Köprüyü aşmak
Güneyden kuzeye tersine akan Asi Nehri kıyısındaki Hama’da güneşli bir Cuma öğleni. Saat kulesi, hükümet konağı ve Baas Parti binasının bulunduğu meydana çıkan bütün yollar kapalı. Ara sokaklardan süzülen mekanik bir vaaz gürültüsü barikat filan dinlenmeden bulduğu her boşluğu dolduruyor. Sulamada nehir suyunun daha yüksek seviyelere çıkarılması için Romalılardan beri kullanıla gelen ve bir tür ahşap dönme dolap olan Noria’ların merkez millerinin kulak tırmalayan gıcırtısı bu sevimli kentle özdeşleşmiş durumda. Meydanın köşe başlarındaki gölgelik alanlarda ve özellikle de nehir üzerindeki köprübaşında, devlet başkanındaki benzer türden kapkara güneş gözlüklü “sivil” bir kalabalık görev icabı birikmiş.
Cuma vaazının sona ermesiyle ortama yerleşen sessizliği yokuş aşağı boşalan adım sesleri bozuyor. Resmi gözler, Asi üzerindeki gösterişsiz köprünün öte tarafında belli belirsiz birikmeye başlayan kalabalığa acı bir tebessümle sırıtarak bakıyorlar. Vilayet binasının karşısındaki ara sokaklarda Japon marka küçük otobüslerden çıkan, toplumsal olaylara müdahalenin aracı olan, yöresel giysili mavi çevik kuvvetler köprünün müesses düzen, yani ‘idari yakasında’ saf tutmaya başlıyorlar. Sayıları ve bakışlarının etkisi resmilerin beş katı olan siviller, ellerindeki sopaları daha bir görünür kılarak cephe dizilişindeki yerlerini almaya başlıyorlar.
Eski model polis motosikletlerinin sonuna kadar açık telsizlerinden çok da ‘hayırlı’ olmayan kısa ve öz sözcükler, az önce sahneye hâkim olan hocaların sesinin boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Köprünün öte yakasındaki kitlenin –ki ellerinde pankart ya da döviz bulunmuyor- şekli sürekli devinim halinde biçim değiştiriyor. Onlar kararsızlık içerisinde oyalanırken, üst taraflarına yanaşan bir başka çevik midibüsü arkadan çevirme harekatına girişiyor. Saat kulesinin hemen önünde on, on beş kişi ellerindeki Suriye ve Baas bayraklarıyla karşı gösteri için yerlerini alıyor. Ellerinde Beşar’ın gülümseyen kara gözlüklü fotoğrafı.
Bu iki ‘taraf’ın dışında, sahneyi çevreleyen dört bir yandaki ölü noktalara konuşlanmış, bir anlamda sahneye çıkıp çıkmama adımı arasında sıkışıp kalmış, ‘bir şeyler olsa da ben de katılsam’ diye bekleyen yüzdesi yüksek bir kararsızlar kitlesi var.
Dış dünyayla bağlantısı kesilen ve abluka altında tutulan, Ürdün sınırına yakın Hauran Bölgesindeki Deraa'daki olaylar dışında, yabancı haber ajanslarında adı geçen yüzlerce ölüden, halka ateş açan askerlerden, keskin nişancılardan eser yok. Ya olaylar adı geçen mekanlarda gerçekleşmiyor ya da sessiz bir oyunun oynandığı sahne çok hızlı ve becerikli bir şekilde hemen toparlanıyor.
Buradaki ortama 'içeriden' bakınca, veto denemesinden sonra yaşanan olaylar, cemaat denetimindeki güvenlik aparatları aracılığıyla, halka, basına ve ilerici güçlere karşı gerçekleştirilen yoğun baskı harekatının yürütüldüğü Türkiye'nin, burjuva anlamıyla 'demokratikleşme açısından' Suriye'den çok daha kötü durumda olduğu söylenebilir. Orduyu arkasına alarak iktidara yerleşen ve halklarını katleden diktatoryal klikleri, babadan oğula geçen geri bıraktırılmış monarşilerin arkasında değilim ancak siyonist güçlerin de çok göz önünde olmayan desteğiyle, yoğun ve abartılı bir DEZENFORMASYON harekatının yürütüldüğü de yadsınamaz bir gerçek.
Diğer kentlerde ve özellikle de Şam’da bugün geniş katılımlı gösteriler olurken, 1982 yılında Müslüman Kardeşler ayaklanması ertesinde iktidar tarafından uçaklarla bombalanan ve şehir merkezinin yerle bir edilip 20.000 sivilin katledildiği bu kentte şimdilik köprü aşılamıyor. Noria’lar gıcırdamaya devam ediyor ama suyu yukarı seviyelere çıkarması gereken ahşap kutucukların şah külü kaymış, bunca gürültüye rağmen ancak hava taşıyorlar.
