Skip to main content

Bekaa'dan Lübnan dağlarına

 

Suriye topraklarından çıkalı çok oldu ama Lübnan gümrüğüne varmamız için Suriye askeri mevzilerini geçerek bir iki kilometre daha yol almamız gerekti. Masnaa sınır kapısındaki gümrük gişesinin ardındaki gri kamuflajlı ve kırmızı yanaklı Lübnanlı Hıristiyan asker, giriş formundaki adres bölümünü mutlaka doldurmam gerektiğini belirterek beni geri çeviriyor. Turist olduğumu ve nerede kalacağımı henüz bilmediğimi söylüyorum. Bir eliyle yanındaki para dolu çekmeceyi açarken, ‘hayır’ diyor. Yasalara göre mutlaka adres bildirmem gerekiyormuş. Bekaa vadisinden Lübnan dağlarına çıkacağımı, çoğunlukla çadırda ve arazide kalacağımı anlatsam kesin almayacak içeriye... Sınır kapısında bekleşen taksi şoförlerinden aldığım yardımla Beyrut’ta ‘My Flower Hotel Rue El Hamra – Beyrouth’ diye bir adres yazıp bu mübarek topraklara girmeye hak kazanıyorum.

 

 

Şam’dan birlikte geldiğimiz taksici, yol boyunca aramıza koyduğumuz ‘kerhane’ tatlısını paylaştığımız Suriyeli dostla birlikte bizi Masnaa çıkışında kahverengi Mercedes yerel bir taksiye aktarıyor. Sonra Deir İlyas’ı aştıktan sonra Chtoura’da, Bekaa’nın orta yerinde sırt çantalı bir gavur olarak Beyrut’a devam eden taksiden atlıyorum. Suriye’deki çok işlevsel ve ucuz olan ulaşım ağından sonra, bir garip ülke olan Lübnan’daki toplu ulaşımın kısıtlılığı beni biraz zorlayacak gibi. Sistem daha çok dolmuş gibi çalışan taksiler üzerine kurulmuş. Ancak bunlara da ‘turist’ halinizle binince taksi tutmuştan beter duruma düşüyorsunuz. Yarım saat bekledikten sonra bir benzincinin yardımıyla Baalbek’e giden ama Ksara üzerinden Zahle’de okul çıkışlarından öğrenci almaya çalışırken bir hayli oyalanan küçük bir minibüse biniyorum. Lübnan ordusunun barikatları ve devriyeleri dikkat çekiyor. Ama arama ya da kimlik kontrolü yok, daha çok simgesel bir varoluş anımsatması yapılıyor.   

 

Döviz bürosundan Lübnan Lirası alıp Baalbek yoluna koyuluyorum. Baalbek’e gitmek için Masnaa’yı geçer geçmez sağdan ayrılan ve Kfar Zabad’ın batısından giden bir başka yol daha var ama daha işlek ve güvenli olduğu için bu yolu tercih ettim.

 

Geçen Mart ayının 23’ünde, bir Çarşamba günü, Suriye’den Lübnan’a Masnaa sınır kapısını kullanarak saat 16:00 dolaylarında geçen yedi Estonyalı bisikletçi gezgin, Chtoura ve Zahle’ye yönelmeden Baalbek’e giden bu kestirme yolu seçmiş, ancak Kfar Zabad’a yakın bir mevkide siyah bir Mercedes ve iki beyaz ticari araç kullanan silahlı kişiler tarafından kaçırılmışlardı. Kimlikleri, sırt çantaları ve bisikletleri güvenlik güçleri tarafından yol kenarında bulundu.

 

Görgü tanıkları araçların, Siyonistlerin ve batının çok yakından tanıdığı FHKC-GK (bomba ve mayın uzmanı, Suriye Ordusunun eski Albayı Ahmet Cibril’in örgütü) kampının bulunduğu Anti-Lübnan dağları yamacında 1000 metre irtifadaki Kfar Zabad’a yöneldiğini belirtmiş olsalar da kaçırma eylemi bu örgüt tarafından üstlenilmedi. Lübnan Ordusu olay sonrası kamp çıkışında kurduğu barikat dışında başka bir müdahalede bulunamıyor.

