adalet yoksa barış da yok

 Bourgogne-Tourcoing halk isyanı: Polis-medya-adalet bağlantılarından alınacak bazı dersler

Bu yazıyı yazmamızdan dört gün önce, Tourcoing’deki Bourgogne mahallesi gençlerle polis arasındaki çatışmalara sahne oldu. Hava kararır kararmaz mahallenin üzerinde uçan helikopterler, taş atan gençlerin kovalanması ve ardından yaşanan çok sayıda tutuklama. Olayları tetikleyen kıvılcım mahallelerimizdeki gençlerin yaygın olarak kullandıkları dille, bir kez daha « bir kardeşin ölmesi » (1). Yerel basın her zamanki gibi resmi açıklamaları aktarmakla yetiniyor ve ne mahallede yaygın olarak dilden dile dolaşanları, ne ‘kazaya’ neden olan koşulları sorgulama gereği duyuyor. Ulusal basın ise derin bir sessizliğe gömülmüş durumda. İlk radyo yayınlarının yapılabilmesi için isyanın komşu Roubaix ve Wattrelos yerleşimlerine sıçraması gerekti. Bu tür dramlar ve ardından yaşanan isyan hareketleri Fransa’da sık sık yineleniyor. Bu yaygınlığa rağmen, polis-medya-adalet sistematik bağlantısı içerisinde olaylar küçümseniyor ve gizleniyor, bu da yaşananların sıradanlaştırılması sürecine hizmet ediyor.

 

Gönüllü körlük

Fransız yetkililer « güvenlik güçleriyle » yaşanan çatışmalarda arka arkaya ölenlerin muhasebesini yapmayı reddediyorlar. Durum böyle olunca da olayların hangi koşullar altında yeniden tezahür ettiğine ilişkin değerlendirmelerin yapılması imkansızlaşıyor. Halbuki bu tür sayımlar ABD, Kanada ya da Almanya gibi ülkelerde mevcut (2). Dolayısıyla, yaşanan her bir durumu hiçbir sistematik nedenden kaynaklanmayan « olaylar » gibi inşa etmeye yönelik bir gönüllü körlük durumu söz konusudur. Böylesi bir gönüllü körlük hali içerisinde « kardeşlerin söyledikleri » en iyimser haliyle « karalama » ve en kötümser yaklaşımla « meşru müdafaa » olarak değerlendirilmektedir.

Her iki durumda da, sistem olarak polis kurumu ne yerine getirdiği görevleriyle, ne yöntemleriyle ne de örgütlenmesiyle sorgulanıyor. Gönüllü körlüğün örgütlenmesi Fransa’da sadece polisle sınırlı değil. Kökenlerine göre istatistikleri ortaya koymayı reddetme tavrı uygulamaya konulan aynı sistematik sürecin gizlenmesi sonucunu doğuran ırkçı ayrımcılık konusunda aynı şekilde görünmez bir niteliğe sahip.  

Bu arada medyalarda yankı bulmayı başaran kimi olguları birbiriyle karşılaştırarak bazı yinelemeler tespit edilebilir. Basında çıkan ve her türlü karşılaştırmada kendini « profesyonellikle » savunan birçok makalede yapılan analizler, bunun da ötesinde sorgulama yapılmasını gerektiriyor:

« Lyon ya da Paris’in banliyösünde oturan, 25 ila 30 yaşlarında zenci ya da Arap kökenli bir erkek. Aynı durum ölmelerine neden olan koşullar için de geçerlidir: arabayla takip, gözaltına alınma ya da ayılmalarını beklemek üzere hücreye kapatılma, kimlik denetimi ya da kötü sonuçlanan polis çevirmesi, kaçma girişimi…(3) »

Halbuki gazeteciler polis kurumunun araştırmalarla ortaya konulan bazı özelliklerinden haberdarlar (en azından öyle olduğunu umuyoruz). Gazetecilerin en basit haliyle polisi bir özeleştiriye itmesi gerekirdi. Le Monde gazetesi Aralık 2014 seçimlerinde (4), Beauvau meydanına ve temsili örgütlerin kaygılandığı gibi nihayetinde « aşırı sağın polise sızmasını » (5) önlediği için yetkilileri kutluyor. Kaygı ve sonuç arasındaki bu farklılıktan bir başka sonuç daha çıkarılabilir: Genelde kenar mahallelerde var olan, sömürge döneminden kalma sakinlerinin ve daha da özgül olarak bu kökenden gelen gençlerin, aşırı sağın klasik özcü, güvenlikçi ve ırkçı duruşlarının çok daha ötesinde sıradanlaştırılması olgusudur.

