Skip to main content

Hierapolis günleri

Yaşamın akışı içinde sürüklenirken insanın ‘her şeyi bir kenara bırakarak’ kendini göçebeliğin duruluğuna bıraktığı anların kısıtlı oluşu karşısında, iş kısırdöngüsünü kırmanın yollarını arttırmayı zorlayarak, içimizden ‘keşke kendimize daha fazla kaçamak yolları yaratsaydık’ demek geliyor.

Çok da önemli olmamakla birlikte 1990 yılıydı sanırım, ya da ona yakın bir dönem. İstanbul’un kendini yinelemeye başlayan sıkıntısına, adı konulmamış ‘düşük yoğunluklu savaşın’ anakentlere sıçrayan boyutundan etkilenen kötü bir sezon beklentisi de eklenince, Gülcan ile birlikte sırt çantalarımızı alıp kendimizi Karadeniz kıyısında planlamasız, doğaçlama bir maceraya bıraktık. Hem de hiç öyle önceden çok ayrıntılı hesaplara girişmeden. Kendisi ayrı bir anlatı konusu olacak, Şile’den Sarp’a kadar bir ayı aşkın bir süre içerisinde, otostopla Karadeniz’in kıyıları ve kısmen de iç taraflarında süregelecek bu güzel serüvenin sonunda, Pamukkale’ye geçici bir süreliğine yerleşip ürettiğimiz minyatür sehpalar üstüne yapıştırdığımız küçücük resimli tuvallerimizi satmaya başladık. Asker arkadaşım ve o dönemde Hürriyet Gazetesi Denizli temsilcisi olan sevgili Bülent’in yardımlarıyla valilikten özel izin alarak, Hierapolis ören yeri içerisindeki tiyatroda küçük resimlerimizi yapma ve turistlere satma olanağı bulduk.

Fazlalık kavak, kayın, çam kerestelerinden marangoza rica minnet yarım santimlik çıtalar halinde doğrattığımız tahtaları el çabukluğuyla kesip birleştirerek üçayaklı minyatür tuval sehpaları yapıyor, Gülcan da sessiz sedasız bunların içerisine sade,  güzel, küçük suluboya resimler çiziyordu. Turist grupları tiyatroyu genelde sabah ziyaret ettiği için biz de sabahın yedisinden itibaren Hierapolis’teki tiyatronun sahnesine açılan giriş tünelinin hemen çıkışındaki büyük bir blok taşın üstüne oturuyor ve öğlene kadar resim çalışmamıza başlıyorduk. Arada genelde ‘topluca gelen varlıklı müşterilerimizi beklerken ‘bürgücülerle’ muhabbetimiz koyulaşıyordu. Aralarından bize daha sıcak ve samimi yaklaşan Fatma Abla ile ilişkimizi ilerletmiştik. Güneş zirvedeyken sıcakla birlikte mekana gelen turistlerin sayısı da azalınca, eskiden travertenlerin göbeğinden geçen asfalt yoldan aşağıya köye doğru süzülüveriyorduk. Daracık odamızda henüz çocuksuz olan bizi sık sık ziyaret eden şirin küçük Eşe’nin güler yüzlü meraklı bakışları eşliğinde, ertesi günün mallarını hazırlamaya başlıyorduk.

Kültür Bakanlığının müze bekçileri ile Hierapolis ören yerinin üst kısmında, çevre yerleşimlerden gelen ve çoğunluğu geçimini Pamukkale’den sağlayan köylülerin SİT alanına yaptığı ruhsatsız evlerden oluşan ‘Ören Mahallesi’ sakinleri arasındaki kovalamaca, zamanla bizlerin de alıştığı olağan bir ‘gel-git’ hareketine dönüşmüştü. Hatta her devrin cengaver basın şövalyesi, ‘kamusal ahlakın yılmaz bekçisi’ Uğur Dündar da bir programında buradaki kimi ‘girişimcilerin’, membaından gerçekleştirdikleri tarihi eser ticaretini çok izlenen programında gündeme taşımıştı. Egemen yasanın kıyısında dolanan yaşamımızın bu döneminde de, Sormagir’in bir alt paraleli Pürtelaş sokaktan sonra burada da Uğur Ağabeyle yollarımız bir kez daha çakışıyordu.

