Bithynia yollarında
Otuz yıllık sırt çantasıyla yalnız başına arazide izleksiz yürümeyi yaşam tarzına dönüştürmeye çalışan biri için, tam teşekküllü modern bir taşıtla asfalt ağırlıklı ‘gezelemeye’ çıkmak biraz tuhaf oluyor. Ama mevsim Şubat kışı, yerdeki su bu buz olmuş, yarıyıl tatili dolayısıyla çocuklar müsait, yani toplu durum (konjonktür) dört tekerlekli modern yaşama direnci kısa bir süreliğine ‘ödünç’ olarak kırmamıza yol açıyor. 71 model VW ve Lada Niva traktörden sonra Gülseren Teyzenin küçük otomatik arabasının teknolojisi yolda bizi iyice gevşetiyor. Boşta kalan sağ elimi nasıl değerlendireceğimi bilemiyorum.
Karamürsel’den dağa sapıp, döne döne yamaca tırmanıyoruz. Samanlı Dağlarını Yalakdere’den geçerek aşıyoruz. Dağın kuzeye bakan güneş görmez yamaçları parçalı ince kar tabakalarıyla örtülü. Uzay aracımızın termometresi 0 derece dolaylarında geziniyor. Yolun belirli kesimlerinde çok uzaklarda bulutsuz kalmış Uludağ’ın bembeyaz karlı zirveleri görünüyor. Yolun iki tarafında zeytinliklerin ortaya çıkmasıyla birlikte aşağıda berrak sularıyla İznik Gölü beliriyor. Antik dönemde Askania adı verilen göl Türkiye’nin beşinci, Marmara Bölgesinin ise en büyük gölü. Suyu tatlı ve en derin yeri 65 metredir.
Çakırca’yı geçtikten sonra dördüncü kilometredeki sapaktan Elbeyli Kasabası yönüne sapıyoruz. İki kilometre sonra kasabanın Hesbekli mevkiinde Hypoge adı verilen yer altı mezarını görmek için ana yoldan ayrılıyoruz. Kovuğu oyu devasa büyüklükteki anıtsal bir çınar ağacıyla yakından temas kurduktan sonra üzeri tonozla örtülü yeraltı mezarına ulaşıyoruz. Mezarın girişinde asma kilitle kapatılmış bir parmaklık bulunuyor. Asma kilidin anahtarı mutlaka birisinde ancak etrafta hiç kimse yok. Mezarlığı gezmeden elimizdeki notlarla yetiniyoruz. Mezar odası M.S. IV-V.yüzyılda yapılmış. Tavan ve duvarları bitkisel ve geometrik motifler ve hayvan figürlerinden oluşan çok renkli fresklerle süslüdür. Doğal boyalarla yapılan fresklerdeki renkler yapıldıkları dönemin canlılığını korumaktadır. Ve bu asma kilit kapalı kaldıkça daha uzun dönemler korumaya devam edecek gibi görünüyor.
Buradan ayrılıp yol kenarında bulunan, kaya üzerine oyulmuş beş on basamaktan oluşan Merdivenkaya Anıtına bakıyoruz. Elbeyli Kasabasının içinden Obelisk’in bulunduğu yöne zeytinliklerin arasından ilerliyoruz. Hasat sonrası budama artıkları toplanıp yakılıyor. Eski Roma yolu üzerinde zeytin ağaçları arasında bulunan ve Dikilitaş, Nişantaşı ya da Beştaş da denilen Obelisk Anıtı, M.S. I.yüzyılda C.Casius Philiscus adlı varsıl bir Bithynialı anısına yapılmış. Anıttaki Yunanca kitabede ‘C.Casius Asclepiodotus’nun oğlu 83 yıl yaşadı’ yazmaktadır. Daha önce benzerini görmediğim anıt, dikdörtgen prizma temel üstüne beş tane üçgen prizma mermer bloğun üst üste konulmasıyla inşa edilmiş. 12 metre yüksekliğindeki Obeliskin tepesinde (altıncı taş) eskiden çift başlı bir kartal arması olan taş varmış ama zaman içerisinde kartal oradan havalanıp uçmuş! Anıt kaidesindeki izlerden ölen şahsın bir heykelinin bulunduğu sanılmaktadır.
