kadar Cezayir halkının ruhu çılgınlıktan kendini korumayı başarabilse de, halkın içerisinde bulunduğu durumun manzarası tamamen hasar görmüş durumdadır.

Cezayirliler özgürlük istiyorlardı; diktatörlük batağına itildiler. 1988 yılında demokrasiyi dayatmak istedirler; dehşete gömüldüler. Bugün karşılarında birçok düşman var; bunlar yer altı zenginliklerine (petrol, doğal gaz, madenler) el koymak için kendi evlerinde itiş kakış içerisinde birbirilerini yiyorlar. Aralarında aynı zamanda onları öldüren rejime silah satanlar da var. İddia edildiği gibi barbarlığa eğilimlerinden onları kurtarmak isteyenler ve üzerilerinde terörün cephaneliğini deneyenler var. Onları Dünyadaki tüm kötülüklerin sorumlusu olarak gösterenler ve bunun adına, onları yağmalama hakkını kendilerinde görenler. Onlar hakkında dezenformasyon yapan ve onları savunmak gerektiğinde ortadan kaybolan medyaları ve batılı elitleri unutmamamız gerekir. On yıl sonra, bugün Batılı salonlarda şatafatla kabul gören bir hükümet tarafından gerçekleştirilen harekatlar, insanlığa karşı suç kapsamındadır.

Dolayısıyla, sadece bu suçların cezalandırılmaması söz konusu olmayacak, ama batı kamuoyunu bugünkü suçlar üzerine yoğunlaşmasını engelleyecek daha da acımasız cinayetlerin geliştirilmesi sürecine tanık olacağız. Ve bugün, doğal olarak, 1990’u izleyen on yıl sonrasında işlenen cinayetlerin ele alınmasını önlemek için, iktidar halkı en hassas olduğu alanda, sosyal konularla oyalamaya çalışmaktadır. Ve size tanımlamaya çalıştığım bu ülke, Fransız medyasının sütunlarında bir ekonomi cenneti, bir demokrasi örneği olarak sunulmaktadır.

Silvia Cattori : Bugün, İslamcı Silahlı Grup (GIA)’nın Cezayir Askeri İstihbaratının ürünü, «bir taşeron örgüt » olduğu sizin için inkar edilemeyecek bir gerçektir. 90’lı yıllarda da bu konu sizin için bu kadar belirgin miydi?

Lounis Aggoun : Durum, yakınlarını toprağa verdikleri anda katliamdan canlarını kurtarabilenler için gayet açıktı. Kimse onu dinlemeye hatta duymaya niyetli değilken işkence gören birinin ağzından çıkan sözün değeri ne olabilirdi ki? Bazı saldırılar gerçekten de radikal İslamcıların eseriydi, Batıda en çok yankı uyandıran, en simgesel eylemler fazlasıyla rejimin işine yarıyordu. Bunları sipariş edenlerin gerçek kimliğini sorgulamamak esastı. Ancak bugün, olayların üzerinden 10 hatta 20 yıl geçtikten sonra bile Fransız medyasında duyduğumuz tek söylem, tahrif edilmiş aynı hikayeyi yinelenmesinden ibarettir. Bundan on beş yıl önce, daha o zamanlar örneğin Cemal Zitouni ve Ali Touchent gibi en acımasız emirlerin DRS (Güvenlik ve İstihbarat Dairesi) ajanları olduğunu söyleyenler Fransız istihbaratının tepesindeki isimlerdi. Bu herkesin bildiği sırlardan biriydi. Ancak buna karşın medyaların sanki kimse bir şey bilmiyormuş gibi davranmasına ve gazete sayfalarında yanlış yorumlar yapmasına engel olmuyordu.

Silvia Cattori : Kendi vatandaşlarının bilgisi olmadan devletlerce kullanılan        « gerilim stratejisi » kapsamında gerçekleştirilen gizli eylemlerden haberdar olanlar ( http://www.voltairenet.org/article167288.html#nb4) anlattığınız ve tasavvur bile edilemez görünen her şeyin ne yazık ki tamamen gerçek olduğunu, Cezayirli bir avuç generalin, sadece İslami Selamet Cephesini (FIS)                         ( http://www.voltairenet.org/article167288.html#nb5 ) suçlamak niyetiyle, kendi ülkelerini bilinçli olarak kaos ortamına soktuklarını, İslamcılara karşı yürütülen   « yok etme savaşının » farklı gerekçeleri olduğunu gayet iyi biliyorlar ya da bilmiyorlarsa bunu kısa sürede anlayabilirler. Yanlış bilgilendirilen, Makyavelist stratejilerden habersiz geniş halk kitleleri, asıl suçluların İslamcılar değil de onları maşa gibi kullanan generaller olduğunu nasıl düşünebilir? Cezayir halkı oynanan oyundan gerçekten haberdar mı?