BAC (Suç Önleme Birimi)’ın bir ekibini ele alan Didier Fassin’in araştırması buna tanıklık ediyor. Araştırmacı Suç Önleme Biriminin uygulamalarındaki üç sorunlu noktayı ortaya koyuyor: keyfi gözaltılar; uygulamada kullanılan yöntemlerin orantısızlığı; (dört araç yani on beşe yakın polis, Flash-Ball’ların -plastik mermi atan tabanca- teşhiri…); eziyet verici uygulamalara başvurulması. Özellikle de görev başında eşlik ettiği polislerin ırkçı görüşleriyle iş başında ve uygulamalarındaki ayrımcı tavırları arasındaki bağı açıkça ortaya koyuyor. (6)

Bayan polis memuru Sihem Souid’in kitabındaki tanıklığı, PAF (Sınır Polisi) polisleriyle ilgili ve bu birimdeki görevlilerin ırkçı düşüncelerini (homofobik sözcüklerle tamamlanarak) ve hatta aşağılayıcı ve kırıcı uygulamalarını ortaya koyuyor. (7)

Bu iki örnek, konunun birinci dereceden muhatabı yani kenar mahallelerde yaşayan gençlerle ilgili olarak yapılan nadir incelemelerle örtüşüyor. Marwan Mohamed, Paris bölgesinin « gençlik çeteleri » ile ilgili yaptığı araştırmasında söz konusu gençlerin bakış açısını şöyle özetliyor: « Polisin yapısı daha çok homojen sayılabilir: Polis ırkçı, şiddet yanlısı ve acımasız (8) ». Sophie Body-Gendrot ve Catherine Wihtol de Wenden tarafından derlenen görüşlerde aynı uyarıları görebiliyoruz. İşte Faudil yaşadıklarını anlatıyor:

« Beni en çok etkileyen, karşı tarafa olan saygı yoksunluğudur… Beni utandırdılar… Hiçbir şey olmadığımızı hissettim… Onlardan biri olmadığım, esmer olduğum için beni öldürdüler… Beni katlettiler. İnfazını bekleyen bir savaş esiri gibiydim… Beni en çok bu sarstı… Ailemin saygınlığına dil uzattılar… Burada doğumdan ölüme hep kurban konumundayız… Yaşadığım aşağılanma kafamdan hiç kazınmayacak, adalet yerine gelmediği takdirde onu hiç kimse ortadan kaldıramaz (9). »

Birinci dereceden muhatapların bakış açısındaki en çarpıcı olgu bunun kuşaklararası içeriğidir. Gençlerin kenar mahallelerde kullandıkları « hoggra » (10) deyiminin uyandırdığı aşağılanma hissi, kendi gençliğimizde bizim bizzat yaşadığımızla aynıdır. Kasım 2005’te Paris bölgesindeki kenar mahallelerde (11) verdiğimiz konferanslar sırasında bu hissi yeniden yaşadım. Blancs-Mesnil’de bir grup kadınla bir kitabın yazılmasına yönelik olarak yapılan toplantılarda da aynı durumla karşılaştım (12).

Günümüzde yaşanan toplumsal patlamalar konusunda Tourcoing’de kırk yaşlarında olanların hissettikleri de aynı aşağılanma duygusudur: « Biz de patlamak üzereyiz. Ailelerimizi düşündüğümüz için şimdilik bir şey yapmıyoruz. Polis ve yaptığı denetimler süre giden gerçek bir hoggra ve bu da insanın içinde her şeyi havaya uçurma isteği uyandırıyor ».

Polisin kenar mahallelerle ilişkisine genelde suiistimal, ayrımcılık ve özellikle de aşağılanma hissi damgasını vuruyor. Bu temel verinin gizlenmesi, « ölen kardeşler » dolayısıyla sık sık patlayan isyanların anlaşılmasını önlüyor. Tabii bundan daha da önemlisi basının sessizliğidir.