Biz ‘çalışırken’, müze bekçilerinin periyodik yokluğunda, onlar avuç içlerine, kot pantolon ceplerine ve çoraplarına sakladıkları, hayvan dışkısında sonradan antikleştirilmiş yeni mamul taş ‘kelleleri’ ve sikkeleri, başıboş dolaşan, uyanık geçinen meraklı turistlere kakalamaya çalışıyorlardı. Alan memnun satan memnun dedikleri türden alışverişin büyüsü çoğunlukla havaalanlarındaki güvenlik aramalarında parlayan kelleleri gören polislerin müdahalesiyle sonuçlanıyordu: Kısa gözaltı, müzeden çağrılan uzmanlar, kaçan uçaklar…

‘Mobil antikçilerin’ anneleri, bacıları, komşuları ‘bürgücüler’ ise Denizli merkezinden toptan aldıkları dantel ve çorapları, Buldan işi örtüleri ‘yöresel’ el işi diye turistlere satıyorlardı. Bürgücüler durumları gereği biraz daha yerleşik, taşçılar ise tehlikeli yükleri nedeniyle fazlasıyla ‘mobildiler’. Müzeciler tiyatroya giden yokuşun başında görünür görünmez, uzaktan çalınan ıslıklarla –ki o dönemde namert cep telefonları henüz yaygınlaşmamıştı- mahalle sakinleri dalga dalga yüksek irtifadaki güvenli ana üslerine doğru geri çekiliyorlardı.

M.Ö.190 yılında Pergamon Kralı II.Eumenes tarafından Pamukkale yamaçlarına kurulan ve ovaya 70 metre yüksekten bakan Hierapolis antik kenti, her ne kadar Pamukkale travertenlerinin biraz gölgesinde de kalsa Türkiye’nin sahip olduğu en önemli tarihsel varlıklar arasında sayılabilir. Antik kent, termal kaynaklarından tedavi amacıyla yararlanılması dolayısıyla özellikle Roma döneminde büyük gelişme göstermiş. Çok özgün yapılı 15 000 kişilik tiyatronun kapasitesinden hareketle, kentin zamanında yaklaşık 100.000 nüfusu barındırdığı tahmin ediliyor. Yapı konumu itibariyle mükemmel bir akustiğe sahip.  Sahne arkası dekoruyla Türkiye’deki en ‘süslü’ antik tiyatrolardan biri olan yapının sahne altındaki bölümüyle seyirci oturma sıraları arasında koruma amaçlı olarak bırakılan yükseklikten burada eskiden gladyatör dövüşlerinin yapıldığı anlaşılıyor. Sahnenin ortasında kent ileri gelenlerinin oturduğu kabartmalarla süslü ‘şeref tribünü’ ilgi çekiyor. Tiyatroda bulunan heykel ve heykelciklerden ‘yurtdışına kaçırılmayanlarını’, yine ören yeri içerisinde bulunan Hierapolis Müzesinde görmek mümkün.

Kent adını Pergamon’un efsanevi kurucusu Telephore’un eşi Hiera’dan almış. Hierapolis, Roma dönemine ait en zengin nekropole sahip. Kent sakinlerinin yanı sıra buraya tedavi amaçla gelip burada vefat edenlerin, basit, lahit, Tümülüs ya da oda mezar gibi çeşitli türlerdeki mezarların bulunduğu, ören yerinin Kuzeyinde bulunan yaklaşık 1200 gömütlük devasa nekropol dikkat çekiyor.

En iyi müşterilerimizi oluşturan İskandinav turistler, genelde kentin diğer bölümlerini önceki gün geziyor, bir gece otelde kaldıktan öğlen sıcağına kalmadan sabah erkenden tiyatroyu ve yol üstündeki yerleri gezerek turlarına devam ediyorlardı.