 

Kamuflajlı giysilerinin ve berelerinin havasından başka fazla bir etkinliği olmayan Lübnan Ordusunun yaptığı sürekli operasyonlardan herhangi bir sonuç alınamadı. 20 Nisan’da thekidnaper2011 takma ismiyle youtube’a yüklenen bir video görüntüsüyle bisikletçilerin ‘sağlıklı’, tıraşlı ve kaygılı görüntüleri yayınlandı. Daha önce adı sanı duyulmamış ‘Hareket El Nahda Wal Islah’ (Yenilenme ve Reform Hareketi) grubu, rehine alma eylemini üstlenerek batılı zengin ülkelerden fidye talebinde bulunuyordu.

 

Bu topraklardaki kaçırılma eylemleri, özellikle 1980’li yıllar sonrasında çok yaygın olarak yaşanmış olsa da, geçen yıl iki Polonyalının kaçırılması olayı dışında son dönemlerde bu olaylarda belirgin bir azalma göze çarpıyordu. Polonyalı turistler rehine alınmış ancak rastlantı eseri intikal ettirilişleri sırasında Lübnan Ordusunun kurduğu bir baraja denk gelmişler ve fidyecilerle çıkan silahlı çatışmada sağ olarak kurtarılabilmişlerdi.

 

Baalbek’te inip sırt çantamı ören yeri girişindeki hediyelik eşya dükkanlarından birine emanet ediyorum. Bu hizmetin karşılığında gönüllü olarak bir tane ‘Hizbullah’ tişörtü almam gerekecek. Birçok rengi var ancak hareketin özgün rengi olan sarı yeşil renklerinde olanı seçiyorum.

 

Hava gezmeye çok uygun. Serin, ancak pırıl pırıl bir gökyüzü ve güneş var. Baalbek ören yerini gezmeye gelmiş bir iki Fransız ve Lübnanlı grup var. Paskalya tatilinin göbeğinde buranın çok daha kalabalık olması gerekirdi ancak Ortadoğu’da son dönemde yaşanan olayların zaten küllerinden yeniden doğmaya çalışan turizmi etkilediği görülüyor.

 

Hizbullah denetiminde olan Baalbek merkezini geziyor ve muz ve pide satın alıyorum. Kent merkezinde İran'da hemen hemen her yerde gördüğüm yoksullara yardım amacıyla konulan iki elin kavuşumuyla simgeleştirilen yardım ve zekaat kutuları burada da kaldırımları süslüyor.

 

Hizbullah'ın direniş şehitleri ve önder Nasrallah'ın gülümseyen bilge yüzü caddelerdeki direkleri süslüyor. Sırt çantamı geri alıp ilçenin kuzey batısından Chlifa’ya doğru yürümeye başlıyorum. Baalbek çıkışında bana yardımcı olan Şiilerin aracına binip, beni 20 kilometre ötedeki Chlifa’ya kadar götürecek dolmuşa bineceğim kavşağa geliyorum. Hıristiyan yerleşimi olan Chlifa’dan hedefim olan Yammune’ye yürümeye başlıyorum. Lübnan Ordusunun ilçe çıkışında kurduğu barajdan sırt çantamla yaya olarak geçerken askerlerin tuhaf bakışlarıyla karşılaşıyorum. Onlara soru sorma olanağı tanımadan Yammune yönünün teyidini alıyorum. Ordunun Bekaa’da kurduğu barajlar yer yer tank ya da zırhlı personel taşıyıcılarıyla desteklenmiş. Kum torbaları, içi betonla dolu variller, dikenli teller, betonarme mevziler kullanılmış.

 

Bekaa vadisinin batısındaki platoda yer alan 1000 metre irtifadaki Chlifa’dan, 1375 metre irtifadaki Yammune’ye kadar yaklaşık 10 kilometrelik yolum var. Havanın kararmasına daha çok zaman var ve bir sorun çıkmazsa Yammune’ye rahat rahat ulaşacağım.

 

