Tölegen'in Uzun Yolculuğu

See full size image “ Kırk kişiden geriye sadece iki kişi kaldı! At, deve üstünde, yürüyerek ve gemiyle, elli ila altmış bin kilometre yol kat ettik…” Cin gibi gözleri ve hoşsohbet tavrıyla Tölegen kendi başına bir efsane sayılır… Urumçi’den (Doğu Türkistan, Çin) İstanbul’a uzanan on dört yıllık bir destan.

 

 

Torunuyla İstanbul uçağında tanıştık. Paris banliyösünde yaşayan Türk kökenli bir Fransız vatandaşı olan Kadir, sağımdaki koltukta oturuyordu. Fazlasıyla Orta Asyalı görünüşü merakımı daha da arttırdı. “Türk müsünüz?”, “Evet, ama Kazak kökenli”. Verdiği yanıt sorularımın önüne geçti. Nihayet karşımda gerçek bir Orta Asyalı Türk bulunuyordu!

 

Sonradan biraz aceleci davrandığımı anladım. Kökeni daha yakın zamana dayanıyordu: “Kazak olan benim Dedemdir. Annem Türkiye’de doğmuş. Ve ben de Fransa doğumluyum.” Hayır, ne yazık ki o Cengiz Han’ın süvarilerinin torunlarından biri değildi. Neyse, öyle olsun…

 

Doğruyu söylemem gerekirse Kadir’in bu konuda bildikleri sınırlıydı. Bana : “Evet, Dedem müthiş bir adam! O çok önemli biridir! O gerçek bir kahramandır! İnanılmaz şeyler yaşamıştır! Çin’de doğmuş. Yaşadıklarını sana kendi çok daha güzel anlatacaktır! “Onunla görüşebilir miyim?”  Evet, tabii ki! Çok rahat biridir benim Dedem!”.

 

İşte Tölegen’le karşılaşmamız bu şekilde gerçekleşti. İstanbul Güneşli’de Kazak mahallesinde yaşıyor. “Bu mahalleyi bizzat kendisi kurmuştur! Diye anlatıyor Kadir. Kazaklar onun sayesinde buraya yerleşebilmiş, yeni gelenlere borç para vermiştir. Burada herkes ona hayran ve herkes ona çok saygı duyuyor!”

 

Buluşma ayarlandı. İki gün sonra, Kadir ile Güneşli polis karakolu önünde buluştuk. Ardından, her aile mensubunun bir dairesinin bulunduğu, ünlü dedenin apartmanına gittik. Kadir, kardeşi Kaan ve ailesiyle birlikte burada tüm yazlarını geçiriyorlar.

 

Büyük baba beni, Türk usulü, hemen hemen bomboş olan kocaman bir odada karşıladı. Odada çepeçevre koltuklar yer alıyordu. Burası Orta Asya’daki her evde olduğu gibi misafirlere ayrılmış bir odaydı. Yetmiş sekiz yaşındaki Tölegen’in güleç ve kurnaz bir bakışı var. Ona hemen kanım ısınıyor. Benden oturmamı istiyor.

 

Ve işte tarih dersimiz başlıyor. Aynı şeyleri bininci kez anlattığı açık ama bundan büyük mutluluk duyduğu gözlerinden okunuyor.

 

“1930 yılında doğdum! Adım Tölegen. Çin’i 1934’te terk ettiğimizde henüz dört yaşındaydım! Molkoslar (?) boyundandım. Beş yüz! Beş yüz! Yurtluğumuzda toplam beş yüz kişiydik. At sırtında, koyunlarımızı da yanımıza alarak yola çıktık… Yurt adını verdiğimiz çadırlarda yaşıyorduk. Koyun ve keçi derisinden yapılmışlardı ve bu yüzden çadırların içi sıcaktı. Müslüman olduğumuz için Çinliler bizi kovdu. Peki ya Kazakistan’a niye gitmediniz? O dönemde, orada Komünistler vardı! Sürekli tekrarlıyor: Tchang Kaï-Chek! Tchang Kaï-Chek! Kaçışlarına 1934’teki komünist Uzun Yürüyüş’ün neden olduğunu tahmin ediyorum.

 

Sonra Tibet, Nepal, Hindistan, Pakistan, Irak ve en sonunda Türkiye… Tibet korkunçtu. 1935-1936 yıllarıydı. Ölümlerin ardı arkası kesilmiyordu. Koyunlarımız, keçilerimiz ve atlarımız olduğu için sürekli saldırıya uğruyorduk… Hava çok soğuktu. Çok yüksek irtifadaydık. Yiyecek hiçbir şeyimiz yoktu. Yeterince oksijen alamıyorduk. Aramızdan vücutları şişip şişip ölenler oldu. Hava o kadar soğuktu ki, at sırtında gidenlerin kimi bacaklarını yitirdiler. Kırılıyorlardı –eliyle diz hizasını göstererek- ve sonra yere düşüyorlardı. Koyun eti haşlamasından başka hiçbir şey yemiyorduk.

