Şövalyelerin Kalesi
Brenda, 2008 yılından beri anavatanı Kanada’ya dönmemiş. Nasır’ın, kaleye 50 metre uzaklıktaki ‘Last Rabiah ya da Restaurant La Table Ronde’ lokantasının bahçesindeki çimenliğe çadırımı kurarken sohbet ediyoruz. Sınır Tanımayan Doktorlar Örgütü’yle Afrika’da bir dönem çalışmış, şimdi ise tam bir dünya vatandaşı olmuş. Program, bir yere yetişme gibi zaman kaygısı duymadan, sınır tanımadan rahatça gezeliyor.
Buraya gelmeden önce Mısır, Ürdün, Lübnan’da kalmış. ABD’nin, silahlı kuvvetlerin emin ellerine devrettiği Tahrir Devrimi yaşanırken Mısır’daymış. Bizim 5 yıldızlı otellerin lobisinden çıkmayan, halka karışıp insanlarla temas etmekten, ülkenin dokusunu yakından keşfetmekten ödü kopan, gözü pek profesyonel gezginlerimizin aksine tek başına kadın hâliyle, 45 litrelik sırt çantası ve kurduğu yakın dostluklarla gezdiği ülkeleri dokusunu ‘soluyarak’ yaşıyor.
50 kilometre uzaklıktaki Humus’tan buraya öğleden sonra iki buçukta varabildim ve çantamı Nasır’a emanet ettikten sonra Fransızların ‘Krak des Chevaliers’ adını verdikleri eski Haçlı kalesini ayrıntılı olarak gezme olanağı buldum. İçerisi çok kalabalık değildi ve topu topu 30 turist vardı. Birçok kişinin dünyanın en güzel kalesi olarak değerlendirdiği Şövalyelerin hisarı iç içe iki sur yapısından oluşuyor.
Arapların Qal’at al Hosn ya Hisn al-Akrad dedikleri, ilk başlarda eski bir Roma kalesi olan yapı, Suriye’nin batısında Ansariya dağlarının Homs ovası ile Tartus kentinin bulunduğu kıyı şeridi ve kuzeydeki Antakya ile Tripoli ve Beyrut kentleri arasındaki bağlantıyı sağlayan kavşak noktası olan El-Bukeia vadisine hâkim 700 metre yüksekliğinde bir tepede inşa edilmiş. Önce 1110 yılında kaleyi ele geçiren Tripoli Kontu, burayı 1142 ve 1271 yılları arasında, daha sonraları Rodos veya Malta Şövalyeleri olarak anılacak Haçlı Hospitalier Şövalyelerine devretmiş ve yapı Haçlıların en önemli müstahkem yerlerinden biri olmuştur. 1157 tarihinde yaşanan ciddi deprem sonrasında çok hasar gören kale, Hospitalier Şövalyelerinin komutanı Raymond du Puy tarafından onarılarak genişletilmiş.
Haçlılara büyük kayıplar verdiren Kürt Selahaddin Eyyubi’nin 1193 yılında ölümünden sonra Müslümanlar arasındaki birlik dağılınca, iç içe girmiş iki surlu yapısıyla ve 2000 askerden oluşan garnizonuyla kale en parlak devirlerini yaşamış. Kalenin yer altında bulunan çok büyük erzak depolarındaki stoklar sayesinde 5 yıl boyunca kendi kendine yetebilecek bir konumdaymış. Bugün devasa geniş mutfakları ve zeminde küplerin oturtulduğu deliklerin olduğu erzak yerleri görülebiliyor.
Memluklu Hükümdarı Baybars’ın iktidarı ile Haçlıların bölgedeki hareketleri kısıtlanmış ve çevresindeki arazilerin Memlukluların eline geçmesiyle ve genel olarak o dönemde Haçlı Seferlerinin gücünün zayıflaması nedeniyle, kaledeki garnizonun mevcudu 300 askere kadar düşmüş. Baybars 1271’de kaleyi zorlanmadan ele geçirmiş. 35 gün süren kuşatma sırasında Memluklular, dar geçitlere ve iki aşamalı bir yapısı olan ana kapı yerine kaleye güneyden saldırmayı tercih ederek ve burada açtıkları gedikten kalenin birinci surlarını aşmış. Sonra Haçlıların komutanları adına yazdıkları bir sahte mektubu bağladıkları güvercini içeridekilere göndermişler. Kuşatılan haçlılar çoktan teslim olmaya hevesli oldukları için de bu ucuz oyunu yutmuş görünerek teslim olmuşlar.
