Taktik bombardıman diye bir şey yok

CRED guha sapir ile ilgili görsel sonucu « Cerrahi ya da taktik bombardıman diye bir şey mümkün değil »

Ghupa-Sapir, geçen Eylül ayında Suriye’de ölen kurbanlara ilişkin bir rapor yayınlayan Felaket Epidemiyolojileri Araştırma Merkezi – CRED Müdiresidir.

Geçen Eylül ayında Suriye’de öldürülen kurbanlara ilişkin bir rapor yayınladınız. Rapor nasıl karşılandı?

Bu araştırmayı gerçekleştirirken niyetimiz kamuoyunun, en azından bir ülkenin bombardımanına müdahil olmanın ne anlama geldiğinin bilincinde olmaları için araştırma konusunda basında yayınlananları takip eden geniş halk kesimlerinin dikkatini çekmekti. Bunu başarabileceğimizi düşünmek biraz saflık olurdu, ama araştırmanın bilimsel yararının ötesinde, Avrupalıların ve Amerikalıların bombardımanın sonuçlarından sorumlu olduklarının bilincine varmalarını istedik.

Afganistan’ın Kunduz kentinde bir hastanenin yakın zamanda bombalanması vardığımız sonuçları teyit etmektedir. Araştırmamızda açık bir dille ifade ettiğimiz, sayıları dikkate alırsak, Cerrahi ya da taktik bombardıman diye bir şeyin mümkün olmadığıdır. Bombardımanın sonucunda kadın ve çocuk, siviller öldü. Bu gerçeğin ta kendisidir. Hasta ya da sağlık personeli 22 insan, bu saldırının sonucunda yaşamını yitirdi. Saldırıda çocuk ve kadınların özellikle hedef alındığını söyleyecek durumda değilim ama isyancıların hedefte olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.

Aynı zamanda silahlı çatışmaların toplum üzerindeki etkilerini de araştırdınız. Vardığınız sonuçlar nelerdir? Bu toplumları yeniden kazanmak mümkün mü?   

Sadece Ortadoğu örneğini ele aldığımızda bile, deneyimimiz bize yeniden kazanma, yaşananları telafi etme imkanının hiç olmadığını gösteriyor. Irak 15 yıldır yıkıntılar altında; Libya büyük bir kaosun içerisinde… Durum çok kötü görünüyor. Ortadoğu’da istikrarsızlığın ya da savaşın daha ne kadar süreceğini söyleyebilmemiz çok zor.

Öte yandan, birçok yılını iç savaşta geçiren Afrika’daki ülkelerin örneğine bakalım: Mozambik, Angola, Sierra Leone, Liberya uzun süren kanlı çatışmalar yaşamış ülkeler. Ve şimdi, zengin ülkeler haline gelmeleri sayesinde olmasa da şiddet büyük ölçüde ortadan kalktı. Burada yaşanan (gelecekte Suriye’de de yaşayacağımız) savaşın altyapıyı yok etmesi ve belli bir düzeyde eğitim almış insanların kendilerini ülkeden kaçmak zorunda hissetmeleridir. Avrupa’ya gelen Suriyeliler, öğretmenler, hasta bakıcıları, tamirciler gibi orta sınıf mensuplarıdır. Bu halk ülkeyi terk ediyor ve bunun sıkıntısını bütün ülke çekiyor. Afrika’nın karşı karşıya kaldığı ve Suriye’nin de baş etmek zorunda kalacağı sorun insan sermayesinin kaybıdır.

Suriye’den kaçan insanların çoğunluğu sınır ülkelerde yaşıyor. Bunların ne gibi ihtiyaçları var? Buralarda gündelik yaşam nasıl geçiyor?