Nicea, Nikaia, ya da İznik’teki ilk yerleşim İlkçağın başlangıç dönemlerinde kurulmuş. Sonra İ.Ö.4.yüzyılda yıkılan kenti yeniden kuran İskender’in ardıllarından Kral Lymakhos’tur. Kralın eşinin adı Nicea’dır. Nicea, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde, dönemin özelliklerini yansıtan şehir surları, suyolları ve yapılarıyla imar edilmiş. Ancak özellikle Roma ve Bizans döneminde gerçekleştirilen I. ve II. Konsil toplantılarıyla adını duyurmuş. M.S.325’te Senato Sarayında toplanan Birinci Konsilde (I.Hıristiyan Enternasyonali gibi bir şey), Mesih İsa’nın Tanrısal niteliği tartışılmış ve nihayetinde gerçek Tanrı olduğu konusunda oy çokluğuyla karara varılmıştır. 787 tarihinde Ayasofya Kilisesinde gerçekleştirilen İkinci Konsilde ise İkonoklazm (resim düşmanlığı) dönemine son verilerek ikonlara dönüş doğrultusunda tavır benimsenmiştir.
Kente girmeden önce göl kenarında tertemiz suya yansıyan sazların fotoğrafını çekiyoruz. İznik’i çevreleyen beş kenarlı çokgen şeklinde saran 5 kilometre uzunluğundaki surların, 4 büyük (İstanbul Kapı, Yenişehir Kapı, Lefke Kapı, Göl Kapı) ve 12 tane de küçük kapısı var. Ortalama 10 metre yüksekliğindeki surlarda kare ve yuvarlak şekillerde olan toplam 114 adet burç bulunuyor. Helenistik dönemde inşa edilen surlar Roma ve Bizans dönemlerinde elden geçirilerek eklemelerle geliştirilmiş. Lefke (doğu) ve İstanbul (kuzey) kapıları üç kademeli olarak tasarlanarak Hadrianus zamanında inşa edilmiş. Surlarda çağlar boyunca gerçekleştirilen onarım ve eklentilerin yapımında Helenistik çağdan kalma mermer parçaları ve yapı kalıntıları kullanılmış. Lefke Kapı’nın dış tarafında Helenistik kabartmalar buna örnektir. Nicea XIV ve XV. yüzyıllarda dünyaca ünlü çini ve seramikleriyle bir sanat merkezine dönüşmüş.
Buz gibi göl suyunun üzerinde ördekler ısınmaya çalışırken Göl Kapı’dan kente girip tiyatroya yöneliyoruz. Antik Roma Tiyatrosu Roma İmparatoru Trajanus döneminde M.S.111 yılında Bithynia Valisi Plinius’un destekleriyle yapılmış. Tiyatronun oturma yerlerindeki mermerler düzgün oluşları sebebiyle yapılarda ve özellikle de surların onarımında kullanılmış. Üst cavea dedikleri oturma yerleri darmadağın görünse de binanın kemerleri sağlam görünüyor. Bin yılların ötesinden bugüne kadar ayakta kalabilmiş mermerlerin üzerine, ‘tıksırıncaya’ kadar bira içip (her bir taraftaki cam kırıklarından anlaşılacağı gibi) aşka gelen dallamalar sprey boyayla isimlerini yazmışlar. Akepe’nin badem bıyıklı bürokratları bilumum çeşme türbe medresenin bilimsellikten uzak onarımlarına bol keseden ayırdıkları bize ait akçelerden biraz da bu tip harabe halindeki tarihsel varlıklarımıza ayırsalar ne güzel olur değil mi?
