IŞİD - ABD - İSRAİL

 IŞİD : IRAK’TA ABD DESTEĞİNDE BİR REJİM DEĞİŞİKLİĞİ İÇİN GEREKÇE

Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin görevden alınması, Irak’ı ve Ortadoğu’nun genelini içine alan geniş kapsamlı Amerikan projesinin parçasıdır.

 

 

 

İslam Devleti Örgütüne (eski IŞİD’in yeni ismi) karşı savaş kapsamında Washington, gerçekten de bir taşla iki kuş vurmayı başardı. Suriye’ye ve Başkan Esad’a destek veren ve Irak’taki ABD askeri varlığına muhalefet eden ve sorun çıkaran bir siyasi önderden kurtulmanın yanı sıra, Irak Devletinin parçalanması için uygun koşulları da yaratmış oldu.

 

ABD ve müttefikleri, Kürt silahlı kuvvetlerini açık bir şekilde silahlandırıp destekleyebilmek için İslam Devleti Örgütünü kullanarak, aslında ülkenin kuzeyindeki Kürt bölgesinin « bağımsızlığını » destekliyor. Washington’un karşılık beklemeden adım atmasını beklemek tabi ki saflık olur. Bu stratejinin asıl amacı, paranın yoldan çıkardığı ve Kürt Başkan Barzani ile doğrudan pazarlık etmek için sabırsızlanan batılı büyük petrol şirketlerine manevra alanı açmaktır.

 

Bu arada, Maliki’nin devre dışı kalması Suriye Devlet Başkanı Essad’ı baş müttefikinden mahrum bırakıyor ki bu da Suriye’ye karşı mücadele eden İslam Devleti Örgütü ve diğer militanları daha da cesaretlendiriyor. Bu durum, sanki yeni kanıtlara ve teyit etmeye ihtiyaç varmış gibi, Washington’un önüne koyduğu planı uygulamayı reddedecek herhangi bir Iraklı yöneticinin siyasal geleceğinin nereye varabileceğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Yine de, mevcut durumda yaşanan bu değişikliğin ABD’ye ve müttefiklerine, Amerikan politikasının ve bölgede yürüttüğü gizli operasyonların ürünü olan İslam Devleti Örgütüne karşı yürütülen savaşta siyasal önderlerin oynadığı rolü destekleme imkanı tanımaktadır.

 

Satış ve pazarlama sektöründe, « solution selling » adı verilen bir terim vardır ki bu, satıcının önce suni bir sorun yaratması daha sonra da ürününü çok değerli bir çözüm olarak sunması anlamına gelir. Gerçekten de bu ticari strateji, Washington tarafından bölgede ve özellikle de Irak’ta uygulamaya konan yaklaşımla tamamen örtüşüyor. 

 

İslam Devleti Örgütü : Gerçek bir hastalık

 

İslam Devleti Örgütü, çok kısa bir süre içerisinde, ne pahasına olursa olsun yok edilmesi gereken ve uluslararası çapta nam salmış radikal İslamcı militan bir salgın hastalığa dönüştü. Bu uluslararası isim, ancak örgüt batının petrol ve doğalgaz yataklarına yönelik çıkarlarını tehdit ederek, Irak topraklarının denetimini ele geçirdikten sonra duyulmaya başlandı. Suriye halkına ve hükümetine karşı acımasız ve şiddetli bir savaş yürütürken sadece tali bir sorundan, « acımasız diktatör » Esad’a karşı mücadele eden köktenci bir gruptan ibaretti.

 

O dönemlerde IŞİD’in ortaya koyduğu tehlikenin ve onu ortadan kaldırmanın gerekliliği ABD’nin çıkarlarıyla doğrudan ilgiliydi. Bir başka deyişle, İslam Devleti Örgütü Irak’ta tehlikeliyken, IŞİD, Esad ve Hizbullah aleyhinde kaos çıkartan, Suriye’de ve Güney Lübnan’da işe yarayan bir enstrümandan ibaretti. Gerçekten de Kürdistan’daki ABD’nın kukla rejimini olduğu kadar batının petrol çıkarlarını da tehdit ediyor. Ama tabi ki, analizlerin çoğunda gözden kaçan bir konu var ki o da İslam Devleti Örgütünün ABD istihbaratının ve Suriye’de yürüttüğü gizli ve kirli savaşın bir ürünü olması gerçeği.

