Hizbullah direniş örgütü

Ana akım medyalar Suriye anlaşmazlığıyla ilgili kafaları bulandırmaya çok kararlı görünüyor. Öylesine büyük bir karışıklık yaratıyorlar ki ortalama bir seyirci dahi tekfirci bir teröristle bir Hizbullah direnişçisini birbirinden ayırtmakta zorluk çekiyor.

 

Hizbullah, son zamanlarda ortaya çıkan bir aktör ve tekfirci teröristlerin asıl hedefi olmasına rağmen, Suriye anlaşmazlığında sistematik olarak bir davetsiz misafir gibi sunuluyor. Hizbullah’ı insanlık düşmanı olarak göstermek hatta bir anlamda şeytanlaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Egemen medyalar gerçek yüzünü göstermekten özellikle kaçınırken, biz bu örgütle ilgili önce size kısa ama özet sözlerle canlı bir yüzü, Suriye’deki savaşta ölenlere çok benzeyen bir genç Lübnanlı olan Mehdi Muhammed Yaghi’ninkini, ardından da ezilen halkların kahramanı Hasan Nasrallah’ın portresini yansıtmaya çalışacağız.

Dini inançla yoğrulmuş ve adalete susamış Mehdi, erişkin bir erkekten pek bir farkı olmamakla birlikte, onu biraz daha yakından tanıma imkanı bulduğumuzda kendisini hiçbir zaman ciddiye almayan gerçek bir şakacı olduğunu hemen anlayabiliyoruz.       

31 Temmuz 2013’te, Lübnan’ın doğusundaki Baalbek’in bir köyünden gelen bu genç, CIA ve Suudiler tarafından desteklenen Tekfirci sürüsü karşısında Suriye halkını savunurken şehit düştü. Son çarpışmasından önce arkadaşlarından biri onu filme aldı. Bu görüntüler ölümünden iki ay sonra gün yüzüne çıktı. Burada görüntülere güler yüzlü, mizah ve şefkat dolu bir genç adamın görüntüsü yansıyor.

“Ne dersin, yollarda karşılaştığımız güzel kızlardan söz edelim mi?” diye laf atıyor, görüntüsünü çeken arkadaşına. “Ben nişanlıyım. Hatta nişanlımla yasal olarak evli bile sayılırım. Yani açık konuşmak gerekirse, cennetteki hurilere pek ihtiyacım yok gibi.”

Kamera karşısında ne söyleyeceğini bilemez bir halde, karşısındakine “eğer çok utangaç görünüyorsam, ne olur sonra görüntüleri sil!”diyor.

Ardından:

“İtiraf ediyorum, okulda dilbilgim çok zayıftı”.

Annesinden söz ederken, “onu öpücüklere boğmaktan çok hoşlanırdım”.

Babasıyla ilgili olarak, “Babam eğer şehit düştüğümü öğrenirse bana çok kızar, beni hiç affetmez”.

“Benim Babam çok çalışkan biri, çok sıkı çalışır. Ha gayret Babacığım, çalış ve ekmeğini taştan çıkart”.

Ablalarına ve Ağabeylerine “benimle gurur duyun” demekle yetiniyor.

Dostları da ona çok güveniyor:

“Arkadaşlarıma şunu söylemek isterdim: Şehit olduktan sonra, nöbet başındayken beni hatırladığınızda, (…) lanet okumaya başlayıp Kuran-ı Kerim okumayın sakın. Sadece eğlenin. Uno (iskambil oyunu) mu oynamak istiyorsunuz? Uno oynayın!”.

Komşularına, mahalle arkadaşlarına ve köydeki hemşerilerine selam gönderiyor.

Boğazını kesmeye yeminli düşmanlarının isterik söyleminden ve gösteriş meraklısı, teşhirci ve gaddarca şiddet bağımlılığından oldukça uzak görünüyor.

Mehdi Yaghi daha da ileriye gidiyor:

“Eğer El Manar televizyonu (Hizbullah’ın televizyon kanalı) ben şehit olduktan sonra ailemle röportaj yapmaya gelirse, ‘Allah rahmet eylesin, çok dindar bir çocuktu’ demelerini istemem” (gülme sesleri).

Daha sonra biraz ciddi olmaya çalışıyor : “Eğer El Manar sizinle görüşmeye gelirse onlara sadece ‘gerçekten de tertemiz bir kalbi vardı, çok iyi ve hoşgörülü biriydi” deyin.