Bir sistemin üretilmesi

Burada söz konusu olan polis kurumunun ve polis memurlarının « özünde » ırkçı olmaları değil ama kültürel miraslardan, uygulamaları yönlendiren belirli görevlerden, işlevsellik yöntemleri v.b.gibi durumları bir araya getiren bir işletim sisteminin sonucuyla karşı karşıyayız. Sistemin uygulama süreçlerini inceleyen bazı araştırmalar gerçekleştirilmiştir. Yvan Gastaut, « Fransa’da 1973 yılında yaşanan ırkçı tırmanışı » (13)  incelerken, kolektif bilinçaltına damgasını vuran bir tarihsel nedenselliğe dikkat çekmektedir.

« Konjonktürel işsizlik kaygısı, ekonomik gelişmenin coşkusuyla maskelenen göçmen karşıtı ırkçılığa yetmişli yılların başında yeni bir çehre kazandırmıştır. Bu bakış açısının geri planında, Cezayir savaşının ya da Batının İslam istilasına uğraması efsanesinin anısına bağlı olarak gelişen ve Fransızların kolektif bilinçaltını etkileyen daha da gizlenmiş başka korkular vardır. Irkçılık toplumumuzda hala varlığını sürdüren bir davranış biçimi gibi görünüyor.  Hiçbir zaman tam olarak söndürülemeyen ateş, bir sorun ortaya çıkar çıkmaz hemen yeniden alevleniveriyor. 1973 yılında hafızalara gömülü olan dışlama tavrı, yeni bir gerekçe üzerinde yeniden ortaya çıkıyor: Araplar. (14) »

O dönemden beri, bu gerekçe değişerek ve genel olarak Müslüman olarak algılanan « zencileri » de içine alacak şekilde « Müslümanlara » dönüştü. Polis diğer kurumlara ve toplumun geneline göre,  eski « sömürge döneminden » miras kalan görüntülerin daha çok üretildiği bir alandır. Emmanuel Blanchard metropollerdeki polis ile, 1944 ila 1962 yılları arasındaki sömürgeci düzen arasındaki devamlılığa neden olan etkenleri ortaya koydu; Cezayirliler için oluşturulan özel yapılar (1925 ila 1945 arasındaki Kuzey Afrika Tugayı ve ardından 1953’ten itibaren Şiddetli Saldırı Tugayları) aracılığıyla ayrımcılığın sürdürülmesi ama eşzamanlı olarak ayrımcı uygulamalara da devam edilmesi (15). Bunların izi, polis komiserinin altını çizdiği gibi bizzat kelime hazinemizde mevcuttur:

« Daha sonra Kuzey Afrikalılar için “N.A.tipli şahıs” deyimi telgraf ve telsizlerde de kullanıldı. Bunu devriye gezen araçlara işaret olarak kullanıyorduk. Bu deyim bugün de ara sıra kullanılıyor. Ancak gittikçe bu deyimin yerini « mağripli » tanımlaması almaya başladı. Bunu duymak hoşuma gitmiyor tıpkı genç serseriler için kullandığımı « J.V. » (jeune voyou kısaltması ç.n.) gibi (16). » Emmanuel Blanchard, sıradan sözcükler oldukları için polis memurlarını « Ortadoğulu » ve « genç sıçan » sözcüklerini kullanmamaya çağıran sirküler ve hizmet içi notları (17) da hatırlatıyor.

Tabi ki, güvenlik güçleriyle kenar mahalle gençleri arasındaki ilişkileri sadece bu yapısal ve kültürel miraslara indirgeyemeyiz. Ama bunları tamamen yok saymak da aynı şekilde indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Bunlar da diğerleri gibi, özelliklerinden biri ırkçı, cinsiyetçi ve homofobik bir anlayış içermek olan günümüzdeki polis sistemini üreten etkenlerin parçasıdırlar. Bizi bugün asıl ilgilendiren ırkçı anlayışla ilgili olarak Philippe Bataille (18), bunun varlığı konusunda Sihem Souid ile aynı fikri paylaşıyor. Polis psikologu Dominique Lhuillier bu standardın yeniden üretim etkisinin altını çiziyor: polis teşkilatına ırkçı görüşlere sahip olunarak girilmiyor ama iş ilişkileri içerisinde sonradan ırkçı olunuyor (19).

