Skip to main content

Erikli Yaylası

 

 

 

Müzmin bir çileci olarak, doğada gezerken, zorlu intikallerde  bir yerden bir yere ulaşmaya çalışırken ‘acı çekmenin’ iş bitiminde alınan hazzı ikiye katladığını rahatlıkla söyleyebilirim. Araçla, asfalt üzerinden kolaylıkla varılabilecek bir noktaya, yürüyerek, çiçekleri soluyarak, yeri geldiğinde kaybolarak, atmosfer basıncını doğrudan hissederek yavaş yavaş yükselerek yaklaşarak, sırtındaki yükle ter dökerek varmak ulaşılan sonucun etkisini arttıyor. Ama gel de bunu rampada kan ter içinde kalan Başak’a anlat!

 

 

Çeşitli bahaneleri kenara itip, uçakla üzerinden geçerken burnumu cama yapıştırıp zevkle izlediğim, İstanbul’un hemen karşısındaki yeşil Armutlu Yarımadasına doğru yola çıktık. Kış tarifesinde Yenikapı’dan bindiğimiz feribot bir saat on beş dakika sonra Yalova’ya vardı. Nisan ayının başındayız; bugün hava bulutlu ve bir ara yağış görünüyor, ancak Pazar günü hava açık olacak. Sorun değil bunun için donanımlı sayılırız. 

 

İskelenin yanından Çınarcık minibüslerine hızlı adımlarla rakiplerimizi aşıp önce binmeyi başarabiliyoruz. Marmara denizine dalga dalga inen yeşil meraların üzerine acemice oturtulan çirkin yazlık sitelerin arasından geçerek Çınarcık’a varıyoruz; ama şehir merkezinde inmeyip yola devam eden minibüsten Teşvikiye Köyü yol ayrımına yakın noktada iniyoruz. Bu noktada sahili terk edip, iyice seyreltilmiş zeytin ağaçları arasından içeriye doğru yürümeye başlıyoruz.

 

Yolda bir marketten ekmek ihtiyacımızı karşılıyoruz. İki kilometre sonra 1893 yılında Batum’dan göç eden Gürcü kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı şirin bir eski köy olan Teşvikiye Beldesine varıyoruz. Armut Deresi (Teşvikiye Deresi)’nin taşması sonucu sık sık sel felaketine uğrayan beldede betonarme bloklarla dere yatağı ıslahı çalışmalarına hız verilmiş. Geçen Kasım ayında oluşan selden Erikli Yaylasından da geçen Mavi Yeşil Yol da nasibini almış. Birçok yerde heyelan ve yol çökmesi yaşanmış.

 

Dere boyunu izleyerek yavaş yavaş Beldeyi terk edip, çınarlı yoldan içeriye doğru yürümeye devam ediyoruz. Tepemizdeki güçlü ilkbahar güneşine rağmen, yukarılardaki tepeleri saran gri bulutlar, ‘az sonra’ ıslak sürprizlere hazır olmamız gerektiğini hatırlatıyor. Dereye su regülasyonu için iki tane bent yapılmış ve engellerin ardında çınar ağaçlı küçük yeşil adacıkların süslediği büyük bir gölet oluşmuş. Mevsim itibarıyle ağaçlara daha yeni su yürüdüğünden, çınarlardaki taze sürgünlerin açık yeşili manzarayı güzelleştiriyor.

 

Asfalttan yürüyoruz ama Cumartesi günü olmasına karşın yoldan hemen hemen hiç araç geçmiyor. Yükseldikçe bulutların gölgesine giriyoruz ve hava hemen serinlemeye başlıyor. Yol kenarında dönüşte toplamak üzere ellemediğimiz mis kokulu kekiklerle karşılaşıyoruz. Ağaçlar daha tam yeşillenmediğinden ıhlamur, çınar, kayın ve meşelerden oluşan ormanın tabanını rahatlıkla görebiliyoruz. Sonbahardan kalan dökülmüş yaprak örtüsünün kahverengi halısı yer yer belli belirsiz patikalarla bölünmüş. Beş yüz metre irtifaya ulaştığımızda ve sırta vardığımızda zaten tek tük atıştıran yağmur hızlanmaya başlıyor. Yağmurluklarımızı giyip yürümeye devam ediyoruz. Dolmuştan indiğimiz noktadan 14, Teşvikiye’den 10 kilometre sonra Erikli Yaylasına varıyoruz. Hemen altımızdan dönüş yolunda olan kalabalk bir yerli yürüyüşçü grubuyla karşılaşıyoruz.

 

Yola yakın büyük bir karaçamın kuru gölgeliğinde dinlenirken, sırtımızda binbir zahmetle taşıdığımız poğaçarla açlığımızı gideriyoruz. Yaylanın bu kesiminde bulunan tek tük evde yaşam belirtisi yok; yağmur yağmaya devam ediyor. Gözümüzü yürüyüşçülerin ayak izlerinden ayırmadan, ana yoldan ayrılıp dere yatağına doğru inen patikaya sapıyoruz. Kısmen ayağımızı gömdüğümüz yarı bataklık çayırdan geçip, çiçek açmış erik ve badem ağaçları arasından çayır çimen aşarak ilerliyoruz. Yağmur hızını kaybetse de yağmaya devam ediyor. Patika bir süre sonra Yalova Kent Ormanı girişine çıkıyor. Mesire yeri girişinde bulunan lehvada çifte şelalelerin yerini belirledikten sonra, buraya araçlarıyla gelen nadir piknikçilerin meraklı bakışları arasında çeşmeden sularımızı dolduruyoruz.