Doğaçlama mesajını, tüm sevdiklerini terk ettiği için onlardan özür dileyerek tamamlıyor. Daech’in ve El Nusra’nın baş kesen canilerine karşı çarpışan “Allahın partisi” saflarındaki alçakgönüllü kahramanlardan biriydi Mahdi.

--

İki yıl önce Bekaa’dan anı kalan sarı üzerine yeşil yazılı Hizbullah tişörtünden ibaret değil tanık olduklarımız. Öyle çok iddialı söylemlerin zaman kaybettirici dolambaçlarına dalmadan gündelik yaşamın içerisinde kemikleşmiş, uzun zamandır yinelediğimiz ama ‘önceliklerimiz’ yüzünden yaygınlaştıramadığımız ‘halkın örgütlü gücüyle bütünleşmiş’ dipdiri bir yapı Hizbullah.   

Ben gece intikallerinde ısrarcı olurken, ‘bizim tarafta gündüz hareket et’ diyor Yammune’li dostum. Denizle aramıza üç bin metrelik bir set oluşturan Lübnan Dağlarının öte tarafı Lübnan Ordusu denetimindeki Hıristiyan bölgesi. Yamaçtan, içerisinde soluklandığım meyve bahçesinin kıyısından mezarlığa doğru yürüyen siyah rengin çoğunlukta olduğu kalabalıktan ara sıra tüfek sesleri yükseliyor; buralarda cenazelerde havaya sıkmak adettendir.

Hasan Nasrallah’ın kişiliğinde ayağa kalkmış bu örgüt, nice unvana sahip Arap Krallarının ve devlet başkanlarının yapamadığını yapıp, Siyonist İsrail ve sahip olduğu insanlık dışı savaş makinesi karşısında diz çökmedi, sonuna kadar direndi. Tarih boyunca birkaç gün içerisinde bütün Arap ordularını dize getirmeye alışmış Tsahal’a kök söktüren Şii örgüt ve bayraklaşan lideri, Fas’tan Irak’a, Körfez’e kadar çoğunluğu Sünni olan Arap dünyasının kahramanı haline geldi.

On milyonlarca Müslüman ve Arap’ın kahramanı haline gelen 54 yaşındaki Nasrallah kuşkusuz oldukça güçlü ve karizmatik bir kişiliğe sahip. Ancak bu nitelikleri, halklar nezdinde yarattığı sempatiyi ve coşkuyu açıklamaya yeterli değil. “Hasan Nasrallah Arap halkları zihninde , kendi halkları karşısında aslan kesilen ama İsrail önünde diz çöken Arap kral ve devlet başkanlarının tersini canlandırıyor diyor sosyolog Eliane Nahas. Hayal kırıklığına uğramış kitleler onun şahsında, uzun zamandır özlemini çektikleri kararlı ve güvenilir bir önderin varlığını görüyorlar”.

Arapların hayran oldukları ve İsraillilerin ise nefret ettikleri Hasan Nasrallah yıllardır, kendi halinde, sakin, kendinden emin ve İsrail’e karşı savaşma hedefine odaklanmış bir insan olarak nam salmış. Büyük oğlu Hadi’nin 1997’de İsrail Ordusu tarafından öldürülmesi, birlikte çarpıştığı yoldaşlarının çektiği acılara ortak olan ve kendini davasına adayan bu insanın resmini tamamlıyor.

Hasan Nasrallah’ın çocukluğunda tanık oldukları, Filistin sorununa karşı gösterdiği büyük duyarlılığı, her söylevinde dile getirdiği gibi “miraslarına el koyulmuş yoksulların” davasına olan bağlılığı ve Lübnan’daki toplumlararası siyasi sistemin karmaşık yapısına ilişkin derinlikli bilgisini daha iyi anlamamızı sağlıyor.

31 Ağustos 1960’ta Beyrut Limanının yakınlarında, o dönemde ahşap ve teneke barakaların arasında sefaletin kol gezdiği Karantina mahallesinde doğan Nasrallah, Güney-Lübnan’dan göç eden yoksul Şiilerin Filistinli mültecilerle, Kürtlerin Ermenilerle iç içe yaşadığı bu gecekondu mahallesinde büyüdü. Erken yaşlarında “topraksız halkların”, yani Filistinlilerin, Kürtlerin, Ermenilerin küçük ama gerçek öyküleriyle yoğruldu. Yaşlıların anlattığı zorunlu göç, acımasız katliam ve yıkılan düşlere ait acı öyküleri dinledi.