 

Daha henüz 2011 yılında, Amerika’nın CIA’si, Devlet Başkanı Esad’ın hükümetini devirmelerini sağlamak için Suriye’deki dinci militanlara gizlice silah tedarik etmek için geliştirilmiş geniş kapsamlı bir program yürütmeye başlamıştı. 2012 yılında, New York Times ve diğer basın organlarında yayınlanan raporlara göre, CIA, Şam rejimiyle savaşan terörist gruplara silah, askeri donanım ve iletişim cihazları sağlamak üzere, Türkiye ve Suriye’yi ayıran sınır boyunca Müslüman Kardeşler ve diğer gruplarla işbirliği içerisindeydi. Her ne kadar Washington böylesi bir destekten sadece « ılımlı isyancıların » yararlandığının altını özellikle çizse de, bu donanımların büyük bir bölümünün son kertede 2012 yılından itibaren Suriye savaşında hakim bir güç olarak kendini dayatmaya başlayan o dönemdeki IŞİD’in eline geçtiğini herkes gayet iyi biliyordu.

 

Dolayısıyla IŞİD, Irak’ın büyük kenti Musul’a sözüm ona “sürpriz” saldırısını başlattığında, üyelerinin neden o kadar iyi silahlanmış ve donanımlı (pikaplar, tanksavarlar, roketler ve bol miktarda diğer ABD donanımları) olduklarını daha iyi anlıyoruz. Saldırıyı izleyen günlerde ve haftalarda, IŞİD daha çok Iraklılardan el konulan ve yine kendilerine Amerikalılar tarafından teslim edilen askeri teçhizatlarla silahlandı. Sonuç olarak, isteyerek ya da istemeyerek ABD’nin bugünkü İslam Devleti Örgütünün ortaya çıkmasına yardımcı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

 

İslam Devleti Örgütü, bugün itibariyle benzerleri gibi basit bir militan organizasyon olmaktan çıkmış, ABD desteği sayesinde, Hizbullah gibi iyi örgütlenmiş silah gruplar ve ulusal ordulara (Irak, Suriye) oluşturma altyapısı olan bölgenin birinci terörist gücü haline gelmiştir. Gerçekte İslam Devleti Örgütü, büyük çapta bir Amerikan askeri gücüne gerek kalmaksızın Amerikalıların bölgedeki ajandasını yürüten, Amerikan dış politikasının kuklası haline dönüşmüştür. Ancak buna karşın İslam Devleti Örgütü yaygın medyalarda Ortadoğu için baş tehdit olarak sunulmaktadır. Neden? Suriye’de daha önceleri tehdit olarak kabul edilmezken şimdi Irak’ta nasıl birden bire büyük bir tehdide dönüşmüştür?

 

Irak, Maliki ve Batının çıkarları

 

Amerika Birleşik Devletleri, Batının ekonomik ve jeopolitik çıkarlarına hizmet edecek kukla hükümeti ikame etmek üzere Irak’ta on yıl kadar süren şiddetli bir savaş ve işgal yürüttü. Ancak bu proje, Başbakan Maliki işgalcinin emirlerine boyun eğmeye çok da razı olmayan güçlü ve milliyetçi bir koalisyon lideri olarak yerini belirginleştirdikçe bozulmaya başladı.

 

Washington’un niyeti ülkede sürekli Amerikan birlikleri bulundurmaktı ancak Maliki, 2011 yılı sonuna kadar tüm Amerikan birliklerinin ülkeyi daimi olarak terk etmesini şart koşarak bu öneriyi reddetti. Maliki, örgütün ana üssü olan Eşref Kampını kapatarak, ülkesini, İran’a karşı on yıllardır silahlı mücadele yürüten Halkın Mücahitleri Örgütünden (OMPI) kurtardı.  Öte yandan Maliki, iki önemli şahsiyeti Irak Bankacılık sisteminden tasfiye etti. Bunların her ikisi de yeni muhafazakarların can ciğer dostu, Irak cumhurbaşkanlığı seçimlerinin mağlup adayı Ahmet Şalabi’nin yakın ortaklarıydı. Bu durum haliyle Irak’ın zenginliklerine el koyma hayalleri kuran Washington’u da hiddetlendirdi.