 

Çelik halatların taşıdığı sağlam ama yürüdükçe sallanan tahta asma köprüyle dereyi aşıp şelalere doğru patikayı takip ediyoruz. Çifte şelaleler, kent ormanı girişinden bir kilometre uzaklıkta. İki kademede oluşan şelalelerin çevresi, çok da güven vermeyen ahşap platformlarla düzenlenmiş. Burada bol bol fotoğraf çektikten sonra köprüye geri dönüyor ve karşıya geçip dipsiz göle ulaşmak üzere derenin yanından giden ve katır pislikleriyle süslü dar patikaya yöneliyoruz. Yolumuz bir kez daha dereyle çaışıyor ancak bu noktada köprü yok ve kaygan taşların üstünden ağır yüklerimizle canbazlık yapmamız gerekiyor. Bazılarımızın ayağı bileğine kadar buz gibi suya dalıveriyor. Dereyi aşar aşmaz oldukça dik bir yamaca döne dolana tırmanan ve zamanla içinden akan yağmur sularının etkisiyle tabanı ıslak yapraklarla çamura dönüşmüş derin bir çukura dönüşmüş patikadan kaya kaya yukarıya çıkmaya çalışıyoruz. Kaan’ın öksürükleri kesildi ama iyice yorulan ve yanakları kızaran Başak’tan itiraz sesleri yükseliyor. Yükseldikçe etrafı daha açık görüyoruz. Sağımızda aşağıda yer şekillerine zik zaklarla uymaya çalışan karayolu izliyoruz. Ancak bir türlü Dipsiz Gölü görmeyi başaramıyoruz. Ormanın bu kesiminden belli bir noktada gördüğüm çam ağaçları, dipsiz gölün çok da uzakta olmadığını gösteriyor.

 

Koşulları çok da zorlamadan, zevkle kamp yapmaya zaman kalması için geri dönüş kararı alıyoruz ve önceden gözümüze kestirdiğimiz çifte şelalere giden yolda, yapay bir ağaç kütüğünden akıtılan mis gibi suyu olan bir çeşmenin de bulunduğu alana asma köprüden eri geçip ulaşıyoruz. Ateş yakıp, yemeğimizi yedikten, havanın kararmasına bir saat kala çadırımızı kuruyoruz.

 

Güneşin vadiden çekilmesiyle birlikte, nemin de etkisiyle hava soğumaya başlıyor ancak 10 derecenin altına inmiyor. Çok da oyalanmadan saat ona yakın, uzaktan gelen şelalenin şırıltısında uykuya dalıyoruz. Duyduğumuz kışkırtıcı sesin de etkisiyle ‘zorunluluktan’ gece çadırın dışına çıkmamak için çaya ve sıvıya fazla yüklenmiyoruz.

 

Sabah ışıl ışıl ve masmavi, açık berrak bir güne uyanıyoruz. Isı çadırın içerisinde 5 derece. Güneş çadırın bulunduğu bir türlü ulaşmak istemiyor. Zaman kabetmeden kahvaltımızı yapıyor ve hızla toparlanıp yola koyuluyoruz. Ana yola çıkıp 2 kilometre uzaklıktaki Büyük Dipsiz Göle doğru, hafif rampa yukarı yürümeye başlıyoruz. Dinlenmiş, enerji yüklenmiş hızımızla yaklaşık 45 dakika sonra, yer yer çam ağaçlarının her dem yeşil koyu rengiyle süslediği küçük bir çanakta yer alan göle ulaşıyoruz.

 

‘Balık avlamak yasaktır’ lehvalarının yanında, taş kesmiş oltalarıyla avlanan 4-5 kişiyle karşılaşıyoruz. ‘Rastgele’ sözümüz, henüz balık tutamamış inatçı balıkçıları güldürüyor. Balıklar, dalgıçların bile dalmaktan korktuğu, karanlık ve ‘Dipsiz’ gölün derinliklerine kaçmış gibi. Göle biraz tepeden bakan ahşap seyir kulesine çıkıyoruz. Ardından çepeçevre gölü on dakikada dolanıyoruz. Yorulan ‘bayanları’ sabah güneşi alan bir bankta bırakıp, balıkçıların 500 metre ileride dedikleri Küçük Dipsiz Göle doğru, Kaan ile birlikte hızlı adımlarla ve hatta yer yer koşarak ilerlemeye çalışıyoruz. Ama göl, buradan 5000 değil 1,5 km uzaklıkta. Saat de öğlene yaklaştığından geri dönmeye karar veriyoruz. Dönüş yolunda asfalttan ayrılıp bir kez daha Erikli Yaylası’nın papatya döşeli çayırlarına dalıyoruz.

 

Rampayı aşıp inişe geçeceğimiz bir noktada ardımızda kalanların çağrısı üzerine arkama dönüyorum, o da ne? Ayşo bir VW minibüs durdurmuş. İnerken belki kekik toplayamayacağız ama en azından 15:30 Yalova kalkışlı feribota yetişeceğiz. Hızla giden aracın içinden önceki gün zorlanarak çıktığı rampayı bir çırpıda aşan Başak’ın yüzü gülüyor.

 

Teşvikiye’den Çınarcık’a rahat adımlarla yürüyoruz. Deniz kenarındaki sessiz bir çay bahçesinde kendimize gelip dönüşe hazırlanıyoruz. Nemli havanın etkisiyle Kaan’ın öksürükleri kendini yeniden hissetirirken, ben kendi adıma Çınarcık’tan başlayan, Armutlu Yarımadası’nı geçerek Gemlik’e inen, buradan da Uludağ transıyla tamamlanan bir haftalık bir rotanın hesabını yolda yapmaya başlıyorum bile.