   

Lounis Aggoun : Öncelikle sürdürülebilir olması için, büyük bir yalanın az da olsa bir parça gerçek üzerine kurulu olması gerekir. Cezayir’de her zaman radikal İslamcılar var olmuştur, olacaktır. Ülkeyi terör ortamına sürüklemek isteyen İslamcılar daima olacaktır. 1954 kuşağının içerdeki sömürgeci karşısında kazandığı « başarıları » yenilemek arzusunda olan İslamcılar hala var. Ama her toplumda olduğu gibi, demokratik kurumların marjinallikle sınırlandırabileceği, çok küçük bir azınlığı oluşturmaktalar. İğrenç tuzakları deşifre olan iktidar, kendi olanaklarıyla beslediği ve İslamcıları ılımlı olmaya değil radikalleşmeye iten bu azınlığa bağlanmaya planlamıştır (burada bilinçsiz bir sapma değil, belirgin bir kasıt vardır). Örnek olarak FIS’in yönetici kurumu olan « şura meclisi » bir dönem doğrudan DRS’nin mutlak denetimine girmiştir; idarecilerinin bir bölümü bugün Buteflika’nın bakanları ya da milletvekilleridir ve vatanlarını uluslararası talana ikram etmektedirler. Tüm üst düzey yöneticiler arasında sadece Ali Benhadj ciddi niyetli biriydi.

Yaygın olarak yürütülen dezenformasyonun etkisini nasıl kırabiliriz? Cezayirliler avanak değiller ve her şeyin farkındalar. Tabii ki gazeteci ve girişimcilerin Alleti’de ya da Aurassi’deki barlarda sıklıkla karşılaştıkları, hayatı güllük gülistanlık gören Cezayirlilerden söz etmiyorum. Cezayir’in derinliklerinden söz ediyorum, üçüncü kolej Cezayir’inden. Olan bitene gözünü kapatmak istemeyen Fransızlara gelince, onlar okumak ve iyi dinlemek gerektiğinin bilincindeler.         « Derin Fransa’nın yurttaşlarına » gelince, bugün Fransız devletinin aynı öldürücü darbelere onlar da maruz kalıyorlar ve Cezayirliler gibi mağdurlar. Bu yüzden, nerede ve hangi koşullar altında olursa olsun, fırsat bulunduğunda tüm çıplaklığıyla gerçeği söylemek, Cezayir’in sınırlarını da aşan bir kamusal selamet hareketidir. Çünkü Dünya genel olarak oldukça kötü bir yola girmiş durumda ve Cezayirliler için gündelik hale gelen olgular hızla « küreselleşme » riski taşımaktadırlar.

Ve ardından zamanla güçsüz hale düşecekleri saldırılar karşısında yeterince cesur olmadıkları için Fransızları suçlayacağız. Ancak sorunuzun yine de daha ihtiyatlı ele alınması gerekir. Bir manipülasyonda, dezenformasyon yapanla aldatmaya çalıştığı kişileri bir tutmamak gerektiği gibi, hileli yönlendirenle yönlendirileni birbirine karıştırmamak da şarttır. Cezayir’deki gibi kurbanı kurban olduğu için suçlama yanılgısına düşülmemeli. Toplumlar karmaşık yapılarını korurlar. Ve sahip oldukları azıcık enerjiyi bu işten kurtulmak, tuzağa düşürüldüğü bataklıktan kurtulmak için harcayan geniş kitlelerin yanlış bilgilendirilmiş olmakla suçlanması olanaksızdır. Hatanın sorumluluğu dönüp dolaşıp görevi bilgilendirmek ve uyarmak olanlara geri dönüyor. Bir halkın kendisine yalan söylenilmesinden hoşlanacağını pek sanmıyorum. Ne olursa olsun, çalışmalarım sonucunda karşılaştığım herkes, görüşmeler tamamlandıktan sonra benden daha da fazlasını anlatmamı istediler. Aralarından hiçbiri beni çok fazla konuşmakla suçlamadı. Aksine bana söylediklerini yazmam için istekte bulunan « yazıişleri bekçilerinin » birçoğu bana nazarlık takmak için yarıştı. Gerçeği çok çarpıcı şekilde ortaya koyduğumu söylediler. Hemen hemen tümü, okuyucuyu fazla ürkütmemek için benden gerçeği biraz süslememi, yumuşatmamı istediler. Gerçeğin özündeki en ufak bir çiziğin dahi onu zehirlediğini ve öldürdüğünü bilmiyorlar mı? 