Yol keskin bir dönemeçten sonra döne döne Lübnan dağlarının eteğinde küçük bir gölün kenarında yer alan şirin bir köye doğru alçalıyor. Yammune idari olarak üç muhafazatın kesiştiği bir bölgede yer alıyor: Bekaa, Lübnan Dağı ve Kuzey-Lübnan. Yammune vadisi Orta doğunun en yüksek irtifalı vadilerinden biri. Lübnan Dağlarındaki bir noktadan fışkıran su köyün yakınında küçük bir göl oluşturmuş. Roma ve muhtemelen Fenike döneminden kalma bir tapınağın kalıntıları (Tanrıça Astarte’ye adanmış) bugün suların altında kalmış. Ancak iki duvarın kalıntıları görülebiliyor. Su kenarında bulunan küçük lokanta ve kafeteryalarda oturup serinlemek ve dinlenmek mümkün. Gölde Thuxinallus Libani adı verilen endemik bir balık türü yaşıyor. Ayrıca burası ülkedeki nadir sulak alanlardan biri olması itibarıyla göçmen kuşların önemli bir uğrağı konumunda. Yammune’de en az dört ardıç ağacı türü yanında bugün hâlâ araştırmaları devam eden 300’e yakın şifalı bitki de bulunmakta. Bölge 1998 yılında sembolik bir şekilde koruma altına alınmış. Bölgeye asıl sahip çıkan ve koruyan yerel irade ve yöre halkı. Vadinin bereketli topraklarında yakın zamana kadar haşhaş ekimi yapılmaktaymış ama sonradan yerel yöneticilerin de katıldığı yasaklama kararıyla, çiftçiler meyveciliğe ya da ayçiçeği, patates gibi ürünlere yönelmiş.   

 

Halkının tümü Şii kökenli olan Yammune bugün Hizbullah’ın denetimi altında. Buraya en yakın Ordu karakolu 10 kilometre uzaktaki Chlifa’da bulunuyor. Onlar da mevziilerin dışına çıkmaya pek niyetli gibi görünmüyorlar.

 

Köy halkının tamamına yakını aynı aileden: Chreif ailesinden Abuali ve Yasin’le kurduğum temas sonrasında, bahçede ızgara köfte yerken köy ileri gelenleriyle sohbetimiz koyulaşıyor. Dağlardaki rotamı anlattığım 50 yaşlarındaki Abuali ağabeyle hava kararınca mutlaka kamp kurmam ve karanlıkta kesinlikle intikal etmemek konusunda anlaşıyoruz. Yine köy ileri gelenlerinden biri bu yıl çok kar yağışı olduğunu ve dağı aşmamın kar/buz duvarları nedeniyle imkansız olduğunu anlatıyor. Dağlarda kurt kaynıyor diyor. Giysilerim, ayakkabılarım ve donanımımın buna elverişli olduğunu, bu koşullardan çok daha kötüsünü yaşadığımı anlatıp iyi niyetli uyarıları için teşekkür ediyorum. Biz sohbet ederken birden yakın mesafeden, evlerin arasından kaleşnikof seri atışları yapılıyor. Ayağa kalkıp ateşin açıldığı yeri kestirmeye çalışıyorum. Yasin tedirgin olmamamı, bugün köyde bir cenaze olduğunu ve havaya yapılan bu atışların gelenekten olduğunu söylüyor.

 

Çay ertesinde Yasin ile birlikte mezarlığa gidiyoruz. Tekbirler eşliğinde köyden hareket eden cenaze alayı mezarlığa ulaşmadan, dostlarımla vedalaşıp ortalık kalabalıklaşmadan yol kenarındaki meyve bahçeleri arasından Lübnan dağlarının yamaçlarındaki ağaçlık alanda hızla gözden kayboluyorum. Vadi tabanından yüz metre kadar yükselip 6 kilometre kuzeydeki Ainata’ya doğru yöneliyorum. İntikal boyunca, açıklık bir alanı geçtikten sonra aniden gizlenip yarım saat kadar kendimi gizleyerek pusuya yatıyorum. Yakın çevremde, ardımda önümde benden başkası yok; vadi temiz...

 

Yolun ortasında, vadinin Yammune’ye ait topraklarının bittiği bir noktada güneşin de batmasıyla birlikte kamp atıyorum. Dağ yamacında olmama karşın buraya kadar herhangi bir su kaynağıyla karşılaşmadım. Dağın yüzeyi kireçtaşı kayaçlarıyla kaplı ve su doğrudan zemin tarafından emildiğinden dereye benzer hiçbir yüzey akıntısı yok. Dolayısıyla su konusunda daima hesaplı davranıp mutlaka tedarikli olmakta yarar var. Ben zaten Yammune’den suyumu doldurduğum için kafam rahat. Çok rahat bir ortamda kamp atıp ılık bir havada deliksiz bir uyku çekiyorum.