Polis sisteminin aynı zamanda kenar mahallelerdeki gençlerle olan ilişkisinde güçlü bir « erkeklik » anlayışı da egemendir. Bu anlayış eğitim aygıtında üretilmekte ve yeniden yaratılmaktadır. Bu konuda Geneviève Pruvost şunları söylüyor:

« Erkek ve kadın öğrencilerin fiziksel, davranışsal ve ideolojik açıdan erkekleştirilmesi olgusu, sadece disiplini değil ama gücü, cesareti ve dayanıklılığı ön planda tutan askeri kurallara saygıdan başlayarak eğitim aygıtının bütünü tarafından üstlenilmektedir. (20) » Bu şekilde Didier Fassin’in yukarıda anılan incelemesinde karşımıza çıkan tespitleri anlamamız daha da kolaylaşıyor: arkadaşların gözünde küçük düşme korkusu, « güçsüz », « kadın gibi », « pısırık », « ibne » v.b. gibi algılanma korkusu.

Bu malzemelere, « suça karşı yürütülen mücadelede » kararlılığı ortaya koymak için farklı hükümetlerin periyodik olarak kullandığı sayıları temel alan politikaları, sosyoekonomik ve etnik özelliklerine göre bazı mahallelerin özellikle hedef alınmasını, medyatik alanda aynı mahalleler için yaratılan imajı v.b. de eklemeliyiz. Bu malzemelerin tümü « kardeşlerin ölümünü » üreten bir sistem oluştururlar.  

Medyatik sistem

Ölümcül bir bağlam ve iklimin üretiminde sadece polis müdahil olmuyor. Bu anların öncesinde ve sonrasında basın da aynı şekilde müdahil olmaktadır. Öncesinde kenar mahalle sakinlerinin ve burada yaşayan gençlerin tehlikeli, ayrışmacı ve akıldışı oldukları imajını güçlendiriyor. Sonuçlar « dayanışmacı gençlik gözlemevinin » gerçekleştirdiği yıllık anketlerde açıkça görülüyor. 2011 teslimatı (21) bize dört Fransızdan üçünün (yani %73’ü) gençliğe olumlu baktığını ve bunların yalnızca %39’unun kenar mahalle gençlerini aynı şekilde gördüğünü gösteriyor. Oluşturulan bu imajın kökenine ilişkin sorgulandıklarında aralarından %24’ü bunu söz konusu gençlerin medyada yansıtılma şekline ve %24’ü ise bunu « suçluluk » ile açıklıyorlar. Burada da, gerçeğin biçimini değiştirmeye yönelik makyavelist bir iradeden daha çok bizzat bir sistemin üretimi söz konusudur.

Jérôme Berthaut (22) sistemin farklı unsurlarını ortaya koyuyor: yazıişleri politikalarıyla bağlantılı olarak güncel olguların saptırılması, « polislerin tutumlarının ve bakış açılarının dönüştürülmesi », kendi dar nüfuz alanlarını koruma kaygısında olan « banliyö gazetecilerinin » ortaya çıkması, «banliyölerin daima gündemde tutulması » sonucunu ortaya çıkan sansasyon arayışı, sahaya girişlerin taşeronluğu v.b. gibi. Bu etkenler, yazara göre bir « kısayol gazeteciliğinin » üretimine neden oluyor. Ortaya çıkan asıl sonuçlardan biri, Julie Sedel’e göre, « halkın bu gençlik kesiminin medyalarda ve siyasal düzlemde alarm sinyalleri verilerek zorla dayatılmasıdır » (23). Kurtarılmış bölge, «Cumhuriyetin kayıp toprakları», ayrımcılığın, kaçakçılığın ve İslamcılığın v.b.nin yaşandığı yerler şeklinde yansıtılan imajlar, cesaretleriyle örnek olan polisleri dahi korkutmaya yetecek unsurları içeriyor.