Aracımızı karnı acıkmaya başlayan çocuklara bir sabır iletisi olarak merkezdeki köftecinin önüne park ediyoruz. Denize doğru yürüyüp Göl Kapı’ya bir kez daha bakıyoruz. Ardından merkezdeki Mahmut Çelebi Cami, II.Murat Hamamı, Arkeolojik kazıların devam ettiği Çini Fırınları kazı alanının yanından komik bir şekilde vitrayları yok olmuş pencereleri modern camlarla örtülüp müzeye dönüştürülen güzel bir bahçeyle çevrili Ayasofya Kilisesini geziyoruz. Kilisenin bulunduğu alanda Romalılar döneminde Gymnasium bulunuyormuş. 1950’li yıllarda gerçekleştirilen onarım sırasında taban mozaikleri ve apsisin yanındaki odalarda yer alan freskler ortaya çıkarılmış. Kiliseyi Osmanlı döneminde Orhan Gazi tarafından camiye dönüştürülmüş. Küçük minare bunun hediyesi.
Kenti kuzeyden güneye kesen Atatürk Caddesini izleyerek İstanbul kapıya varıyoruz. Yolda I.Murat Hamamını da geziyoruz. Üç kademeleri İstanbul Kapı’dan kavak ağacından meyve kasalarının üretildiği marangoz atölyelerinin yanı başından İznik Müzesi’nin bulunduğu alana varıyoruz. 1388 yılında I.Murat tarafından annesi Nilüfer Hatun anısına yaptırılan Nilüfer Hatun İmareti’nde bulunan İznik Müzesi’nde yapı içerisinde ve bahçede, yöreden çıkarılan arkeolojik buluntular ve özellikle de Ilıpınar, İznik Tiyatrosu ve İznik’teki çini fırınları kazılarından çıkarılan Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait eserler sergilenmekte. Müzenin hemen yanında İznik’in tanınmış müderrislerinden ve 1418’te ölen Şeyh Kutbeddin anısına yapılan cami ve türbe yer alıyor. Parkın karşı tarafında kentin simgelerinden olan ve adını yeşil renkli çinilerden oluşan tuğlalı minaresinden alan küçük Yeşil Camiyi geziyoruz.
Buradan anayola, yani Kılıçaslan Caddesi’ne çıkıp Osmanlı döneminden kalma bir özel hamamın kalıntılarını gezip Çandarlı İbrahim Paşa Türbesi ve İmareti yanından Lefke Kapı’ya varıyoruz. Burası da İstanbul Kapı gibi üç kademeli ancak henüz onarım çalışmaları tamamlanmamış ve yüksekte kalan cadde kotundan iki üç metre aşağıya surların kotuna inişi sağlayan devasa çelik merdiven görüntüyü bozuyor. Dış bölümdeki surların yapım ya da onarımında Helenistik dönemden kalma mermer kabartma parçaları kullanılmış. Lefke Kapının hemen yanında Havuz Başı’ndan gelen, İmparator Justinien zamanında yaptırılan iki üç metre yükseklikteki su kemerleri bugün de ayakta duruyor.
El Sanatları Çarşısına dönüştürülen Süleyman Paşa Medresesi’nin yanından İznik’in tam göbeğindeki köftecide soluklanıyoruz. Servis çok hızlı, porsiyonlar oldukça doyurucu ve fiyat da uygun. Ekibin morali yerine geliyor ama bu kez yemekten önceki tempomuzu yitiriyoruz. Neyse ki araba tam da camın önünde duruyor. Hemen Lefke Kapı’dan Abdülvahap Sancaktari Türbesi’ne giden yola yöneliyoruz. Yol üzerinde, mezarlık içerisinde ve karşısında birçok türbe var ama dini eğilimlerimizin yetersizliği bunları gezmemize engel oluyor. İznik’e tepeden bakan ve bilumum köşesi Türk bayraklarıyla süslü, kentin İslam Ordusu tarafından Bizanslılardan alınışı sırasında kahramanlık gösteren bir sancaktar olan ve şimdi Bayraklı Dede’ye dönüştürülmüş olan Abdülvahap’ın türbesidir burası. Türbenin alt tarafındaki patikalardan, tepenin güneybatı yamaçlarında Kral Mezar Taşı da denilen Berberkaya Mezar Anıtı bulunmakta. Helenistik çağdan kalma anıt mezar tek parça kaya kütlesinden yontulmuş.