 

Sabah güneş doğmadan toparlanıp Ainata’ya doğru yoluma devam ediyorum. Bir anlamda aynı vadinin devamında ancak biraz daha yüksekte, yaklaşık 1600 metrede yer alan Ainata Chlifa gibi Maruni Hıristiyanların yaşadığı bir köy. Köyün karşı yamacına vardığımda, su değirmenine benzer taş yapının bulunduğu yerde bir su kaynağının gürül gürül aktığını görüyorum ve suyumu bir kez daha dolduruyorum. Meyve bahçelerinde budama, temizlik, çift sürme gibi tek tük tarımsal faaliyetler sürdürülüyor. Ainata’nın karşısından doğrudan yamaca tırmanışa girişiyorum.

 

Güneşli bir gün ama neyse ki yükseklik arttıkça havanın serinliği fazla terlememi önlüyor. Yamaçlarda kenger toplayan Suriye’li köylülerle karşılaşıyorum. Araçlarıyla bu yamaçta yolun karla kapalı olmayan kısmına kadar çıkabildikleri noktaya kadar özel araçlarıyla gelmişler ve pazarda satacakları yaprakları dikenli bu bitkinin kökünü topluyorlar. İdlib kökenli bir köylüye daha yükseklere ilişkin rota soruyorum ancak Lübnan dağlarının zirveleri hakkında çok da bilgili olmadığını anlıyorum.

 

Sonra vadide keşif ve devriye faaliyeti yürüten, Lübnan Ordusuna ait peşi sıra giden iki hafif askeri helikopter ortaya çıkıyor. Yammoune üstünde dolanıp ardından Chlifa yönünde ortadan kayboluyorlar.

 

Ainata’dan yamacı dolana dolana tırmanan ve zirveyi aştıktan sonra Sedir Ormanı kayak merkezine oradan da Bcharré’ye kadar uzanan asfalt bir dağ yolu var ancak 1800 metrelerden sonra büyük bir kısmı karlar altında kalmış ve yamacın yüksek kesimlerinde varlığı fark edilmiyor.  

 

Dik rampayı tırmandıkça manzara şekil değiştiriyor; otla ve çiçekle kaplı zemin gevşek çarşağa dönüşüyor ve kar/buzla kaplı bölümler ortaya çıkıyor. Dik yamaçlardan birinde yer alan son düzlükte eğimli taşlık araziyi traktörleriyle sürmekte olan vatandaşlarla yarı tarzanca sohbet ediyoruz. Yaşlı olan köylü gösterdiği karlı bölümün altından dolaşıp kısmen daha az eğimli ve karsız olan sırttan yükselmemi öneriyor. ‘Allaha emanet ol’ dilekleriyle vedalaşıyoruz. Dediği gibi yapıyor ve attığım her adımda geri kayan ayaklarım sırt hattına vardığında daha bir rahatlıyor. Eğimin azaldığı noktada kaçınılmaz olarak yumuşamış kar üzerinden yürümeye başlıyorum. 2500 metrelere vardığımda hava bozmaya başlıyor; yağış olmamakla birlikte fırtınaya yakın esmeye başlayan rüzgar zirvelere bulut sürüklemeye başlıyor.

 

Tırmanışın sonunda asfalt yolun küçük bir kısmının da göründüğü 2580 metredeki geçide varıyorum. Geçidin bulunduğu noktada taş duvarlı iki odalı kapısı penceresi olmayan, içi buzlaşmış bir kar örtüsüyle kaplı bir barınak var. 23 kilo civarındaki emektar sırt çantasının da yüküyle terledim ve bir hayli yoruldum. Geçitte rüzgar rahatsız edici bir şiddette esiyor. Eldivensiz geldiğim için ellerim ve parmaklarım çok üşüyor. Rüzgardan barınağın arkasına sığınıp çantamdan çıkardığım montu giyiyorum. Sonra barınak duvarının hemen dibine çadırımı kazıkları ağır taşlarla destekleyerek kurup kampımı atıyorum. Dağın öte tarafında batıda Kadisha Vadisi ve Bcharré merkezini uzaktan hayal meyal görebiliyorum. Ancak kısa sürede dağın öte yamacı denizden gelen nispeten daha nemli bulutlar tarafından kaplanıyor.

 

Önce geçidin 500 metre güneyinde, üzerinde kocaman alüminyum bir haç bulunan 2700 metrelik zirveyi yapıyor ardından doğrudan sırtı izleyerek kuzeye yöneliyorum. Rüzgarın şiddeti sırtta yol aldıkça artıyor ve sabahki sıcak ve ılıman havanın ardından burada donmaya başlıyorum. Yağış olmamasına seviniyorum. Artık solumda yanı batıda kalan Bcharré vadisinden, Sedir ormanları teleski tesislerinden eser yok, ortalık buluta gömülmüş durumda. Neyse ki şimdilik sırtta yer alan tepeler boyunca şiddetli rüzgar nedeniyle bulutlar dağılıveriyor.      