Medyatik sıkıntılara açıklayıcı grafik tablolardaki etnikleştirme süreci de ekleniyor. 1996 ve 1997 yılları arasında, yedi televizyon kanalının « göçmenliğe dair kullandıkları sözcükleri » inceleyen Christine Barats aşağıdaki sonuca ulaşıyor:

« Kültürel, tüzel ya da ibadet özellikleriyle bir araya gelmiş bazı gruplar söz konusu. “Kullanılan dilin ne anlama geldiği” hakkındaki bu gözlem göçe dair sözcüklerin göçü üstü kapalı olarak hangi noktaya kadar etnikleştirdiğini ortaya koyuyor. Coğrafi köken « banliyölerin » damgalanması aracılığıyla bir soybilimsel aktarıma neden oluyor. Dini aidiyete gönderme yapılıyor çünkü bu entegrasyonu imkansız kılacaktır (bakınız « Müslüman »). Fiziksel görünüm, ten rengi, “Fransız” olma durumuna bir etnik boyut katarak göçün söylemsel ele alınışında vazgeçilmez bir konum kazanıyorlar. » (24)

Dramların ve isyanların yaşandığı anlarda medyaların rolü bundan daha az sorunsal değil. Daha önce de altını çizdiğimiz gibi, olaylara ilişkin « polisin versiyonu » gerçekten dikkate alınan tek versiyon. Aynı şekilde isyanlar sistemli bir şekilde « duygusal » tepkilere bağlanıyor. Tetikleyici etken, yeniden « kentsel şiddet olayları » olarak nitelenen isyanları analiz etmek için dikkate alınan tek olgu oluyor. İsyanın daha derindeki nedenleri (artan yoksullaşma, ayrımcılık, polisle ilişkiler v.b.) ele alınmaktan kaçınılıyor.

Medyaların, kenar mahallelerdeki « kardeşlerin ölümünü» ve isyanları ele alma yöntemi, yaşanan her bir dramda adaletsizlik ve « Hoggra » duygusunu güçlendiriyor. 

Adalet sistemi

Geriye, Zyed ve Bouna’nın ölümüne müdahil olan polis memurlarının beraatıyla yakınlığı çok olduğu için üzerinde çok da fazla durmayacağımız adalet sistemi kalıyor. Kenar mahalle sakinleriyle polis kurumuna ait birini karşı karşıya getiren her bir duruşmada kenar mahalle sakinlerinde egemen olan genel kanıyı özetleyen ailelerin avukatının söylediklerini aktarmakla yetinelim: « İki beyaz polisin sözleri her türlü değerlendirmenin önüne geçiyor (…) Bu ülkede ırkçı kırılmalar var. Bu kararda, aradaki mesafeyi görüyorum.(…) An gelecek bu ülkenin derin uykudan uyanması, kendini dürtmesi gerekecek (25) ».

Basit « sürtüşmeler »den çok uzakta olan ve kenar mahalleleri düzenli olarak kana bulayan dramlar, polis, adalet ve medya kurumlarının aktörlüğünü yaptığı sistematik bir işleyişin sonuçlarıdır. Bunları izleyen isyanlar için de aynı durum geçerlidir. Yaşananlar, başka ifade kanallarının yokluğunda ve/veya var olan kanalların kullanılmaya çalışıldığı bir ortamda olan bitenin medyalar tarafından etkisizleştirilmesi çabası karşısında meşru bir isyanın dile getirilmesinden farklı bir şey değildir.

Lille, 5 Haziran 2015.

Notlar :

1) Bu yazıyı yazdığımız sırada bir başka gencin ağır yaralandığı ve yaşamsal tehlikesi sürüyor.

2) - http://wwwa.bastamag.net/Homicides-..., 5 Haziran 2015 saat 10.00’da incelenmiştir.

3) – Adı geçen site.

4) – Bağımsız Meslekler Federasyonu ve France Police, aşırı sağcı iki sendikanın birincisinde polislerin % 3,3’ü, ikincisinde ise %1’i örgütlü durumda. 5) - http://www.lemonde.fr/police-justic..., 5 Haziran 2015 saat 10.30’da incelenmiştir.

6) - Didier Fassin, La Force de l’ordre. Une anthropologie de la police des quartiers (Güvenlik güçleri, mahallelerde görev yapan polislerin antropolojisi, Seuil Yayınları, Paris, 2011.

7) - Sihem Souid, Omerta dans la police, (Poliste Omerta -sessizlik kanunu-) Le Cherche-Midi, Paris, 2010.

8) - Marwan Mohammed, La place de la famille dans la formation des bandes (Çetelerin oluşumunda ailenin yeri), Sosyoloji Tezi, Versailles Üniversitesi – Saint-Quentin-en-Yvelines, 2007, sayfa 595.

