DAĞLARCA BENİM ŞİİR AKRANIM

1914’te, Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıç yıllarında, İstanbul’da orta halli bir asker ailesinin beş çocuğu arasında dördüncü olarak dünyaya gelmiştir. Lise ve yüksek öğrenimini askeri okullarda tamamladıktan sonra, 1935’te teğmen rütbesiyle mezun olduğunda zaten iki yıldan beri şiirleri yayınlanıyordu.

Dağlarca ilk şiir kitabı olan “Hayata Çizilen Dünya”yı 1935’te yayınladı. Piyade Üsteğmeni olarak Doğu ve Orta Anadolu ile,Trakya’nın birçok bölgesini dolaştı. Askerlik hizmeti 15 yılı doldurunca, Yüzbaşı iken istifa ederek ordudan ayrıldı (1950). Bir yıl Basın-Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü’nde çalışan Dağlarca, 1953-1959 yılları arasında Çalışma Bakanlığı’nda iş müfettişliği yaptı. Görevden ayrılınca, İstanbul Aksaray’da Kitap Kitabevini açarak, 1969’a kadar yönetti. Bu arada dört yıl süreyle Türkçe dergisini çıkardı.

Şiirlerini Yücel, Türk Dili, Yeditepe, Çağrı, Ataç, Yön... gibi dergilerde yayımladı. 1960’lardan sonraki şiirlerinde güncel yurt ve dünya sorunları karşısındaki tepkilerini yansıtan şiirler yazdı. Cumhuriyet’i izleyen yıllarda özlemi çekilen destan şiirini yeniden ele aldı. Şiirlerinde çocuğa en çok yer veren Türk ozanıdır. Yirmiden fazla çocuk kitabı vardır. Şiirleri pek çok dile çevrildi, birçok ödül kazandı.

15 Ekim 2008’de İstanbul’da öldü.

Saz çaldın mı / sağ elin geçmiştedir / sol elin gelecekte


 

Sadece bu kadar mı ? Tabii ki hayır. Dizeleriyle, sözcükleriyle insanoğlunun varoluş menziliyle süregidecek upuzun gösterişsiz bir destan.

O yüzüncü yaşını göremeden öldü, evet ama bir insan daha ne kadar yaşayabilir ki ? Onun devasa adı üzerinden ün yapmaya çalışan, sağa sola demeçler vermek için çırpınıp duran zavallı cüce şöhret avcıları yine ortalığa çıktılar. Özellikle yardıma ihtiyaç duyduğu son yıllarında onun için hiç emek harcamayanlar, hayatta hep hazıra konmuş olanlar, elini taşın altına koymayanlar, başlarını kumdan çıkarıp birer birer peydahlandılar: Edebiyat piyasasının zavallı oyuncuları... Mazota ve lağıma bulanmış lodos çöpleri...

Şiirini anlamaktan aciz, onu okuyamamış ve anlayamamış olan, söylemlerinde Arapça’yı Türkçe’ye tercih ederek Osmanlıcayı ve gericiliklerini taçlandıran çok büyük kara adamlar. Allahtan korkmaz din bezirgânları. Anlaşılmayan demeçler. Yanlış okunan şiirler. Dilin dışavurduğu art niyetler. Mide bulantıları, baş dönmeleri... Kültüre Bakanlar, bakamayanlar...

Her ölüm sonrasında gözlenen türden, özünden ayrılan değerlendirmeler, çekiştirmeler, zorla biçim değiştirmeler. Hiç de onun haz etmediği türden ‘o şöyleydi, o böyleydi’ler, çok bilmiş ama hiçbir zaman kapsayıcı olmayan yüzeysel, sığ değerlendirmeler, sözcüğe, kafese  hapsetmeler.


Mutlaka herkesin kendine göre bir Dağlarca’sı vardır. Benim de öyle. Anladığımla, sade sözcükleriyle anlattıklarıyla sınırlı bir yakınlıktır bu. Soyadıyla güzellenen, duruşuyla ve sessizliğiyle büyüyen bir şiir akranı. Evin en aydınlık köşesinde pencereden sızan ışığa arkasını dönmüş koltukta. Sessizliğinden ürküp diz yamacına yaslandığım, yarı-saydam bakışıyla alabildiğine açık ufuk. Unutulmuş, bayramlarda dahi ziyaret etmediğimiz sessiz ve onurlu. Söylediklerini herkesin anlayabildiği dik duruşlu güzel amcam. Yeryüzü yurttaşı akrabam benim.

“İnanıyorum. Bin yıl sonra, daha önce, daha sonra. Yeryüzünde bir dil ve insanlar kalacak, uluslar kalmayacak. Nasıl biz geçmiş çağların ayrıntılarını müzelerimizde topluyorsak, o zaman da ulusları koyacaklar o müzeye.”

Biz de inanıyoruz, inandık aynı ortak ülküye. Ve yeni çağda da mızrak çuvala girmiyor.


KARDEŞLİK

Birbirimize
Kardeşim derken
Neden
Su içiyor gibiyiz?

Birbirimize
Kardeşim derken
Neden
Türkü söylüyor gibiyiz?

Birbirimize
Kardeşim derken
Neden
Doyuyor gibiyiz?