Dokuz çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu olan Nasrallah’ın babası Abdülkerim’in dini sorunlara karşı özel bir ilgisi yoktu. Kendi ilgisiyle din ve Şiilik konularına ilgi duydu. 1976’da Karantina iç savaşta yerle bir olunca ailece asıl memleketleri olan Sur kenti yakınlarındaki Bazuriye’ye göç ettiler. Ancak Hasan’ın aklında başka projeler vardır. Şiiliğin Irak’taki kutsal kenti Necef’e gidip ilahiyat eğitimi alacaktır. Burada, daha henüz 16 yaşındayken, kendisine veli olarak Lübnanlı bir öğrenci olan Abbas El Musavi’yi atayacak olan, El-Dava Partisi kurucusu İmam Muhammet Baker al-Hakim ile tanışma olanağı bulacaktır. Bu ikili uzun süre birbirinden ayrılmayacaktır.

Emel’den Hizbullah’a

1978 yılından başlayarak Saddam Hüseyin’in Şii dincilere karşı baskısını yoğunlaştırıp yüzlerce ilahiyat öğrencisini hapse attığı dönemde Nasrallah kaçmayı başarıp, Lübnan’a geri dönecek ve daha önce Bazuriye’den ilişki içerisinde olduğu Şii “Emel” hareketine yeniden katılacaktır. Dört yıl içerisinde Nasrallah hareket içerisinde hızla yükselecektir. Ancak zamanla Ayetullah Humeyni tarafından savunulan düşüncelere daha sıcak bakan bir başka akıma karşı daha duyarlı olacaktır.

1982 yılındaki İsrail işgali ertesinde Hasan Nasrallah Emel örgütü lideri Nebih Berry’nin tutumunu fazla “ılımlı” bulur. Bu eleştiriyle birlikte Emel hareketi ve El-Dava Partisi taraftarlarıyla Hizbullah’ı kurmaya karar verirler. İslamcı eğilimli, Humeyni’nin fikirleriyle yoğrulmuş bu yeni parti önüne öncelikli hedef olarak “silahlı mücadele yoluyla Lübnan’ı İsrail işgalinden kurtarmayı” koymuştur.

Nasrallah artık 22 yaşında Hizbullah’ı kuran çekirdek kadronun bir parçasıdır ama henüz üst düzey yönetimin üyesi değildir. Parti bünyesindeki “seferberlikten” sorumlu olan kişi olarak, önce Baalbek bölgesi, ardından da bugün Hizbullah’ın en güçlü olduğu yerlerden biri olarak gösterilen tüm Bekaa vadisinin sorumluluğuna getirildi.               

Aklında hep Irak’ta ara verdiği ilahiyat eğitimini sürdürme hayalini canlı tutan Hasan Nasrallah’ın karşısına bu fırsat 1989 yılında çıkacaktır. Şiilerin İran’daki kutsal kenti Kum’a gider. Ancak Hizbullah ve Emel örgütü arasındaki fraksiyon çatışmaları boy gösterince acilen Lübnan’a geri çağrılır. Binlerce kayba neden bu Şiiler arası savaşın sona erdirilmesine çok önemli bir rol üstlenecektir. Gerçekte Şii toplumunun denetimini ele geçirmek için Suriye ve İran arasında yürütülen bir hegemonya savaşıydı bu. Her iki tarafı da memnun eden bir çözümle birlikte Hizbullah’ın Lübnanlılaşması süreci gerçekleşecektir.

Lübnan’ın vazgeçilmez siyasi ve askeri önderi

Partinin genel sekreteri arkadaşı Abbas El Musavi İsrail tarafından Şubat 1992’de katledildiğinde, örgütün üst yönetimi Nasrallah’ın onun yerine geçmesi için harekete geçti. O dönemlerde henüz 32 yaşlarındadır. Onu askeri yetenekleri, pragmatizmi ve açık görüşlülüğü nedeniyle tercih etmişlerdir. Lübnan Savaşı daha henüz yeni tamamlanmıştır. Ve Hizbullah’ın içinde izlenecek tutuma ilişkin tartışmalar başlamıştır. Ulusal siyasi yaşamla bütünleşmeli mi yoksa tersine Lübnan’ın iç sorunlarının dışında mı kalınmalıdır? Hasan Nasrallah birinci seçenek üzerinde yoğunlaşır ve birkaç ay sonra savaş sonrasında gerçekleştirilen ilk genel seçimlere katılma kararı alır ve Lübnan için vazgeçilmez bir siyasi güç olduğunu kanıtlar.