 

Önce kuzey doğu yönünde birbirine çok benzeyen ve sırasıyla Dahr el Addib (2995 m), Ard el Mezrab (3041 m) ve 3071 metrelik isimsiz tepenin ardından tam kuzeyimde yer alan ve üzerinde üçayaklı bir metal işaret bulunan, Lübnan’ın en yüksek noktası 3088 metredeki çok de gösterişli olmayan Qornet el Sawda’ya yüksek tempoda üç buçuk saatte ulaşıyorum. Sırtı izleyen rotanın başlangıcında kara denk gelmiyorum. Rüzgarın şiddetini azaltmasıyla hava iyi soğuduğundan ve bulutlar da sırta yerleşmeye başladığından geldiğim yoldan hızla çadırımı kurduğum noktaya havanın kararmasına yakın zamanlarda geri dönüyorum. Üst üste içtiğim sıcak çaylar ve yediğim bisküviyle birlikte yavaş yavaş toparlanmaya başlıyorum.

 

Gecenin belirsiz bir saatinde hiç durmayan rüzgar yine hızlanmaya başlıyor ve yağmur olduğunu sandığım yağış çadırın tentesine pıtır pıtır vuruyor. Hava sıcaklığı çadırın içinde sıfırın altına düşüyor (-2 civarı) ve gece üşümekten ve belki de irtifadan hiç de rahat uyumuyorum.

 

Sabah rüzgar kesilmiş olsa da dışarıya çıktığımda gece kar yağdığını anlıyorum. Çadırın tentesi dahil her tarafı buz kesmiş. Bulut içerisindeyim ve güneşin ortaya çıkıp çadırı kurutmasını bekleyecek halim yok. Donmuş kazıklarını söküp çadırı toplayarak, eridiğinde içeridekileri ıslatmasın diye torbasını sırt çantasının arkasına dışarıdan bağlıyorum.

 

Batı yönünde kar buzun arasından bazen kendini belli eden yolu yamaçtan kestirme inerek Sedir Ormanları telesiyej istasyonlarına doğru alçalmaya başlıyorum. Hava ısınıyor ancak bulut alçaldıkça yoğunlaşıyor. On metre önümü zor görüyorum. Ordunun telesiyej istasyonuna doğru yeniden bulduğum asfalt yol olmasa yönümü zor bulacağım. Yolda motorlu kızak araçları var. Ancak saat de erken olduğu dışarıda hiçbir yaşam belirtisi yok. Sedir Ormanları sivil kayak istasyonunu da geçtikten sonra yağmur yağmaya başlıyor.

 

Bcharré Sedir Ormanları parkının önündeki bir hediyelik eşya dükkanına yükümü emanet edip, henüz kapalı olan parkın parmaklıklarının üzerinden atlayarak devasa sedir ağaçlarının görüntülerini çekiyorum. Burada karılaştığım Hıristiyan Marunî genç, dağın öte tarafındaki Suriyeli çiftçilerden sonra karşılaştığım ilk insan oluyor. Yağmur hızlanıyor; yeniden alçalan bulut nedeniyle sabahın köründe dev ağaçların arasında yaptığım geziyi kısa tutuyorum.

Ana yoldan inmeye devam ediyorum ancak bu kez yağmur hızlanıyor. Kapalı bir imalathanenin korunağında yırtıklarla dolu pançomu giyiyorum. Sonra bir yol ayrımında, yeniden on metreye düşen görüş nedeniyle çelişkiye düşüyorum. Yolun kenarında Lübnan Ordusunun bir tesisi var ama kum torbalarıyla çevirili nöbetçi kulübesi ve dikenli tellerle desteklenmiş duvarın ardındaki mevziler bomboş. Nizamiyeye benzer ofise yöneliyorum. İçeriden Amerikan Ordusunun artığı M-16 tüfekleriyle üç Lübnan askeri çıkıveriyor. Pançonun içindeki sırt çantamla devasa kütleli bu yabani adamdan ürküyorlar. Hiç öyle Türk, Müslüman muhabbetlerine girmeden, rahatsızlık için özür dileyip Fransızcamla Bcharré yolunu soruyorum. Rahatlıyorlar. Burası Lübnan Ordusunun Sedir Ormanlarındaki askeri kampıymış. Yokuş aşağı inerken sisin içinden içi dolu bir Hammer cip peydahlanıyor (yine Amerikalıların bıraktıklarından).