Toplumsal duyarlılık. O, aklımızın erdiği ilk gençliğimizden beri duyumsadığımız rahatsızlık, ortaklık hissi.


“Nerede bir ayaklanma varsa
Benimledir.
Nerede kaldıran varsa başını
Benimledir.”

Şiiri, algılamasının biricikliği ve güzelliğiyle eğitici bir dil bayrağına dönüştürmek.

“Elimden gelse, askerlik görevi gibi, her ozanın yapıtları içinde, şiirleri içinde, bir oranla toplum konularnı yazması amacıyla bir yasa çıkarırdım.”

Burnunun ucunu göremeyen, görmezden gelen at gözlüklü büyük aydınlarımız. Tanıklık etmek, taraf olmayı da beraberinde getireceğinden, görmemeyi tercih eden atgözlüklü yüreksizler.
O ‘dışarıda’ olmasına karşın, toplumsala içeriden duyarlılıkla bakmayı başarabilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nda, Vietnam’da, Hiroşima’da gerçeği çarpıcı sözlerle çırılçıplak yakalamıştır. Uzun yaşamı boyunca bu duyarlılığını yitirmemiş ve kendi deyimiyle bir türlü rahat uyuyamamıştır.

“Bir süre önce toplum konularını yoluna koymuş bir ülkeye konuk olarak gitmiştim. Orada geceleyin otelimin penceresini açıp karşıya baktığım zaman milyonlarca ışığın parladığını, bu büyük kentin bu ışıklarla bir masal gerçeği gibi büyüdüğünü gördüm. Düşündüm, dedim ki kendi kendime : « İnsan bu kentte tam bir uyku çekebilir, çünkü bilir ki, şu milyonlarca ışığın altındaki insanlarda aç kalan yoktur, sayrı olup da ilaç alamamış olan yoktur. Okulsuz öğrenci yoktur. İşsiz adam yoktur. » Bir de bir ay önce bulunduğum kenti anımsadım. Orda, değil o kentte, o ülkenin uzak sınırlarına değin bütün parlayan ışıklarının altında açlar, çıplaklar, işsizler, doktorsuzlar, ilaçsızlar, yarınından kuşkusuz olmayanlar varken nasıl esenlikle uyuduğuma şaştım bu kez.”

Yeryüzü sevgisinin taşıdığı çocuk ve doğa sevgisi : duyarlılık. Dağlarca yükselen. Okudukça daha da derinleşen içe değen bakış. Olağanüstü gözlem. İnsanı uzama yerleştirirken izlenen dengeli yol.

Ve onun Tanrı’sı ; tam da olması gereken yerde. "Yok sana ihtiyaçları"...

DAĞLA KUŞ

Bir dağ ışıklarla oynardı
Yücesinde göğün
Özlemle bakardı dağa bir kuş.

Bir dağ ışıklarla oynardı
Tan ağarırken
Devler gibiydi allarda.

Bir dağ ışıklarla oynardı
Büyürdü doruğunda mor
Uykusu gün batısının.

Bir dağ ışıklarla oynardı
Öyle çok yıldızı vardı ki uzaklarda
Kocaman bir masaldı geceleyin.

Bir dağ ışıklarla oynardı
Böylesine yükselir de neden uçmaz
Ermedi kuşun usu dağa.

İsmince tutuldum dağlara. Yüce, özgür, el değmemiş ve bâkir. Sesini okudukça daha bir örtünme isteği, ürpertisinde sözcüklerin.  
Söylenecek çok söz olmasına karşın, belki de şimdi daha çok susmanın ve sesini yükseltmenin zamanıdır.

SEVGİ YAPRAĞI

Oradadırlar yalın göz
Uyumuyorlar mı acılarından üzüntülerinden köy köy
Uyanırım çok.

Davar güderlerken ottur ağızları çobanların
Dereye inince koyunlar dururlar ya
Akarım çok.

Kurşuna dizilirler asılırlar eylemlerde
Anlamaz ki geçmiş yasalar geleceğin yasalarını
Tanyeri ağarırken
Çoğalırım çok.

Kuş öter ne olursa olsun
Ağaçlar yürür ovalara doğru
Büyür ya mavilik
Yeşilim çok.

Bir aydınlık gelir ta Himalayalardan
Yansır Aral gölüne
Yansır Ağrı dağına geceleri
Yansır Ankara’ya
Yeryüzü çırılçıplaktır
Üşürüm çok.

Yokolmuş türküleri geçer çağların
En uzak kırlarda
Bir ses damarı parlar incecik
Parlar benim sessizliğimi
Duyarım çok.

Sevenler, yalnızlıkları al çiçeklerle açılır açılmaz
Karanlıkta
Yaşamayı artık istemiyorlar mı
Ölürüm çok.                                                  

KAYNAKÇA: Tırnak içindeki Dağlarca’ya ait cümleler,  [“Takma Yasamalar Çağı” D.E.V. Yayınları 1986. (1972’de Dağlarca ile İbrahim Kutluk’un evinde yapılan sohbet.)] kitabından alınmıştır.

(http://www.meteorhaber.com/content/view/478/405/)

Browse top selling WordPress Themes & Templates on ThemeForest. This list updates every week with the top selling and best WordPress Themes www.bigtheme.net/wordpress/themeforest