Memluklular kaleyi onarıp, yapıyı güney tarafına bir su kemeri ve hamam ekleyerek zenginleştirmiş, ancak stratejik önemini de gittikçe yitirmeye başlamış. Timur ve hatta Osmanlı istilaları sırasında kaleye pek önem verilmemiş.
1920 yılında Suriye’nin Fransız mandasına geçmesiyle birlikte kalenin içine yerleşen halkın oluşturduğu köy, insanları ve hayvanlarıyla boşaltılarak bugün kalenin altındaki yeni yerine taşınmış. Yapının içerisindeki evler ve duvarlar köylülerden tek tek satın alınmış. Dehlizlerden ve tünellerden tonlarca çöp çıkarılmış.
Kapıdan girer girmez sol tarafta yer alan derin ve devasa koğuş galerileriyle ve ahırlarıyla garnizon bölümünü gezerken insan yorulmaya başlıyor bile. Dış surlarla, şövalyelerin ve komuta kademesine ait yapıların bulunduğu iç surlar arasında, batıda iki sur yapısı arasında hendek işlevi de gören kocaman bir su havuzu var ki bugün de içi üzeri yeşil bir yosunla ve pet şişelerle kaplı su var hâlâ. Mutfaklar, erzak yerleri derken dış surlar üzerinden kaleyi çepeçevre gezip giriş kapısının oradan ikinci yapıya, iç surlara geçiyorum. Daha sonra camiye dönüştürülen küçük ve şirin bir Şapel ve şövalyelere ait birtakım taş süslemeli yapılar. İkinci kademedeki sular üzerinden dönerek merkezde kuzeyde yer alan en yüksek kuleye çıkıyorum. Burası her yere hâkim konumda olan kale komutanının mekanı.
İlk başlarda, Haçlıları karalamak ve müminlerin inancını kamçılamak için Müslüman dünyasının uydurduğu bir masal sanıyordum, ancak bu cüretkar Haçlılar (Şövalyelerin çoğu da Fransız üstelik!) aç kalıp sıkıştıkları anlarda gerçekten de pişirerek afiyetle insan eti yemişler ! Maraat El Numan’da Birinci Haçlı Seferi sırasında Frankların insanların kadavra etlerini pişirerek yedikleri bizzat kendi kayıtlarıyla teyit edilmiştir (Döneme ait Latince yazılı bir belgenin tercümesi – Aude Matignon - Arléa Yayınları, Mart 1998 136-137 nci sayfalar). Bu arada Fransızların yamyamlığından söz edilince aklımıza “İl était un petit navire, qui n’avait jamais navigué…” şarkısı geliveriyor. Bir varmış bir yokmuş, deniz yüzü görmemiş küçücük bir gemi varmış diyen şarkıda, kaza yapan ve aç kalan gemi personelinden ilk yenecek insan olma kura’sını çeken genç bir denizci için yazılmış, garip melodili bir denizci şarkısıdır. Arkadaşları kendisini hangi sosla ve nasıl pişireceğini tartışırken, genç denizci mucizevi şekilde kurtulur.
Sabahın ilk ışıklarının aydınlattığı sağlam kireç taşı duvarlarıyla, iç içe geçmiş kusursuz kale yapılarıyla birlikte yavaş yavaş uyanmaya başlıyor. Işık oyunlarıyla bana bakan kulelerdeki pencerelerde telaşlı gölgeler oynaşıyor. Bugün resmi bayram olmasına rağmen sabahın 6’sında aşağıdaki zeytinliklerin arasından, köyden motor sesleri yükseliyor. Dolmuş bulmakta zorlanmayacağım. Geçen bunca süre zarfında işi çoktan öğrenmiş bulunan Haçlıların intikamı yine boş durmamış. Bugün çöldeki Palmira’ya gitmek için geçeceğim Humus’ta durum biraz gerginleşmiş...