Türkiye’de, Ürdün’de… 2,5 milyondan fazla sığınmacı bu ülkelerde bulunuyor ve bu sayı Avrupa’dakilerin sayısından çok daha fazla. İki konuya dikkatinizi çekeceğim: Sınırı aşan Suriyeli sığınmacılar daha iyi koşullar altındalar, orta sınıf ya da halkın orta gelir düzeyinden geliyorlar, Suriye’nin merkezinden sınıra kadar seyahat etme ve sınırı aşma imkanına sahipler. Çünkü Suriye Afrika gibi değil, sağlık koşulları kimi Avrupa ülkelerindekiyle benzer. İnsanlar iyi bir eğitim ve sağlık hizmeti alabiliyorlardı ve dolayısıyla da bu 2,5 milyon sığınmacı genel olarak iyi koşullar altındalar. Ve bir kez sınırı aştın mı, BM’in korumasına hak kazanıyorsun. Sınırı aştığında artık her şey yolunda demek. Ama tersi olursa, işte sorunlar o zaman başlıyor.

Parası olmadığı, sağlıklı haberlere ulaşamadığı için, okuma yazma bilmediği için ya da herhangi başka bir nedenle Suriye’den ayrılamayan yaklaşık 4,5 milyon yurttaş (bu da 20 milyon nüfusa sahip bir ülkede toplamda yedi milyon kişi yapar) var. Asıl tehlikede olan bu insanlardır.

Bildiğim kadarıyla, Suriyeli mültecilere komşu ülkelerde verilen yardımın kalitesi ülkeden ülkeye değişiyor. Yine Lübnan’da ve Ürdün’de, kamp alanları çok iyi durumda olmadığı ve iyi düzenlenmediği için durumun çok kötü olduğunu biliyorum. Muhtemelen bu sığınmacılar zamanla yerel halkla çatışma içerisine girecekler, siyasal olarak değil (Şiilerle Sünniler arasında) ama daha çok bunların varlığın yerli halk üzerinde etkisinin daha çok olacağı için. Aynı şeyi Vietnam savaşında ve Darfur’da da yaşadık: bunlara erişimi olmayan, bunlardan yoksun olan bölgeleri aşarak teçhizat ve ilaçlardan oluşan dış yardım geliyor, doğrudan kampa ulaşıyor ve insanların tedavi görmesini sağlıyor. Yerel halk « durun ama biz her sabah ancak iki saat hazır bulunan doktorun yüzünü bir kez dahi göremezken bu insanlar bütün bu bakımı neden hak ediyor? » diye sormaya başladığında, insanlar arasında ayrımcılık yapılıyor hissi uyandırıyor. Kampların çevresinde yaşayan yerel halka da kampların içinde sunulan sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı tanıyan uluslararası bir kural var ama sığınmacıların bu ülkelere getirdiği yük öylesine ağır ki bunun uygulanıp uygulanmadığını bilmiyorum.

Felaket Epidemiyolojileri Araştırma Merkezi, iklimsel felaketlerin yönetimi sorunu konusunda uluslararası düzeyde referans alınan bir kurum. Bu felaketlerin sayısı arttı mı? Daha bugünden bunları iklim değişikliyle bağlantılı olduğunu düşünebilir miyiz yoksa daha temkinli mi olmamız gerekiyor?

İklimsel felaketlere ilişkin birçok ülkede gözlemlediğim genel eğilimi dikkate aldığımda, sel felaketlerinin sayısının arttığını gözlemliyorum. Sel, Avrupa dahil dünyada sayısı en çok artan felaket türü (bundan on beş gün önce Fransa’da yaşanan sel baskınları 20 kişinin ölümüne neden oldu ki bu Fransa gibi gelişmiş bir ülkede çok yüksek bir sayı). Her ne kadar medyalar tarafından dikkate değer bulunmasa ya da geç yer bulsa da, iklim değişikliğiyle doğrudan bağlantılı olduğunu düşündüğüm ve toplumsal gerilimlerle çok ilişkili olan bir diğer felaket türü de kuraklıktır. Kuraklıktan söz etmeyi çok sevmiyoruz, evleri bin parçaya bölen depremler ya da kasırgalar gibi dikkat çekici değil ama kuraklık… Kuraklık üzerine söyleyecek çok şeyimiz yok, bundan çok söz etmiyoruz. Kuraklık çok zararlıdır çünkü eğer ağırlaşırsa, insanları yerlerinden eder, yüz binlerce insan göç etmeye başlar. Bu durum, 2011 yılında Afrika’da yaşandı. İnsanlar yer değiştirdiğinde, toplumsal sivil kargaşa ortaya çıkar. Geçmişte, kuraklık nedeniyle başlayan siyasal devrimler rejimlerin devrilmesine neden oldu. Kuraklıkla birlikte, kırda yaşayanlar kentlere geliyor ve bu da siyasal kargaşaya neden oluyor.