9) - Sophie Body-Gendrot,Catherine Wihtol de Wenden, Police et discriminations raciales, le tabou français (Polis ve ırk ayrımcılığı, Fransız tabusu), l’Atelier, Paris, 2003, sayfa 51.

10) – Hoggra duygusu için 2000 yılında yapılan tanım şöyledir : « Gençlerin kullandığı bu deyim yaşanan gerçekliğin olumsuzlanmasını, gönüllü olarak önemsenmeme ve aşağılanma hissini ve daimi olarak yaşanan bir ayrımcılığı dile getirir », Said Bouamama’ya göre « Hoggra » duygusu : ayrımcılık, konunun ve şiddetin olumsuzlanması anlamına gelir, Les classes et quartiers populaires (Kenar Mahalleler ve toplumsal sınıflar), Editions du Cygne, Paris, 2009, sayfa 51.

11) - https://www.youtube.com/watch?v=kzt..., 5 Haziran 2015’te saat 12.00’de incelenmiştir.

12) - Zouina Medour et Said Bouamama, Femmes des quartiers populaires en résistance contre les discriminations (Kenar Mahallelerdeki kadınlar ve ayrımcılığa karşı direniş), Le Temps des Cerises, Paris, 2013.

13) – Bu yıl 50 cinayet ve 300’e yakın yaralı olduğu bildiriliyor.

14) - Yvan Gastaut, La flambée raciste de 1973 en France, (Fransa’da 1973 yılındaki ırkçı tırmanış) Revue Française des Migrations Internationales (REMI) (Fransız Uluslararası Göçler Dergisi), n° 9-2, 1993, Sayfa 70.

15) - Emmanuel Blanchard, La police parisienne et les algériens 1944-1962 (Paris Polisi ve Cezayirliler 1944-1962), éditions du Nouveau-Monde, Paris, 2011.

16) - http://jeanfrancoisherdhuin.blog.le..., 5 Hazinra 2015 saat 14.00’te incelenmiştir.

17) - Emmanuel Blanchard, L’encadrement des algériens de Paris (1944-1954), entre contraintes juridiques et arbitraire policier (Paris’teki Cezayirlilerin kıskaca alınması (1944-1954) yasal kısıtlamalar ve polisin keyfiliği arasında), Revue Crime, Histoire et Société, cilt 11, n° 1, 2007, sayfa 9.

18) - Philippe Bataille, Racisme et Police (Irkçılık ve Polis), Michel Wieviorka (dir.), La France raciste (Irkçı Fransa), Le Seuil, Paris, 1992.

19) - Dominique Lhuillier, Les policiers au quotidien : une psychologue dans la police (Gündelik yaşamda polisler: Polislerin arasında bir psikolog), L’Harmattan, Paris, 1987.

20) - Geneviève Pruvost, Profession : policier, sexe : féminin (Mesleği : Polis memuru, cinsiyeti : kadın), Maison des Sciences de l’Homme, Paris, 2007, sayfa 66.

21) http://www.afev.fr/communication/Ob..., 5 Haziran 2015 saat 16.00’da incelenmiştir.

22) - Jérôme Berthaut, La banlieue du « 20 heures » (“20 saat” banliyösü), Agone, Marseille, 2013.

23) - Julie Sedel, Les médias et la banlieue (Medyalar ve banliyö), éditions du Bord de l’eau, Paris, 2009,

24) - Christine Barats, Les mots de l’immigration et l’ethnicisation des rapports sociaux, le cas des débats télévisés sur l’immigration (Göç ve toplumsal ilişkilerin etnikleştirmesi sözcükleri, Göçe dair televizyon tartışmaları konusu Revue Réseaux, 2001/3, http://www.cairn.info/revue-reseaux..., 5 Haziran saat 18.00’de incelenmiştir.

25) - Jean-Pierre Mignard, France inter radyo yayını, 19 Mayıs 2015 Salı günü.

 (www.michelcollon.info sitesinde Said Bouamama imzasıyla 5Haziran 2015 tarihinde yayınlanan Fransızca yazıdan Türkçeleştirilmiştir http://www.michelcollon.info/La-revolte-du-quartier-populaire.html?lang=fr )

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.