 

Yağmur suyunun panço üzerinden süzülmesiyle diz seviyesinden bot içlerine kadar sırılsıklam ıslanıyorum. Yazlık otel ve dağ evlerinin bulunduğu bölgeyi de pek bir şey görmeden aşıp, Kadişa Vadisinin tam başlangıcındaki mağaraya doğru, küçük televizyon vericisi binasını da geçtikten sonra yamaçtan döne döne inen yoldan aşağıya alçalıyorum. Yaklaşık bir kilometre sonra yoldan ayrılan bir patikayı gösteren levha Kadişa Mağarasını işaret ediyor. Mağaranın içindeki ve çevresindeki gözelerden, Lübnan Dağlarının karlarıyla beslenen ve çağlar boyunca derin vadinin oluşumuna yol açan Kadişa Irmağı doğuyor. Vadi, barındırdığı doğal ve kültürel varlıklar dolayısıyla UNESCO’nun Dünya Kültür Mirasına dahil edilmiş. Barındırdığı binlerce hayvan ve bitki çeşidinin %10’u endemik nitelikte.  

 

Hıristiyanlar için kutsal olan ermişler vadisi Kadişa, Bcharré’den başlayıp yaklaşık sekiz kilometre sonra, yamaçtaki Hadeth El Jebbe yerleşiminin alt tarafındaki Wadi Qannoubine ve Ehden bölgesine çıkan Wadi Qozhaiya olmak üzere ikiye ayrılıyor.

 

Milattan önce 3.bin yıldan Roma devrine kadar insanlara ev sahipliği yapan vadideki yapay veya doğal mağaralarda birçok tarihi şapel, manastır ya da keşişlerin inziva yeri yer almaktadır. Nesturiler, monofizistler, Keldaniler ve hatta Müslüman sufiler buraları mekan tutmuşlardır. Bugün hâlâ kilise çanlarının inlettiği vadi derinliklerinden çağlar boyunca Yunanca, Arapça, Aramice ve Etiyopya dilinde okunan ilahilerin uğultusu yükselmiş.

 

Yoldan ayrılan ve vadinin başlangıcındaki derin uçurumun yamacından giden daracık patika yol bazı yerlerde heyelanla yukarıdan düşen taşlarla kesiliyor. Bir kilometre sonra dağın içinden çağlayan bir göze derin uçurumun kenarında yolu filan yok etmiş ve yukarıda bulunduğum yerden göremediğim bir yere iki çelik halatla bağlanmış altı metrelik demir bir köprüden geçmem gerekiyor. Yol vadinin sonuna ya da bir anlamda başlangıcına ulaşmadan kırık bir demir kapının kapattığı mağara girişine varıyorum. Kapı önünde ancak çadırı kurabileceğim büyüklükte kuru bir düzlük var. Çantamı bırakıp kırık kapıdan içeri giriyor ve Kadişa Nehrini besleyen ana gözelerden birinin kaynadığı mağaraya giriyorum. Karanlıkta yol bir süre sonra kesiliyor. Geri dönüp kırık kapıyı düzeltiyor ve sanki kırılmamış gibi menteşelerine dayıyorum.

 

Sonra da kuru gördüğüm yere çadırımı kuruyorum. Burası çok korunaklı bir yer ve tek bir yağmur damlası almıyor. Vadiden yamaçlardan aşağıya süzülen suyun sesi yükseliyor. Çadıra girip üstümü değiştiriyor ve dinleniyorum. Saat 14:00 olmuş bile. Dışarıya hiç çıkmadan çadırda dinleniyorum. Bir ara mağarayı gezmeye gelen üç kişinin sesleri yaklaşıyor. Sonra kapıyı kapalı görünce fazla yaklaşmadan uzaklaşıyorlar. Yağmur yağmaya devam ediyor, ancak irtifanın (1700 m) da etkisiyle hava önceki güne göre oldukça iyi.