Asya’da, sel baskınları da çok sık yaşanan bir sorun. Kırsal kesimde sel baskını olduğunda, insanlar, ne haklara, ne de toprağa sahip oldukları kentlere göç ediyorlar ve burada onlarla kimse ilgilenmiyor ve gecekondular inşa etmek zorunda kalıyorlar. Bu da ardından kavgalara ve silahlı çatışmalara neden olan bir baskı oluşturuyor. Yani iklimsel felaketlerin onu izleyen üç gün sonrasına değil de biraz ilerisine bakılırsa, iklimsel felaket kaynaklı göçün siyasal sonuçları olduğu görülür.

Paris’te düzenlenen COP21 İklim Zirvesinden beklentileriniz neydi?

Dünya haritasına baktığımızda, Avrupa’nın marjinal bir sorun olduğuna inanıyorum. İnsanların Avrupa’ya gelmelerinin iyi olduğunu söylemek istemiyorum. AB yetkililerine, kaynak ülkeler düzeyinde daha fazla çaba harcamak gerektiği konusunu anlatmaya çalışıyoruz. Ne kısa ne de uzun vadede sınırlara bariyerler koymak hiçbir işe yaramıyor, çözümün yeri kaynak ülke, burada bir şeyler yapılması için girişimde bulunmaları gerekiyor.

Paris’te COP konusuna geri dönersek, toplantıya biz de katıldık. Bu yirmi altıncı toplantıydı ve bu konuda çok toplantı düzenlendi. Kopenhag zirvesindeydim, binlerce insandık. Karbon ayak izini düşünmek bile istemiyorum, insanlar buraya uçakla geldi, birçok insanın katıldığı benzer toplantıların sayısı çok. Kopenhag’ta sanırım 80 ila 100 bin kişi kadardık. Bu toplantıların Afrika’da ya da örneğin Asya’da halklar üzerinde ne tür yansımaları olduğunu bilemiyorum. Belki de olmuştur, ama ben bunu göremiyorum. Yeterince dikkat etmediğimiz bir şey var ki o da tartışmanın stratosferik düzeyde kaldığıdır. Kopenhag’ta ya da Paris’tesin ve Guatemala’da, Vietnam’da, Afrika’da ya da örneğin Hindistan’da bir ilçede olup bitenlerle çok da ilgili olmayan konular üzerinde tartışıyorsun. Gelecek beş ya da on yıl içerisinde (50 ya da 100 değil) bu sorunun nasıl ele alınabileceğini görmek üzere yol ayrımına ulaşmak için yeterince çaba sarf etmiyoruz. İklim değişikliğinden en çok etkilenen kesimlerin gelecek yıllarda liseye gitmeleri, karınlarını doyurmaları gerekiyor. COP21’in daha pragmatik çözümler bulması gerektiğine inanıyorum.

İklim değişikliğinin neden olduğu felaketlerden ne dersler aldık?