 

Sonra İngilizler geldi, ama Çinliler onlara “burada Kazaklar, yani barbarlar var” dedi. İngilizlerle çarpışmamız gerekti, iki taraftan da otuz kayıp verdi. Develer üstündeydik, bir mermi sıyırdı geçti –bana yara izini gösteriyor. Sonra yeniden daha da aşağılara indik. Burada tarlalar vardı. Ve burada Pakistan ordusunun askerleri geldi. Bizi yıkayıp tedavi ettiler. Bize nereden geldiğimizi soruyorlardı, tam olarak kim olduğumuzu anlayamamışlardı çünkü beyazdık. Annem öldü. Kardeşim öldü. Büyük babam, büyük annem… Kırk kişiden geriye babamla ben olmak üzere iki kişi kaldık. Bizleri el arabalarında taşıdılar. Daha sonra Nepal’e geldik. Burada öylesine yoksullaşmıştık ki, vücudumuzu ağaç yapraklarından yaptığımız giysilerle örttük: Büyük ağaç yaprakları. Geriye kimse kalmamıştı. Yağmur yağdığında ağaçlarda sülükler düşüyordu.

 

Sonra İngilizler parmak izlerimizi aldılar, göz renklerimizi ve her şeyi kaydettiler ve bizlere sarı renkli bir kağıt vererek artık dünyada istediğimiz her yere bedava gidebileceğimizi söylediler! 1948 yılıydı. Birleşik Devletlere gidebilirdik, ama Müslüman olduğumuz için kaldık.

 

Nepal’de iki yıl kaldık. Nepal, Bopal, Agra, Delhi, Rawalpindi, Islamabad… Rawalpindi’de on iki yaşındaydım. Burada insanlar bize güreşmek isteyip istemediğimizi sordular. Babam evet dedi, ben güreşmek istiyorum! Babam güreşmeyi çok seviyordu. Bir güreş olduğunda Babam hemen gidiyordu. Ve Babam kazandı. Buna çok sevinen Hindu’lar onun boynuna çiçekler taktılar ve Babam kazandığı için üç gün boyunca kutlama yaptılar. Onu lüks bir yere götürdüler. Ben onun yanındaydım. Yemek yedik, yedik… Bize para verdiler. Daha sonra Delhi’ye gittik.

 

Delhi’de iki yıl kaldık. Orada okula gittim. Ardından Pakistan’a geçtik. Pakistan’da dört yıl okula devam ettim. Sonra Kızılhaç geldi. O sıralar on altı yaşındaydım. Bize giyecek veriyorlardı ve biz bunları satıyorduk. Sonra Babamla birlikte astragandan Pakistan şapkaları yapmaya başladık. Bir makine satın almıştık ve beş yıl boyunca şapka ürettik. Çok para kazandık! Ürettiklerimizi Pakistanlılardan daha ucuza satıyorduk. Daha sonra motor yağı satmaya başladık. 1952 yılıydı.

 

Bizi Türkiye’ye Adnan Menderes getirtti. Bize sınıra kadar kendi başınıza gelin buradan itibaren ben sizlere sahip çıkacağım dedi. Ama biz ayrılmadan önce, çok para kazandığımız için Pakistanlılar bizden korkunç vergiler ödememizi istediler. O zaman vergi ödememek için tüm paramızı mala dönüştürdük. Malları Bağdat’a kadar nakledip, bunları orada sattık. Karaşi’den Bağdat’a ulaşmamış gemiyle bir buçuk ay sürdü.

 

Türkiye’ye girmeden önce, bütün mallarımızı dezenfekte ettiler. Derilerimizi, giysilerimizi ilaçlı suya batırdılar… Hepsi çürüdü gitti! Sonra Türkiye’de, çalışmaya gitmek için geceleri gizli gizli duvarlarını aştığımız kamplarda karantinaya alındık. Sonra devlet bize araziler tahsis etti. İstanbul’a geldiğimde on sekiz yaşındaydım.

 

Ardından askere gittim ve sonra ticaret yaptım! Aklıma plastik torba imal etmek geldi. Kocaman bir makine aldım. Bunu yapan ilk kişiydim. Çok para kazandım. Bu sırada diğer Kazaklar deri işiyle uğraşıyorlardı. Sonra 1970 yılında burada eski bir kavun tarlası olan bir arazi aldım. Bunu parselleyerek Kazaklara sattım. 1973’te tüm evlerin inşası tamamlanmıştı. Yavaş yavaş herkesin buraya yerleşmesine izin verdim. Onlara kredi sağlıyordum. Buraya, benim sayemde toplam 400 Kazak ailesi yerleşti.”

 

Bana İstanbul Valisi ona, üzerinde Çin’den İstanbul’a kadar uzanan yolun işaretlendiği bir harita hediye ederken çekilen fotoğrafını gösteriyor.

 

Tölegen, bugün, Orta Asya ile ticaret yapıyor. Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan… İlk karısının ölümünden sonra Özbek asıllı bir kadınla yeniden evlendi.

 

Görüşmemiz sona eriyor. Tölegen evin bakıcısına yemek siparişi veriyor (Özbek asıllı karısı evde yoktu). Cep telefonu çalıyor. Cevap veriyor. Kadir : “Nasılmış Dedem, büyük adam değil mi?”

 

Evet, çok büyük adam…

 

NOT : Tölegen’in babasına gelince, yüz on yaşına kadar yaşadı. Herhalde gerçek bir doğal güce sahipti. Öyküsünü yazıya dökmüş ancak yazdığı kayıtlar kaybolmuş. Geriye sadece üzerinde Kazakça ve Türkçe yazılar bulunan yırtık pırtık birkaç sayfa kalmış…   

  

Sylvie Laserre ‘in yazısından Türkçeye çevrilmiştir.

 

(http://sylvielaserre.blog.lemonde.fr/2009/08/17/lincroyable-odyssee-de-tolegen-le-kazakh-de-la-chine-a-istanbul/)

(http://www.meteorhaber.com/content/view/516/)

 

 

Yazdıre-Posta

Irish gambling website www.cbetting.co.uk Paddy Power super bonus.