--
Kuzuyatağı köyünden Merzimen Çayı boyunca Fırat’a inen kanyonda patikamı bir kaybedip bir buluyorum. Keçiler sürekli irtifa değiştirerek yolu darmaduman etmiş ve dik uçurumlu yamacı yer yer izleksiz bırakmışlar. Türkiye’ye ABD tarafından ‘emanet’ edilişi ertesinde, göz bağı açıldığında ‘devlete hizmet etmeye hazırım’ diyen önderin doğduğu köyden, Halfeti’nin Ömerli (Xelfetî-Amara) köyünden kırk kilometre kadar uzaktayım. Daha dün, doğum günü müzeye ya da türbeye dönüşmeye başlayan evinde kalabalık bir kitlenin katılımıyla kutlandı. Ancak bu yaşananlar Fırat’ın batı yakasında, Yavuzeli dolaylarında yaşayanların hiç umurunda değil. Fırat Nehri ya da daha doğrusu Birecik Baraj Gölü, Antep’in alevisi ve sünnisiyle Türkmen kökenli vatandaşlarıyla karşı yakadaki halkları birbirinden biraz daha da ayırmış görünüyor. Buradaki tek kaygı şimdilik yağmurdan önce fıstık ağaçlarının diplerinin bir an önce sürülmesi.
--
Roma'nın Arulis'i, yani Ehneş (Gümüşgün)’teki Ermeni evlerini, bazilikayı ve Zeugma'daki Roma lejyonu, Legio IV Scythica tarafından işletilen devasa taş ocaklarını gezdikten sonra Fırat kıyısında kamp kuruyorum. Bütün gün, sağanak yağıp, şimşek çakıp gök gürülder mi? Ama oluyor. Göl suyu seviyesiyle aramızda beş metre var. Gözüm yarım saatte bir suyu kolluyor. Su bardağımı çadırın dışına koyup, beş altı saat sonra dolduğunda hafif toprak kokan mis gibi suyu içiyorum. Bir tür bağırsaklara toz taşınımı gibi bir şey.
Ertesi gün dayanamayıp, pançoyla intikale geçiyorum. Beş yüz metre sonra fırtına yünden asfaltın altındaki menfeze sığınıyorum. Menfezden akan su ayak bilek seviyeme kadar yükseliyor, ama şimdilik bedenimi sürükleyecek güçte değil. Aynı sıralarda Antep il merkezinde Nisan ortasında beş santimetre kar yağdığından habersizim.
Etraf bir kez daha suya boğulurken, televizyon ve çamaşır makinelerini devindirmek uğruna Birecik Baraj gölüyle birlikte masmavi ölümcül sulara gömülen yaşam izleği tarihi eserlere mi, yoksa yüz binlerce yetişmiş fıstık ağacına ya da karınca yuvasına mı üzüleyim karar veremedim!
--
Fransız kafamla üstüne basa basa ‘ben Türk’üm’ deyince işler karışmaya başlıyor. Halep’teki Ermeni kilisesindeki kırmızı yanaklı genç, bozuk Fransızcasıyla ‘soykırımı tanımak zorundasınız!’ diyor. Taksim'deki soykırım eylemleri, Hrant, Feriköy halı sahada birlikte ter attığımız abiler, çocukluk arkadaşım çilli kız, ‘halkların kardeşliği’ filan diyeceğim ama Sason kökenli genç arkadaşım beni anlamamakta ısrar ediyor. O İngilizce kışkırtmaya devam ettikçe, Fransızcamla ısrarla hiç de kafatasçı olmayan yanıtlar veriyorum. Hava kararmak üzere; kilise avlusundaki Soykırım Kurbanları anısına yapılmış kabartma anıtın fotoğrafını çekiyorum. Şimdilik elimden bu kadarı geliyor dostum. Biliyorum daha çok yolumuz var kardeşim benim: ‘Maassalama…’
--
Apamea’da, Romalıların Cardo dedikleri sütunlarla çevrili ana yola, perişan haldeki bir Decumanus’dan dalan dört keçiyle bakışıyoruz. Spiral süslemeli yatay duran bir sütun parçasında, yünlerinin arasında havanın ısınmasıyla devinmeye başlayan parazitleri zorunlu göç ettirmekle meşgul. Üzerine tiftik perçemi düşmüş katarakt bulanığı sol gözüyle bana tebessüm ediyor gibi. Takım arkadaşları, bu gereksiz temasa tamamen ilgisiz kalarak buldukları ilk gölgeye tünüyorlar. Sütun başlığının gölgesinde tünemiş puhu kuşunun kafası, hareketli geçen gecenin ardından bir düşüp bir kalkıyor. Güneş gören ısınmış mermerlere doğru yönelen kertenkeleler bu elverişli ortamda yaşadıkları için Allahlarına bin şükür ediyorlar. İki ayağımızın altında yeryüzü olduğuna şükretme zamanımızın geldiğini öğretmek istiyorlar gibi.
Ayaklarımın altının nasırdan ısınmış koskoca bir ağrı olduğunu bilmiyorlar.
--
Kokoreç yemeğe çıkmış küçük burjuva yurttaşların keyifle izlediği yöresel (İstiklal yöresi) folklor gösterisi düzeyini aşmayan eylemselliklerle, ömrümüzü adadığımız ‘çılgın proje’ hayata geçirilebilir mi?
Fener alayları ya da Belediye bandosu gibi sistemin bağışladığı çerçeve içerisinde sıkışarak, Taksim-Galatasaray-Tünel arasında gidip gelerek, tramvay hattının dışına çıkmadan köprüyü aşmak mümkün mü?