Askeri alanda Hasan Nasrallah, örgütün milis kuvvetlerini gerçek bir gerilla gücü haline getirerek, yıllar içerisinde Hizbullah’ı dönüştürmeye çaba harcadı. 80’li yılların ortasında Hizbullah savaşçıları Güney Lübnan’daki İsrail mevzilerine karşı cepheden, yani “İran tarzı” saldırılar düzenleyerek ağır kayıplar veriyordu. Nasrallah’ın çabasıyla askeri strateji yavaş yavaş şekil değiştirmeye başladı. Daha etkili bir hal aldı ve hedeflere daha hassas bir şekilde yöneldi.

Değişiklik çarpıcı sonuçlar verdi. Dayanılmaz ve aralıksız bir şekilde sürdürülen gerilla saldırıları karşısında İsrail tek taraflı aldığı kararla, Arap-İsrail anlaşmazlığının başlangıcından beri daha önce benzeri görülmemiş bir şekilde 2000 yılında Güneyden geri çekilmek zorunda kaldı.           

Sentez Ruhu

Güney Lübnan’ın kurtuluşu Hasan Nasrallah’ı ulusal kahraman haline getirdi. İsrail’in boşalttığı ve Hizbullah’ın kontrolüne geçen bölgelerde hiçbir olay yaşanmadı.

Hasan Nasrallah’ın siyasi gücü Arap ve İran Şiiliği, İslamcılık ve Arap milliyetçiliği, Lübnan’ın batıya dönük yüzüyle Arap Dünyasına aidiyeti arasında sentez yapma yeteneğinden kaynaklanıyor. 2004 yılı “tüm milislerin silahsızlandırılmasını” öngören 1559 numaralı BM kararının kabul edilmesiyle bir dönüm noktası oldu. Ancak bir süre sonra Lübnan Ordusu’nun güneydeki İsrail tehdidine karşı tek başına karşı koyamayacağı kabul edilerek Hizbullah’ın bir şekilde silahsızlanması sürecine gidilemedi.

Hizbullah’ı yok etme telaşı içerisinde olan Siyonist İsrail 14 Temmuz 2006 tarihinde Hasan Nasrallah’ın birkaç saat önce ziyaret ettiği büroyu bombalarla imha etti.

Nasrallah, Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin 14 Şubat 2005’te bombalı saldırı sonucu öldürülmesinden sonra, Lübnan topraklarından Suriye birliklerinin geri çekilmesini talep eden ve Hizbullah’ı da tasfiyeyi amaçlayan “Sedir Devrimi”ne karşı direndi.

Kriz, İsrail’in denize giren Filistinli ailelere yönelik olarak düzenlediği hava saldırısıyla başlamıştır. Gazze Şeridinde aynı aileden 9 kişinin ölmesi ertesinde Hamas ile İsrail arasındaki ateşkesin sonlanması ertesinde Hizbullah savaşçıları Güney Lübnan sınırındaki İsrail mevzilerine sızmış ve 8 askeri öldürüp iki tanesini de rehin alarak geri çekilmişlerdir.

Siyonist İsrail Devletinin düzenlediği ve dört haftayı aşan hava saldırılarında ağırlığı Güney Lübnan’da olmak üzere Lübnan’daki Şii köy ve kasabaları bombalandı ve binden fazla sivil öldürüldü.

Hizbullah çatışmalar süresince Katyuşa, Fajr-3 ve Ra’ad 1 füzeleriyle, toplam 3.970 roket fırlatarak İsrail’i vurmuştur. Güney Lübnan’ı bir kez daha işgal etme girişimi, örgütün tanksavar füzeleri yakın mesafeden kullanarak ‘teknoloji harikası’ Merkava tanklarını vurması ve savaşçıların vur kaç taktiğiyle önlenmiştir. 

Ait El Chaheb’te 1’e 10 sayı üstünlüğü ve 33 gün süren ağır bombardımana karşın halkın örgütlü gücünün kararlı direnişi ve cesaretle yürütülen göğüs göğse çarpışmayla Siyonistler geri püskürtülmüştür.

   

(http://www.silviacattori.net/article5419.html ) sitesinde Bahar Kimyongür imzasıyla yayınlanan yazıdan ve internetteki çeşitli kaynaklardan Türkçeleştirilmiştir.

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.