 

1400 metre yükseklikteki Bcharré, biraz Ihlara Vadisine de benzeyen Kadişa Vadisinin başlangıcında, vadinin kuzey yamacında uçurumun kenarındaki düzlükte kurulu. 13 000 bin nüfusunun çoğunluğu turizmin yanı sıra, armut, elma ve kiraz tarımıyla uğraşan bu özgün dağ kasabası aynı zamanda ünlü yazar, ressam ve şair Halil Cibran’ın (1883-1937) doğduğu yerdir (burada müzesi bulunuyor). Haçlı seferleri döneminde Bcharré’ye Buissera adı verilmiş ve Tripoli Kontluğunun önemli üslerinden biri olmuş. Memluklular döneminde bölge bir anlamda Marunî kilisesine bağlı belli bir özerklik içerisinde yönetilmiş.

 

Ertesi sabah merkezde alışveriş yaptığım yaşlı Marunî, elektrikli soba önünde oturup ısınmam için ısrarcı oluyor. Türk olduğumu söyleyince dinler farklı ama hepimizin Tanrısı bir diyor. Kişisel olarak benim tam da karşılığı olmasa da bizim vatandaşlara yaklaşımı olumlu. Geçen yıl burayı 5 bine yakın Türk ziyaret etti, diyor. Vaktim olsa biraz ileriye gidip, iç savaştaki ırkçı Falanjistlerin önemli bir kanadını oluşturan Marunîlerin Sabra ve Şatilla’da savunmasız Filistinli kadın ve bebelere yaptıklarından bahsedeceğim ancak adamla tarzanca bile zor anlaşıyoruz.

 

Vadinin Kuzey tarafında Bcharré ve Hadchit arasında, bölgede sütü kesilen kadınların rağbet ettiği ve kayalık duvarlarında 16 ncı yüzyıl döneminden kalma duvar resimleri bulunan Saadet Ed-Barr şapeli (Bol sütlü Meryem Ana) ve Hoowie adı verilen suyun kayayı oymasıyla oluşan devasa ve çok derin bir dikey mağara bulunmakta. Ancak ben vadinin öte tarafından yoluma devam ettiğim buraları ancak karşı yamaçtan, yani uzaktan görebildim.

 

Kasabadan ayrılıp asfaltı izleyerek Bcharré’nin hemen karşısında 3 kilometre ötede bulunan ve Lübnan’ın en yüksek köyü olan 1750 metredeki Beqaa Kafra’ya varıyorum. Köyün altından devam eden asfaltın sağında, Kadişa Vadisinin yamacında bulunan St.Simon Manastırını geziyorum. Manastırın bahçesinden kutsal vadinin muhteşem manzarasını yüksekten izliyorum.

 

Sonra sırasıyla Bazaoun, Hasroun (eski özgün taş yapıların çoğunlukta olduğu köy), Dimane ve Brisatte yerleşimlerini geçip Bcharré merkezine yaklaşık 14 kilometre uzaklıktaki Hadeth El Jebbe’ye varıyorum. Yerleşimlerde bölgeye özgü taş dağ evleri ve hiç eksik olmayan kiliseler ve dini yapılar dikkat çekiyor. Ayrıca çoğu evin girişinde kimisi kutu içerisinde korumaya alınmış kimisi ise açıkta önlerinde mum yakılan birçok ermiş heykeli ve ikona bulunuyor.

 

Yolda yağmur kesiliyor. Hadeth’te ana yoldan ayrılıp köy içine girerek Tannourine Milli Parkına doğru yönelen yola sapıyorum. Yaklaşık 4 kilometre süren hafif eğimli rampada yükselip, rampanın sona erdiği ve aşağıdaki sedir ormanını gördüğüm noktada yoldan ayrılıp ormana yanaşıyorum. Hava yine bozdu ve yağmur atıştırmaya başladı. Sedir ağacı ormanının kıyısında çiçek açmış ahlat ağaçlarının altındaki çimenliğe acilen kamp atıyorum. Çok yoruldum ve nedense sırtımda bir ağrı başladı. Bugün toplamda sırt çantamla 25 kilometreye yakın yürüdüm ve yoruldum. Çadır kurduğum yerin çevresinde sonradan fark ettiğim bazı fare deliklerini akşam rahatsız edilmemek için iri taşlarla kapattım. Ormanın kıyısındaki gürültüsüz ve dingin bu yerde deliksiz bir uyku uyuyorum.

 

Güneşli bir sabaha uyanıp Tannourine Milli Parkının içindeki vadiye doğu yönelen toprak yoldan aşağıya iniyorum ve sedir ağaçları arasından 4 kilometre sonra vadinin başka bir küçük vadiyle buluştuğu kavşaktaki on yirmi hanelik Tannourine’e bağlı küçük bir mezra olan Ayn El Raha’ya varıyorum. Kanyonun sol tarafında kaldığım ve dere üzerindeki köprü de yukarıda kaldığı için, vadi tabanındaki dereyi aşmakta zorlanıyorum.