İklim değişikliği konusunda altını çizdiğim uluslararası katılımın tek sonucu, yeniden pupa yelken ilerleyen ve fazla düşünmeden uyguladığımız gelişme girişimleri konusundadır: toprağın suyu yeterince emmediği topraklara sahip bir bölgede çok fazla otoyol inşa ediyoruz ve bu daha sonra o bölgenin sular altında kalmasına neden oluyor. Uluslararası toplumun askeri müdahalesi de çoğunlukla hiç olumlu sonuç doğurmadı. Örneğin Sierra Leone’de olduğu söylenebilir. Ama Irak ya da Libya’da… Çok acı başarısızlıklar yaşandı. Devleti yönetenleri ortadan kaldırmaya ya da onu istikrarsızlaştırmaya girişiliyorsa, en azından belli bir planın olması gerektiğini düşünüyorum. Eğer planımız yoksa o zaman müdahale iyi bir çözüm değildir. Şimdi Suriye Cumhurbaşkanını ortadan kaldırırsak, birbirini öldürmekle meşgul olan 160 isyancı grubuyla baş başa kalıveririz.

Bu felaketlerin özellikle kadınlar üzerinde özel etkileri var mı?

Bu üzerinde çalıştığımız bir konu, ama henüz elimizde sayılar yok. Savaş ya da olağanüstü durumlarda, yer değiştirmen ve bunu hızlı bir şekilde yapman gerekiyor, sorun şu ki kadınlar ve özellikle de genç kadınların küçük yaşta iki ya da üç çocuğu bulunuyor ve bir kadının iki küçük çocukla birlikte yer değiştirmesi tamamen imkansız, sadece iki kolları var, bu basit bir sorun gibi, çocuğun birini elinden tutarsın diğerini de kollarına alırsın, ama köyünden kalkıp 40 kilometre ileride yiyecek dağıttıkları yere bu şekilde gidemezsin; evin yok, hareket etmen gerekir (taşıman gereken eşyaları hiç saymasak bile bu imkansızdır). Bu çok önemli, mutlak bir engel ve kadınları savunmasız kılan da budur. Kadınlar güçlüler –burada fiziksel güçten söz etmiyorum-, yoksul ülkelerde kadınlar güçlüler ama iki küçük çocukla kıpırdaman olanaksız. Suriye’de köyünü bombalıyorlar ve sen orayı terk edemiyorsun.

Bir de genelde kadınların daha dayanışmacı oldukları ve insanı yardımı daha iyi yönettikleri söylenir.

Sadece olağanüstü hallerde değil ama aynı zamanda normal şartlarda da kadınlara sağladığımız yardımlar daha iyi kullanılıyor. Kadınlar daha iyi yöneticilerdir. Komitelerle örgütlenmiş (kamplar mahallelere bölünürler ve her mahallenin bir şefi vardır) 30 000 kişilik bir sığınmacı kampında, kadınlar, okuma yazma bilmeseler de çok iyi yöneticiler olduklarını gösterdiler. Bu nedenle mahallelerin başında özellikle kadınlar olması için çaba harcıyoruz, onlara imkan ve yetki sunuyoruz ve gayet de güzel sonuçlar alıyoruz. Kanımca kadınlardan yeterince yararlanmasını bilmiyoruz. İşbirliği yaptığımız, International Rescue Committee adlı bir Amerikan sivil toplum kuruluşuyla birlikte Uganda’da gerçekleştirdiğimiz bir araştırma çok ilginç sonuçlar verdi: okuma yazma bilmeyen kadınların oranı çok yüksek olduğundan (kadınların eğitime erişimi kolaylaştırılmıyor), eğer bir köyde STK görevlisi olmanın koşulu okuma yazma bilmek ise, kadınların sınavlara sokulmasının engelleniyordu.


Özgün kaynak : Diagonal
     

(Investig’Action www.michelcollon.info sitesinde 27 Ocak 2016 tarihinde Izaskun Sánchez Aroca, Pablo Elorduy imzasıyla yazılan ve Diagonal için İngilizceden Mariajo Castro ve Investig’Action için Rémi Gromelle tarafından yapılan çeviriden Türkçeleştirilmiştir http://www.michelcollon.info/Le-bombardement-chirurgical-ou.html?lang=fr )

 

 

 

 

Yazdır e-Posta

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest