Skip to main content

Palmira

 Çölün ortasında yoğunlaşan su buharına karışan serap, çoğu zaman eski Yunancadaki Oasis’in Arapça karşılığıyla bir vaha olarak belirginleşir. Kızgın ölü kumun sınırsız uzamında, yüzeye yakın bir su kaynağı, olur olmaz yerde, yaşam doğuran bir yeşilliğin ortaya çıkmasına neden oluyor. Ardından buradaki palmiyelerin gölgesine sığınan hayvanlar, insanlar, kervanlar ve kervan yolları.

 

Kızgın kumların orta yerinde, Palmiye ağaçlarının gölgesinde, çeşmelerinden sular çağlayan Palmira kenti bu ‘vaha’ imgesini tümüyle karşılayan bir yerleşimdir. Palmira vahası Suriye’nin Homs ile Fırat nehri arasında yer alır. 106 yılında Petra’nın Romalılar tarafından fethi, kervanların yollarını Asurluların ve günümüz Araplarının Tadmor adını verdiği Palmira’ya yöneltmelerine yol açmıştır. Yunan-Roma kökenli Palmira adının, çoğunlukla iddia edildiği gibi etimolojik olarak palmiye (ya da palm) sözcüğüyle ilintili olduğu savı kesin değildir. İÖ XIX. yüzyılın çivi yazı tabletlerinde de anılan ve İÖ XVIII. yüzyıl mari belgelerinde adı geçen bu yer, Amoritlerin çoğunlukta olduğu bir vahaydı. Bununla birlikte, İÖ 1100’lerde kimi belgelerde Palmira kentinin sakinlerinin Aramîler olduğu belirtilmektedir. Yerleşimin büyük ve önemli bir merkez, Suriye’nin doğusu ile batısı arasında en büyük kervan merkezlerinden biri olması için Roma dönemini beklemek gerekecektir. Pompeus tarafından, İÖ 64 yılında Suriye Roma eyaletinin kurulması sonrasında, Palmira, Partlar ve Romalılar arasında özerkliğini koruyabilmiştir. Palmira’da dört büyük kabilenin yaşadığı bilinmektedir. Bu “yarı kabilesel, yarı kentsel” siyasal ve idari dizgenin çarklarının nasıl döndüğünü bugün tam olarak bilemiyoruz. 129 yılında, Palmira’da kısa bir süre kalan imparator Hadrianus kente civitas libera konumu vererek, onun, özellikle mali planda özerkliğini sağlamıştır. Romalılar döneminde kent gelişmiş, güzelleşmiş, zenginleşmiştir. Kentin bir Roma garnizonu olması ve Palmiralı askerlerin Roma ordusu içinde iyi okçu olarak hizmet vermeleri yüzünden, Palmira doğu ile batı arasındaki bu stratejik konumunu korumuştur. Kent, özellikle II. Ve III. Yüzyıllarda, Roma’da Severius’lar hanedanlığı döneminde (bu hanedanlık Suriye kökenliydi) gelişiminin doruk noktasına ulaşmıştır. Palmira o zaman, resmen, Suriye-Fenike eyaletine bağlanır. III. Yüzyılın ortalarına doğru Odaynat adında Palmiralı bir reis, bu Roma eyaletinin başına bir vali olarak atanır. Odaynat (Sptimius Odaenathus) Sasani kralı I. Sapor’a karşı kazandığı savaştan sonra “krallar kralı” unvanını alır. Onun öldürülmesinden sonra da karısı Kleopatra’nın soyundan gelen Zennube (Zenobia, Zeynep, Zaynubiye…) yönetimi ele geçirir.

 

Esmer teni, inci gibi dişleriyle zeki ve güzel bir kadın olan ‘Savaşçı’ Kraliçe Zennube, ilginç bir şekilde erkekler gibi avlanmaktan ve şarap içmekten de çok hoşlanıyordu. Seferlerinde askerleriyle birlikte ön saflarda savaşıyor ve gerektiğinde kilometrelerce yürüyordu. Kısa sürede minik imparatorluğunun topraklarını genişletmeye başladı. 269 yılında Mısır’a girdi ve kendini ‘Mısır Kraliçesi’ ilan etti. Suriye, Filistin ve Lübnan’ın yanı sıra, Anadolu’yu Ankara ve İstanbul’un Anadolu yakası dâhil istila etti.

 

Roma İmparatoru Aurelius karşısında Antakya yakınlarında yenildikten sonra Palmira kuvvetleri dağıldı. Aurelius tarafından ele geçirilen Zennube oğluyla birlikte esir alındı ve Romalı bir senatörle evlenerek Roma’da öldü

 

Fransız Kontes Margot d’Andurain, 1920’li yıllarda, kocasıyla birlikte o dönemler Fransız mandası altındaki Suriye’ye yerleşir. Bir süre sonra da ülkenin hemen hemen tam merkezinde yer alan, çölün ortasındaki Palmira’ya yerleşmeye ve burada bir küçük otel, han işletmeye karar verir. Sömürge döneminde her yurtsever Fransız vatandışı gibi kuvvetle muhtemel yüce Fransız Devletine düzenli olarak gönderdiği raporlarla ajanlık faaliyeti yürütmektedir. Maceracı ve bir nevi peygamber hastası olan kadın, ilginç bir şekilde Kraliçe Zennube’ye öykünmektedir. Aynı Zennube gibi, kurallara ve geleneklere aykırı şekilde, kısa pantolonuyla deve sırtında geziniyor ve küçümsediği erkekleri her fırsatta hor görüyordu. Bir tamirat sırasında şebekeye elektrik vererek egemenliğine engel olarak gördüğü kocasını ‘helal bir şekilde’ öldürdükten sonra, geceleri malikanesinde Roma orjilerine benzer çılgın eğlenceler düzenler. Irak sınırına yakın bir bölgeden olan (muhtemelen Kürt kökenli!) hizmetkarlarından biriyle yeniden evlenerek Hacca gidebilmek için İslam dinine geçer. Polis tarafından yakalandığı Arabistan’da kocasını öldürdüğü savıyla recm cezasına mahkum edilir, ancak Cidde’deki Fransız Büyükelçisinin kraliyet ailesi nezdinde yürüttüğü girişimler sonucunda hapsedildiği hücreden çıkartılır.  Kurtuluşu karşılığında kabul edildiği Valinin haremindeki kadınlara Nudizm dersleri verdiği iddia edilmiştir. İspanya İç Savaşı süresince ve sonrasında Faşist İspanyol Diktatörü muhterem Franko’ya gizli ajan olarak hizmet vermeye devam etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sırasında geri döndüğü Fransa’da, yeteneklerine çok da uygun bir şekilde işgalci Alman subaylarına yönelik hizmet veren bir kulübün yöneticiliğini yapmıştır. Savaşın sonunda becerikli kontes-ajan ‘savaşçı’ Margot, bazı Nazilerin Güney Amerika’ya kaçışlarına yardımcı olmuştur. 1946 yılında, gizemli şekilde bindiği bir gemide ölü bulunmuştur.

 

Margot’nun Palmira’da 1930’lu yıllarda inşa ettiği, surların içerisinde ve antik yerleşimin hemen kuzey doğusunda yer alan handa, (bugünkü Otel Zenobia) Agatha Christie kocasıyla birlikte tam üç ay konaklamıştır.   

 

Palmira’daki arkeolojik kazılar bugün de Fransız, İsviçreli, Polonyalı ve Suriyeli arkeologlar tarafından sürdürülmektedir. Kente ilişkin en önemli kaynağı oluşturan Palmira yazıtları, İÖ I. yüzyıldan başlayarak İS III. Yüzyıla kadar yayılır. Bu yazıtlar özel bir yazı kullanılarak, özel bir Aramî lehçesiyle yazılmışlardır. Palmira lehçesi Nebatî lehçesine yakın olmakla birlikte çok Arap etkisinde kalmamıştır. Yaklaşık iki bin dolayında Palmira yazıtı, Palmira sit alanında olduğu kadar başka yerlerde de bulunmuştur. Palmira dilinde ve Palmira yazısıyla yazılmış olan bu yazıtlar genelde ithaf, adak ya da mezar yazıtlarıdır. Ancak örneğin 1881 yılında bir yolcu tarafından bulunmuş olan ve hem Palmira dilinde hem de Yunanca yazılmış olan, İS 137 yılına ait bir vergi kanunu metni olan ünlü Tarif gibi başka kategorilere sokulacak yazıtlar da vardır. Özellikle bu yazıt, bu kervan kentinin ticareti hakkında çok değerli bilgiler vermektedir (belirtilenler arasında köleler, kokular, kuru yemişler, yağ v.b.vardır).

 

Palmira uygarlığı hakkındaki diğer bir önemli kaynak da (özellikle dinsel alanda) yine Palmira’da gün ışığına çıkartılmış çok sayıda resimli anıtlardır: Tapınaklar, sütunlar, surlar, anıt mezarlar, erkek, kadın ve tanrı heykelleri, şölen sahneleri… Ancak tüm bu anıtlar değerlendirilirken, özellikle de tanrısal simge ve resimlerde, uzmanlar arasında ciddi fikir ayrılıkları çıkmıştır. Kuşkusuz, burada olduğu kadar başka yerde de, bu türde ikonografik belgelerin çokluğuna rağmen, yine de yazılı belgeleri tercih etmek gerekir. Çeşitli Sami tanrılarının Yunan ve Latin tanrılarıyla özdeşleştirildiği Yunan-Roma döneminde, çok daha yaygınlık kazanan bu bağdaştırmacı din (yani değişik dinsel etkileri birleştirerek oluşturulmuş din) söz konusu olduğunda, bu durum daha da gerçeklik kazanmaktadır.

 

İÖ I. yüzyıl ile İS III. Yüzyıl arasında yer alan ve bugün elimizde olan bu belgeler aracılığıyla tanıdığımız Palmiralıların dini, şu temel özellikleri göstermektedir:

1.     Batılı Sami, Babil ve Arap tanrılarıyla karışım;

2.     Sadece erkek tanrılardan oluşmuş iki adet üçlü tanrı grubunun yaratılması;

3.     Tanrıçaların silik rolü;

4.     Yeni sayılabilecek bir tarihte, Palmira din adamlarınca tanrısal bir dünyanın astrolojik bir ilke temeli üzerine kurulması;

5.     Palmira’ya özgü tanrı adlarının karma niteliği.

 

Bu birkaç ayırt edici nitelik bile Palmira halkının dininin derin ve yaygın bir dinsel bağdaştırma temeli üzerine oturduğunu, çeşitli türden halkların, özellikle de dış etkilerin (başta doğu Helenizmi olmak üzere) izlerini taşıdığını, bunun da kentteki değişik kavimsel gruplarla değişik toplumsal tabakalar arasındaki güç ilişkisiyle ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Palmiralıların karma panteonuna dahil olan Babil kökenli tanrılar arasında, büyük Palmira tanrısı Bel dışında, Nabu (Neba), Nergal ya da tanrıça Nanai bulunur. Palmira’da kutsanan Arap tanrılar arasında da çok sayıda tanrısal çift vardır: Arşu ve Azizu, Abgal ve Şalman, Abgal ve Azizu, vb.

 

Palmira’da kabullenilen Arap tanrıçalar arasında, büyük tanrıça Allat’ı, ya da kader tanrıçası Manat’ı, Suriyeli tanrıçalar olarak Aştart (Astarte) ya da Atargatis’i ve tanrı olarak da Şadrafa’yı örnek verebiliriz. Palmira’ya özgü tanrıların (yani Palmira metinleri dışında bir başka yerde tanınmayan) temel özellikleri, karma özellikli olmaları, her birisinin iki öğe içermeleridir (Yarhibal, Aglibol, Malakbel, Arsirabel, Belastar vb.). Bu karma tanrısal adların ana öğesini oluşturan Bel ya da Bol biçimindeki tanrı adı aynı zamanda Palmira’nın da büyük tanrısıdır. Palmira kentinde gün ışığına çıkartılan çok sayıda tapınak, belirli bir Sami modelinin korunduğunu göstermektedir.

 

Çölün ortasında yer alan ve 20 kilometre uzunluğunda surlarla çevrili bu büyük antik vaha kentini, sıcaklığın ortalama olarak 40 dereceleri aştığı yazın ortasında gezmekten kaçınmak gerekir. Antik kenti layığıyla gezebilmek için bölgede en az iki gece kalmakta yarar var. Antik dönemde kervan yollarının ortasında bir ticaret merkezine dönüşen kent bu özel konumunda yararlanmasını iyi bilmiş ve transit geçiş yapan herkesten vergi almıştır. Kraliçe Zennube döneminde kentte yaklaşık 200 000 kişinin yaşadığı tahmin edilmektedir.

 

Palmira’da müzeler dâhil her yer haftanın tüm günleri açıktır. Müzeler, Bel tapınağı, Mezarlar ve Arap kalesinin girişleri ücretlidir. Şu andaki uygulama müzeden alınacak tek biletle (500.-Suriye Lirası - yani 10 USD) tüm ücretli kısımlara girişin sağlanması yönünde. Palmira’nın sanatsal boyutu hakkında önceden fikir sahibi olacağımızı sağlayacağı için, ören yerinden önce müzenin gezilmesinde yarar var. Ayrıca Allahbel ve Efka su kaynağının 1 kilometre ilerisinde yer altı mezarlarının sadece öğleden sonra açılması gibi garip bir uygulama yapılmaktadır. Müzeden bilet alınırken birbirine pek de yakın olmayan tüm birimlerin açılış kapanış saatlerini kesin olarak öğrenmek yararlı olacaktır.

 

Palmira vahasının doğuşuna imkan veren ve bir zamanlar 350 metre derinlikten saniyede 60 litre debiyle fışkıran, 33 derece sıcaklıktaki kükürtlü Efka su kaynağı günümüzde artık kurumuştur. Efka, Arapça “çıkış yeri” anlamındadır. Eskiden su kaynağına sahip olan vahaya da hâkimdi. İktidar suyun  mülkiyetinde ve paylaşımında gizliydi. Eskiden Cham Palace bugün ise Dedeman Oteli olan tesisin hemen önünde bulunmaktadır.

 

Çölün ortasında hurma ve zeytin ağaçlarından oluşan bu yeşil vahadaki patikalarda, ara yollarda yapılacak cesur ve küçük bir gezinti, ören yerinde kısmen kumlara gömülü antik taşların ağırlığından ve turist kalabalığından sıyrılarak, kısa bir süreliğine bambaşka bir dünyaya geçiş yapma olanağı tanıyacaktır.