Silvia Cattori : Bu vahşet dolu ağır baskı yıllarında, Fransa’da François Mitterand iktidardaydı. Onun hükümetinin bu işlere bulaşmış olmasını çok olumlu karşıladığınız söylenemez. Bu durum halklarına karşı kanlı harekatlar düzenleyen Cezayirli generallerin politikasını güçlendirmedi mi? Onları gerçekten de « FIS’in radikal İslamcılığına karşı bir kale » olarak mı gördü?

Lounis Aggoun :  « Terörizme karşı kale »gerekçesi çok basit bir söylem. Geniş ölçekli hırsızlıkları örtmek için bir maske. François Mitterand’ın sorumluluğu çok büyük. Bunu açıkça ortaya döktüm. Ancak Mitterand da bir insan ve politika ortak bir eserdir. Sol ve sağ hükümetlere başkanlık yaptı. Onun çevresindeki politikacıların arasından çok azı Cezayir ile ilişkiler konusunda onurlu bir tavır sergileyebildi. Sorumluluğun paylaşılması gerekiyorsa, soylu, kendine yakışan bir tutum izleyecekken bunun yerine sistematik olarak iğrenç bir şekilde hareket eden Mitterand’ın sorumluluğu çoktan tavan yapmıştı. Konuyla ilgili sayfalar dolusu kitap yazılabilir. Durum böyle iken radikal İslamcılığın tehlikeleri görmezden gelinmemeli. FIS’in eski önderleri (Cezayir halkına, tartışılır kültürel sapmalar pahasına da olsa onurunu iade etme niyetinde olanlar), sakarlıklarıyla ülkeyi kaos ortamına sürükledikleri için ağır bir sorumluluk altındadırlar. Daha da kötüsü, olayların üzerinden 20 yıl geçtikten sonra, sessizliğe gömülmeye devam ediyor ve ülkelerinin yakın geçmişini daha iyi anlamaya çalışan gözlemcilerin işine yarayabilecek tanıklıklarda bulunmayı reddediyorlar. Bir diğer deyişle, ülkeye maruz kaldığı diktatörlüklerden kurtulmasını sağlayacak gerçekleri öğrenmesini kasten engelliyorlar. Önderleri Abbasi Madani’nin DRS ile el ele çalıştığı artık bilinen bir gerçektir. Buna tanıklık edebilecek birçok kişi var. Ama yapmıyorlar. Bu, 20 yıl önceki acemiliklerinden daha da ölümcül bir hatadır.  

Silvia Cattori : Elize, binlerce insanın ölümüne yol açan saldırıların Cezayir Gizli Servisi tarafından denetlendiğini inkar edemezdi.Cezayir’in demokratikleşme sürecine bir son vermesinde ve İslamcı tehdidi araç olarak kullanmasında ne gibi bir çıkarı vardı?

Lounis Aggoun : Sorunuzun yanıtından rahatlıkla bir kitap yazılabilir. Hatta bu, yakın zamanda yayınladığım kitap olabilir. Fransa’nın ve François Mittérand’ın çıkarı, anında evet ya da hayır şeklinde yanıtlayacağımız türden şeyler değildir: Siyasi dinamikler, güç ilişkileri, reel politik, ekonomik çıkar, şantaj, önyargı, yanlış tüketilmiş bir rövanş ruhu, bazen de korku v.b. Bu arada, Fransa’nın çıkarlarıyla onu yönetenlerinkini birbirine karıştırmamak gerekir. Geçen her gün bize bunun birbiriyle çeliştiğini göstermektedir.

Silvia Cattori : Batılı güçler Cezayir’deki demokratikleşme sürecinin sürdürülmesini kabul etmeyerek ve Ulusal Selamet Cephesi FIS’in iktidara gelişinin güç kullanılarak engellenmesini onaylayarak, Cezayir’li generallere cehennemin kapılarını açma fırsatı tanımış oldular?   