 

Dik yamaçlar taş duvarlarla desteklenmiş sekilerle basamaklandırılıp meyve ağaçları dikilmiş. Yazın kurak ikliminde kullanılmak üzere sulama kanalları, beton havuzlar ve kalın kangal borulardan oluşan bir şebeke oluşturulmuş. Mezrada bir iki evin önünde gördüğüm araba dışında hayat belirtisi yok. Evlerin kepenkleri kapatılmış. Yol köyün içinde ikiye ayrılıyor: vadi boyunca alçalarak batıya yani denize doğru devam eden yol sağa, köy içinden kıvrılarak yükselen ve güneydeki tepeyi aşan yol ise sola yöneliyor.

 

Suyumu doldururken evlerden birinden çıkan Pierre’in davetiyle kahve içerken öğleden sonra birlikte Beyrut’a aracıyla inmek konusunda anlaşıyoruz. Pierre Beyrut’ta oto döşeme işiyle uğraşan Hıristiyan Marunî samimi bir aile babası. Hafta sonu hanımı Roula ve oğulları Antony ile birlikte yazın sıcak günlerinde sürekli kalacakları yayla, köy evlerine gelmişler.

 

Çantamı köyde bırakıp solda yoldan yüksüz olmanın verdiği rahatlıkla rampayı tırmanıp, öte taraftaki Tannourine vadisine bakan tepeleri dolaşıyorum. Hava ısındı.

 

Lübnan Dağlarının yamaçlarından, bu irtifalar dolaylarında sırasıyla Laqlouq, Mejdel, Lassa, Afqa, Faraya, Baskinta’ya devam ederek buradan Lübnan’ın ikinci doruğu Sannine’ye –iç savaş sırasında döşenmiş bulunan kara mayınlarının durumu hakkında güncel bilgiler almak kaydıyla- tırmanılabilir. Ancak bu en az bir hafta daha süre alacağından, Beyrut il merkezine gidip oradan Sayda’ya ve Litani ırmağının güneyinde kalan Sur’a gitmeyi tercih ediyorum.

 

Pierre ve ailesiyle birlikte yolda uğradığımız akrabalarla birlikte bahçede tabbule, çiğ ciğer ve çiğ köfte yiyoruz. Kasetçalardaki müziğin etkisiyle, ben ara sıra kafamı araç camına vursam da, daracık dağ yollarında Jeep aracın yola nasıl tutunduğunu test ediyoruz. Byblos – Jounieh arasındaki düzgün sahil yolunda kendime geliyorum. 

 

Jounieh'teki lüks oteller ve Casino de Liban'ın önündeki son model araç kalabalığı. İç savaştan kalma kurşun delikleri henüz kapatılamamış. Vadideki haki çadırların aralarından yükselen kaleşnikov sesleri. Dünyanın en acımasız ve en donanımlı orduları karşısında toprağını, varlığını ve geleceğini, dişiyle tırnağıyla savunmaya hazırlanan inançlı halk, İsrail'in yenilmez tankları 'Merkeva'ların 'son teknoloji' RPG-29V Vampir tanksavar roketleriyle nasıl etkisizleştireceğini öğreniyor.

 

Hizbullah'ın denetimindeki Bekaa'da haşhaş üretimi yasak. Eskiden haşhaş ekilen bereketli topraklarda meyve ağaçları tertemiz çiçekler açmış. Ortak düşman ABD'nin işgali ve denetimi altındaki Afganistan'da, Dünya haşhaş üretiminin %90'ı gerçekleştiriliyor. 

 

Yeryüzünde çelişkilerin bu kadar yoğun ve iç içe yaşandığı başka bir coğrafya daha var mı? 

 

Otobüste yanıma oturan Lübnanlı genç ümitsiz: "Emperyalistler şu anda Arap ülkelerinde hazırlıksız yakalandıkları ansızın gelişen halk hareketlerinde dizginleri yeniden ele almakla meşguller. Lübnan çok zengin ve kilit konumda bir ülke. Açıklarda, Akdeniz'de doğalgaz ve petrol yatakları tespit edildi. Bu son operasyonda Suriye'den sonra sıra bize de gelecek..."

 

 

Ortadoğu'da emperyalizm ve Siyonizm yenilecek!