 

Öte yandan,  ABD’nin gözünde Maliki’nin işlediği “suçlar” tabi ki bunlardan ibaret değildi. Maliki, aynı zamanda Irak’ın sahip olduğu geniş enerji kaynaklarından önemli oranda yararlanmayı hedefleyen batılı petrol şirketlerine karşı da tavır aldı. Buna verilebilecek en iyi örnek, 2012 yılında ExxonMobil Kuzey Irak’taki yarı özerk Kürt Bölgesiyle bir petrol işletme imzaladığında yaşandı. Maliki, petrolle ilgili olarak tüm sözleşmelerin, ABD’nin müttefiki olan Erbil’deki Barzani hükümetiyle değil, Bağdat’taki merkezi hükümetle müzakere edilmesi gerektiğini söyleyerek bu anlaşmanın geçersiz olduğunu belirtmişti. Sorun yaşandığında Maliki’nin sözcüsü aşağıdaki açıklamayı yapmıştı:

 

« Maliki bu anlaşmaları savaşa yol açabilecek ve Irak’ın bütünlüğüne son verebilecek çok tehlikeli bir inisiyatif olarak görüyor… Maliki ulusal varlıkları korumak ve başta petrol olmak üzere Irak’ın enerji kaynaklarına yönelik gerçekleştirilecek yatırımlardaki şeffaflık yararına her şeyi göze almaya hazırdır... Amerikan Başkanı Barack Obama’ya geçen hafta bir mesaj göndererek ExxonMobile’i girişimlerinden vazgeçirmeye ikna etmesini istedi. »

 

Ülkenin güneyinde yer alan önemli bir petrol yatağındaki üretim tesislerinin geliştirilmesi için ExxonMobil’e 50 milyon dolardan fazla ödeme yapmayı reddetmesinin yanı sıra, Maliki’nin bu anlaşmaya karşı gösterdiği kararlı direniş, petrol şirketinin West Qurna-1’deki karlı projeden çıkması sonucunu doğurdu.

 

Temelde Maliki, Irak için daha karlı bir anlaşma arayışına girişince seçkin petrol şirketlerini (BP ve Maliki’nin arasının da çok iyi olduğu söylenemez) karşısına aldı. Irak’taki endemik yolsuzluğun diğer petrol odaklarından doğrudan para ve/veya ortaklık payı elde ederek Maliki ve ortaklarının zenginleşmesine yardımcı olacağını söylemek yanlış olmaz. Bununla birlikte bu durum, petrol şirketlerinin Irak’taki egemenliğinin yeniden tartışmaya açılmasının yanında tali bir « suç » sayılır.

 

Böylece ABD’nin, gerçekte Başkan Barzani ve eski Irak Cumhurbaşkanı Talabani çevresinde kümelenmiş bir aşiretten, aile üyelerinden ve dostlarından ibaret olan kukla Kürt hükümetini neden bu kadar çok korumak istediklerini daha iyi anlıyoruz. Daha henüz 2011’de, Kürtlerle bağımsızlık müzakereleri yürüterek, batılı petrol şirketleri Maliki’nin ve Bağdat’taki merkezi hükümeti devre dışı bırakmaya çalışmışlardı. On yıl süren savaştan sonra Irak’ın kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayacak vergileri ödemek istememenin yanı sıra, her iki halk arasında var olan rekabet ve rüşvetten yararlanmayı temel alan sinik bir strateji izleyerek Kürt ve Irak yetkilileri arasında düşmanlığı arttırmayı denediler.   

 

Tabi ki, ABD’nin ve İsrail’in ve diğer batılı güçlerin Barzani ve Kürtlerle uzun zamandır çok sıkı ilişki içerisinde olduğunu da bu arada belirtmemiz gerek. Kürdistan’ın ABD’nin Irak’taki askeri varlığı için ve özellikle de İran’a karşı bir ileri üs anlamına gelmesi etkili bir gerekçe olabilir. Ayrıca İsrail uzun zamandan beri, siyasi destek anlamında olduğu kadar casusluk ve istihbarata yönelik gizli faaliyetler alanında da Kürdistan yetkilileriyle yakın ilişkisini korudu. İsrailli uzman Ofra Bengio, Amerikan ve İsrail yanlısı yayın The Middle East Quarterly adlı yayında aşağıdaki bilgileri veriyor:  