Ören mahallesi sakinlerinin verilen ücret nedeniyle birlikte çalışmaya can attıkları İtalyan Francesco d’Andria yönetimindeki arkeologların yaptığı çalışmalar sonucunda, 2011 yılında burada, M.S.80 yılında çarmıha gerilen, İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Philipus’un mezarı bulundu. Söz konusu mezar nekropolün arka yamacındaki Şehitlik Tepesi’ndeki Philippus Kilisesinin (Martyrion) 40 metre yakınında bulunan yeni kilisenin kalıntılarında bulundu.

Antik kentte ilgimizi çeken öykülerden biri de, tiyatronun alt taraflarındaki Plutonium’da rehberlerden duyduğumuz antik çağın sahtekar rahiplerine ilişkin anlatılanlardır. Plutonium Cehennem Tanrısı Pluton adına jeolojik bir fay üzerine inşa edilmiş bir tapınaktır. Strabon gibi birçok antik yazarın aktardığına göre, bu küçük mağaranın girişinde, hemen altındaki kanallardan geçen termal suyun saldığı karbon monoksit gazı yoğunlaşıyordu. Antik dönemde halk, bu suların yeraltının hükümdarı Plüton tarafından gönderildiğine inanıyordu. Mağara girişinin önünde yer alan geniş bir bölgeye insanların girmesi yasaktı. O dönemlerde hadım edilmiş rahipler mağara girişine tavuk, koyun gibi hayvanlar sokuyor ve bunlar kısa sürede boğularak ölüyorlardı. Hatta kimi zaman kendileri de nefeslerini tutarak buraya giriyor ve ölmeden geri çıkmalarını Tanrılarla iyi ilişkilerine yoruyorlardı. Köylülerden duyduğumuza göre yine buranın alt tarafındaki galerilerde araştırma yapan iki bilim adamı, dolambaca benzer karmaşık yapının içinde yollarını kaybetmiş ve yerin altında yaşamlarını kaybetmişler.

Yine aynı kutsal bölgedeki Apollon Tapınağının temeli, Nymphéum ilgi çeken yapılardan. Hierapolis testeresi adı verilen, manivela ve hareket kolları kullanarak su enerjisiyle çalışan tarihte bilinen en eski makineye ilişkin bulgular da yine burada bulunmuş. Nekropolün kuzeyinde Marcus Aurelius Ammianos adlı bir kişiye ait lahit mezarın üzerindeki III. yüzyıla ait kabartma resimde, gücünü suyun çevirdiği bir tekerlekten alan ve manivela ve hareket kollarıyla çalışan iki taş testereden oluşan  makine betimlenmiş.

Roma İmparatorluğu devrinde bölgeyi ziyaret edenlerin hizmetinde toplam on beş hamam ve havuz bulunmaktaymış. Uzun dönem bir turistik otelin bahçesinde bulunan ve bugün de ziyaretçilere hizmet veren Kleopatra Havuzu adı verilen antik havuzda, VII. yüzyıldaki depremde yıkılan girişe ait sütunlar bulunuyor. Kleopatra bu havuzda bir kez yıkanmış ve buradaki su kervanlarla Roma’ya taşınmış.

Eski Roma hamamlarının bulunduğu yerde bugün Hierapolis arkeoloji müzesi yer alıyor. Ören yerinde bulunan antik eserlerin yanı sıra, Laodikya, Collosae, Tripolis ve Attuda gibi, bölgedeki diğer ören yerlerinden gelen eserler ve ayrıca Beycesultan Höyük’te bulunan Bakır Çağına ait eserler de sergileniyor.

Akşamları mutfakta tavana kadar dizili yufkaları ‘ıslatıp’ yaptığımız ‘prefabrik’ dürümleri ve yörenin bereketli meyvelerini yedikten sonra, kaldığımız pansiyonun önünden geçen yabancılara ‘We have pension’ diye seslenen ev sahibinin kulak tırmalayan ısrarcı sıcak sesine dayanamadığımızda, erkenden bodrumdaki odamıza geri çekiliveriyorduk.

Geçmişi düşünmek, ama pişmanlık anları ya da özlem hayıflanmaları için değil, gün geçtikçe ve gittikçe biçim kaybetmeye başlayan bir şimdiye karşı düşünmek.

Bu arada da unutmayalım, ne kadar erken yaşta gerçekleşme olanağı bulursa, aylaklık ruhu o kadar çok geliştirir.