Tepeden aşağıya inip sapasağlam duran surların yanı sıra giden yolu kullanarak Yenişehir Kapı’dan geçip kenti terk ediyoruz. İznik’e 3 kilometre uzaklıkta, batıda, İzmir-Orhangazi karayolunun 50 metre kuzeyindeki taş köprüyü, Sur dışında, göl kıyısında İnciraltı mevkiinde bulunan Senatüs Sarayı’nın kalıntılarını, Yeni Mahalle’de Koimesis Kilisesi’nin doğusundaki bir bahçe içerisindeki Vaftizhane (Böcek Ayazması) gezmedik.
İznik Gölü’nün güneyinden, Narlıca üzerinden Gemlik’e, oradan da Mudanya’ya varıyoruz. Amacımız Tirilye’yi gün gözüyle görmek olduğundan, Mudanya’da durmadan yola devam ediyoruz. Oldukça dar ve uçurumlu virajlı tehlikeli yoldan döne döne Siye’ye (Kumluca) varıyoruz. Küçük yerleşimin merkezinde, top sahasının arkasında bulunan ve yıkılmak üzere olan Kiliseyi geziyoruz. Giriş Kapısının iki yanındaki freskler her ne kadar gözleri oyulup üzerileri karalanmış olsa da hâlâ ayakta duruyor. Siye yamaçlarla deniz arasına sıkışmış küçük ve şirin bir eski Rum köyü.
Aracımızla dört kilometre ötede, Siye’ye göre daha büyük ve özgün bir yerleşim olan Tirilye’ye (Trigleia/Zeytinbağı) varıyoruz. Tirilye adını Rumca üç (tri) papaz(ilya)dan almaktadır. Bu üç papaz İznik Konsili sonrası başpispokos ile ihtilafa düşen ve aforoz edilerek müritleriyle birlikte bölgeye yerleşen Aya Yani, Aya Yorgi ve Aya Sorti isimli papazlardan almaktadır. Yerleşimde taş ya da ahşap birçok özgün Rum evi bulunuyor. 1904 yılında inşa edilen ve Kıbrıslı Başpispokos Makarios’un da eğitim gördüğü dört katlı devasa yapısıyla Taş Mektep ilginç bir yapı. Cumhuriyet döneminde de hizmet veren okul 1988 yılına kadar açık kalmış. Şimdilerde Kültür Bakanlığı tarafından ‘Türk ve Dünya Sanatçıları Merkezi’ olarak düzenlenmeyi bekliyor.
Sonradan Fatih adıyla camiye dönüştürülmüş Hagios Staphanos Kilisesinin yanından deniz kenarına iniyoruz. Balıkçı lokantaları ve balıkçı barınağının bulunduğu kıyıdan iki dar yamacın arasında kalmış Tirilye’yi izliyoruz. Caminin yanında Yavuz Sultan Selim döneminde bölgenin Türkleştirilmesi için inşa edilen bir Hamam bulunuyor.
Staphanos Kilisesinin biraz ötesinde yükseklerde bulunan Panagia (Pantobasilissa/Kemerli Kilise) Cemaat Kilisesi tarihte duvarlarına ilk kez resim yapılan kilise olarak biliniyormuş. Kilisenin duvarlarında iki tabaka fresk var.
Bunlardan başka Tirilye’ye 5 kilometre uzakta özel bir şahsa ait arsada bugün harap bir durumda olan zeytinlikler arasındaki Aya Yani Manastırı da var. Ancak hava karardı ve daha Armutlu’ya kadar yol almamız gerekiyor. Mudanya üzerinden Tirilye’ye, buradan da ‘kendi usülümde’ Ulubat Gölü’ne uzanacak bir gezi hiç de fena fikir olmayacak… Gezi geziyi doğurur.