Lounis Aggoun : Dinamikler ve güç dengeleri bir kez daha yıllara, hatta on yıllara yayılıyor. Eğer Fransız yöneticilere Cezayir’de 1991’de demokrasinin askıya alınışının herkesin tanıdığı ölümcül on yıla yol açacağı anlatılmış olsaydı, şüphe yoktur ki konu üzerinde karar vermeden iki kez düşünürlerdi. Ancak manipülasyon yapan birinin becerisi, onaylanması ya da desteklenmesini istediği karar ve eylemlerin, bunların doğuracağı sonuçları maskeleyebilmesindedir. Sonuçlar bir kez ortaya çıkınca artık iş işten geçmiştir, gerçek durumla idare edilmek zorundadır ve olayların daha da kötüleşmesini engellemek ve dolayısıyla da daha da kötüsüne karşı bir kale olarak sunulan bir diktatörlüğü desteklemek gerekir.

Ancak daha da uzağa gitmeden önce, bir olguya dikkat çekmek isterim. Cezayir’de 20 yıldır sürekli olarak demokrasinin İslamcıları iktidara taşıyacağı iddia edilmektedir. Bundan daha yanlış bir şey olamaz. İslamcılar, en güçlü oldukları dönemde, yani rejim tüm demokratik güçleri kısıtladığı ve FIS’i yapılanması için desteklediği yıllarda bile, %30’un üzerinde bir halk desteğine sahip olamadılar. Haziran 1991’de, milletvekili seçimleri iktidara bir demokratik koalisyon getirecekti. Cezayirli generaller, demokratikleşme sürecini ve Cezayir halkı yararına icraatlarda bulunan tek hükümeti bir gecede ortadan kaldıracak bir iç savaş simülasyonu yarattılar. Seçim süreci durdurulur durdurulmaz (Fransız hükümetinin yoğun alkışları altında) DRS, FIS’in galip gelmesini hedefleyen bir başka seçim süreci başlatmak ve halkın hak etmediği bir demokrasiye son vermenin doğruluğunu göstermek amacıyla bir hükümet kurdu. Altı ay süren devasa bir manipülasyon sonrasında, bu harekatın baş sorumlusu General Larbi Belkheir, İslamcıların önceden hazırlanmış zaferini ilan etti. Sonrasını herkes çok iyi biliyor.

Silvia Cattori : Larbi Belkheir ve Smaïn’in ölümünden sonra, Buteflika rejimiyle Elize arasında ilişkilerin durumu nedir? Ya İslami Mağrip El Kaidesi (AQMI)’ye atfedilen eylemler? Bu adın ardına gizlenenler kimler?

Lounis Aggoun : Sorunun cevabını tek cümlede verebilirim: AQMI ve DRS aynı örgüttür. Gerisi edebiyattır. Fransa’nın Cezayir iktidarıyla olan umutsuzlukları, onun 2007 ve 2010 yılında vefat eden en yakın ajanları Larbi  Belkheir ve Smaïn Lamari’den kaynaklanıyor. Dolayısıyla Fransa onlarla aynı konumda olmayan farklı muhataplarla karşı karşıya. Bugünkü rejimin sahibi Toufik Mediene, Amerika ve Çin v.b. gibi kartlarla oynamayı tercih ediyor. Yeraltındaki bu savaş, sahada AQMI’nın Fransa’ya karşı adam kaçırmalara ve aşağılamalara dönüşüyor. İşin kötüsü, bugüne kadar yalan üretmeye devam eden politikacılar ve gazeteciler işin gerçek yüzünü anlatma niyetinde değiller. Televizyon stüdyolarında alışageldiğimiz aynı uzman şarlatanlar karşımıza çıkıyor. Rehinelerin hayatını hesaplanabilir nicelikler olarak gören manipülatörler.  

Silvia Cattori : Defalarca Jack Lang, Hubert Védrine, Jean-Louis Bianco ve Jacques Attali’nin üstlendiklere değiniyorsunuz. Bugün medyalarımızda sık görmeye alışkın bu isimler neden böylesine eleştiriliyorlar?

Lounis Aggoun: Bu insanlar, Cezayir’de Larbi Belkheir’in çevresinde, gölge hükümetin uslu danışmanlarından sadece birkaçıdır. Dolayısıyla da farklı derecelerde bir anlamda bu adamın eserlerinin mimarlarıdırlar: Cezayir’deki yıkım ve halkın sömürgecilikten daha da kötü bir sömürgeciliğin uçurumlarına yeniden çekilmesi…

(Investig’Action sitesinde 2 Aralık 2010 tarihinde Silvia Cattori imzasıyla yayımlanan Fransızca yazıdan Türkçeleştirilmiştir  http://www.michelcollon.info/Algerie-Les-annees-de-sang-et-les.html)

Kaynak : Silvia Cattori (http://www.silviacattori.net/article1368.html)

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.