 

« 90’lı yıllardan itibaren, “İsrail taraftarı Yahudi militanlar, İsrail’e doğal bir müttefik bulma yolu olarak, çevresi saldırgan Araplarla çevrili bir bölge içerisinde kendini ifade etmek için mücadele eden Kürtlerden destek aldıkları için” AIPAC (American Israel Public Affairs Committee -Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi) Kürt yetkililerle ilişki içerisindeydi. 1974 ile 1980 arasında AIPAC’ın genel müdürlüğü görevini üstlenen Morris Amitay’a göre, “İsrailli dostlarımız Kürtlerle dostluğumuzu hep taktirle karşıladılar”. Amitay’ın oğlu Mike Amitay, 1996 ile 2005 yılları arasında Washington Kürt Enstitüsü (WKI- Washington Kurt Institute) genel müdürü olmuştur.»

 

Tabi ki söz konusu İsrail ilişkisinin tümüyle hayrına olduğunu söyleyemeyiz. 2003 yılından beri, Irak’a ikinci Amerikan müdahalesinin başlangıcında, İsrail istihbarat servisleri ve İsrail özel kuvvetleri Kürt meslektaşlarıyla sıkı işbirliği içerisine girmiştir (gerçi bundan onlarca yıl önce aynı gözlemde bulunulmuştu). Pulitzer ödüllü gazeteci Seymour Hersh 2004’te şunları yazmıştı:

 

« İsrailliler Kürdistan’daki Talabani ve Barzani aşiretleriyle tarihsel bağlarını uzun süre korudular. Birçok Yahudi Kürt İsrail’e göç etti ve dolayısıyla da hala arada devam eden bir bağ söz konusu. Ancak yılsonu gelmeden önce, şu anda tam tarihini hatırlamadığım bir zamanda, aradan yaklaşık olarak altı hatta sekiz ay geçtikten sonra, bir anda İsrail eğitilmiş Kürt komandolarla, -elit komando birlikleriyle, anti terör uzmanı birliklerle ya da bağımsız hareket eden İsrailli terörist birimler tarafından eğitilen- işbirliği ve ortak eğitim yapmaya başladı ve bu da Kürtlerin işini hızlandırdı (bildiğim kadarıyla fikir İsraillilere aitti) ».

 

Bunun sonucunda, IŞİD’e karşı askeri güç kullanılmasına ilişkin Washington’un aldığı kararın, istihbarat servislerini, ekonomik çıkarları korumaya ve bölgedeki İsrail-Amerikan etki alanına kolayca entegre olabilecek bağımsız bir Kürt devleti kurmaya yönelik sinik bir stratejiden ibaret olduğu ortaya çıkıyor. Bu stratejik hedeflere ulaşabilmek için de her şeyden önce Maliki’den kurtulmak gerekiyordu.

 

Bundan böyle, bu kez dolaylı yoldan olmak kaydıyla Irak için rejim değişikliği zamanı geldi. ABD, Suriye’de IŞİD’i silahlandırarak, Irak’ı parçalamayı da içeren uzun vadeli hedeflerine ulaşmak için gerekçe olarak kullandıkları bir canavarı serbest bırakmış oldu. Kürtlerin bağımsızlığı Irak’ı yaşamsal petrol kaynaklarından mahrum bıraktığından, başında kim olursa olsun Sünni ve Şiilerden oluşan bir koalisyonun ülkeyi yönetmesi çok olası değildir. Asıl sorun burada görünüyor.

 

Ne yazık ki, batılı çıkarlara hizmet edebilmek için Irak’ın bugün bir başka iç savaşa ve umutsuzluk, acı dolu bir döneme katlanması gerekecek. Bu karanlık dönemde ekonomik gelişme, siyasal ilerleme ve barış olmayacaktır. Tam da Washington’un arzuladığı gibi…

 

Özgün kaynak : StopImperialism.com

 

(Investig’Action sitesinde 25.08.2014 tarihinde Eric DRAITSER imzasıyla yayınlanan yazıdan Türkçeleştirilmiştir http://www.michelcollon.info/Etat-islamique-en-Irak-et-au.html )

 

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest