Kayıp'ın İlk Bölümlerine İlişkin

Hiç düşmeyecekmiş gibi ve ‘her zaman ki hallerle’ güvenle binilen bir yolcu uçağı, Sydney’den Los Angeles’e giderken olur olmaz bir yerde, benzerine kolay rastlanmayacak bir şekilde; fırtınada ya da siste kayalıklara toslayan devasa bir tahta gemi gibi yumuşakça ve çok da fazla kayıp vermeden suya düşer. Sonrası malum Robinson öyküsü gibi, ıslak bedenleriyle kumsalda uyanan yolcular önce birbirini daha sonra da belalarını bulur ve her biri çok önemli işlevler üstlenecek eşyalar dalgalarda savrulurken toplanır. Her bir bölümde yakalanan, mercek altında yakından ‘büyüyen gözle’ bakılan ben’in derinliklerinden bildik ama bastırıldık günahlar fışkırıverir. Hem de ne günahlar!

Herkesin yediği bir halt, işlediği büyük bir suç vardır mutlaka ve bunun bir gün ve bir şekilde kaçınılmaz olarak ifşaası gerekmektedir. Yapılanlar, yaşam düzleminde tam karşılığını hiçbir zaman bulamayacaktır, ancak bilinçaltındaki eskatolojik savaş hep süregelecektir. İyiyle kötü biz farkında olmadan birbiriyle çarpışacak ve ‘bu kadar iz bırakacağını düşünmeden’ işlediğimiz suçlar günahlar, ilk fırsatta (ya da sırayla her bir bölümde, yaşam epizotunda) önümüze usanmadan dikiliverecek.

Ana senaryosu, insanoğlunun yani zavallı bizlerin çok öteden beri değişmeyen makus kaderiyle yani kaçınılmaz ölüm sorunuyla örtüşen bu hareketli olaylar manzumesinde, cerrah, iletişim subayı, rock yıldızı, kanun kaçağı –hem de en şirininden-, inşaat işçisi, dolandırıcı, avcı, dobiç milyoner ve benzerleri, Nuh’un bu garip ve gizemli adasında yerlerini alırlar. Toplumsal işbölümü, ‘herkesin herkesle savaşı’, bitmek bilmeyen –en sonunda ancak ölümle sonlanacak- mücadele, iktidar ilişkileri, pastoral iktidara yöneliş, ucuz ve abaküs sadeliğinde yapılan ‘bir atımlık’ vicdan muhasebelerinin ötesinde, ada yaşamının getirdiği ‘kapatılma’nın etkisi, Hawaii’nin bu vahşi kısımlarını gördüğümüz turistik toprak parçasında her an kendini hissetmektedir. Bu adanın dikenli telleri, elektroşoklu duvarları, nöbetçi kuleleri, gardiyanları, fırdönen projektörleri vardır, ancak görünmez. Duvarın arkasına, ada hakikatinin ötesine geçmeyi denemek, ya da ‘kapatılma’yı uyduruk bir salla aşmak imkansızdır.

Bunu deneyenler ‘ölüm gerçeğine’, ya da gerçek dünyanın kirli yüzüne çarpıverirler. Bütün bu sıkıntılar yetmezmiş gibi, yaşam cangılında bir de ‘bilinmeyen’in kendini dayatması sorunları doruğa çıkarır. Gizemli güçler, çözülemeyen izler, -aslında Adem ile Havva’dan beri duyadurduğumuz- on altı yıl önceden gelen imdat çağrısı, yok olan benliğini kovalar gibi ortaya bir çıkıp bir kaybolan dişiliğini ölen çocuğuyla birlikte yitiren bir kadın, ve varoluşumuzun anlamını özetleyen kurşun geçirmez çelikten ‘bunker’ kapakla gizlenen koskocaman bir delik! ‘Deli hakikatin taşıyıcısıdır’. Bu hakikati farkında olmadan naif ama yabani bir peygamber bilmeden ve çabalamadan ortaya çıkarır. Bu kapı gerçeğe açılan gizemli bir kapıdır. O yüzden öyle kolay kolay açılmaz. Bedel ister: kurban! Ölüm; hayatta kalma içgüdümüzle ve bilincimizle örttüğümüz yerküreye uzanan, dibi görünmeyen koskocaman bir deliktir. Yaşamak ise bir garip ısrardır. Nazım’ın dediği gibi ‘en acayip gücümüzdür, kahramanlıktır yaşamak, öleceğimizi bilip, öleceğimizi mutlak’. Yol, kapak, ayakta kalmak... Bu kadar felsefeye dalmışken, -Murat’ın ne hikmetse bana benzettiği!- avcı kılıklı keltoş’un kader üzerine söyledikleri de önemlidir mutlaka. Bu hakikat taşıyıcısı deli, cesur kel peygamber, ‘ada bizi buraya getirdi’ der (hem de mağaranın dışında iken), yani nihayetinde ‘delikte’ ya da ‘çukurda’ son bulacak gerçeklikten söz eder gibi yapar, buna kısaca ‘değinir’. Yaşamın sırrıdır belki de bu.

Dangalakların kainatın tüm sırlarına yanıt aradığı mübarek Ergenekon Davası kanıtları ek klasöründe çok aradım ama bu deliğe ilişkin kestirme bir komplo teorisi bulamadım. Belki de doğru yerden bakamadım. Bu alacalı sürüdeki çoğullumuz içerisinde ‘yalnız olduğunu düşünmek’ ve kendini ‘haklı hissetmek’. Acı gerçek: bizi kollayan hiç kimse yok, hepimiz kendi başınayız! Bu fırtınada ayakta kalıp sağ kalma becerisini gösterebilmek: bu ne yaman çelişki. Aptallıkla, kahpelikle sağ kalmanın o süregelen ilişkisi! Ötekiler (ya da diğerleri), yani uçağın kuyruk kısmından sağ kurtulanlar, belki de uçağın gövdesinin bütünlüğünün yanısıra bizi de tamlayanlar, bu yalnızlığımızı gideremeyecek, olsa olsa birkaç bölümün çekimi için konuyu biraz daha uzatmaya yarayacak, her zamanki bildik düşmanlar olacaklardır. Önce kendisine karşı kendisiyle başlayan, daha sonra ötekine, diğerine yönelen sonsuza dek sürecek bir mücadele, bir savaş. Herkes çocuklar gibi günlük yazsa ve bunu zorunlu olarak belirli dönemlerde tekrar tekrar okusa ne kadar güzel olurdu. Unutma hastalığına kapılmış (şu meşhur unutma suyu Nepenthes içirilmiş) insanlar olarak keşke bu kadar hızlı ve yoğun bir şekilde ‘geriye dönüşler’ yapabilsek. Ama çevremizdeki her şeyi olduğu gibi aslında en çok ve en çabuk ‘yaşamı’ tüketiyoruz. İnsanlar zifiri karanlığın ortasında, hiç de gerçek olmayan ama gerçekmiş gibi ele alıp değerlendirdikleri şeyleri tutkuyla izliyorlar. Hakikati, her şeyin hakikatini yitiriyoruz.

Sentetik yaşamın yapaylıklara alıştırdığı bir yaşam döngüsünde toplu halüsinasyonumuz gittikçe hız kazanıyor. Bizi çukura sürükleyecek çanağın girdabına doğru hızla yuvarlanıyoruz. Hileler, taklitler, sahtekarlıklar, bir sonraki bölüme kadar bile dayanmayan yalanlar içerisinde kendimizi çoktan yitirmişiz. ‘Kayıp’ı belki bu yüzden gizli bir tutkuyla izleyerek kendimizi gerçek anlamda bulmaktan çok, bu gittikçe kararan puslu ortamda biraz daha kaybetmekten öteye gidemiyoruz. Kaybını telafi muhabbetleri...

(http://www.meteorhaber.com/content/view/475/405/)

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.