Şam'da şekerleme kayısı
Palmyra’dan bindiğim bir tarafı tek koltuklu ve çay ikramlı VİP şehirlerarası otobüs, çölün ortasından geçen ve aynı zamanda Irak’la da bağlantıyı sağlayan yoldan giderek, beş milyon nüfuslu Şam’ın kuzeyindeki tatsız sanayi bölgesinden geçtikten sonra, öğlen üzeri benş kentin doğusundaki El Abbasi Meydanına bırakıveriyor.
İner inmez ortaklaştığımız Slovenyalılarla birlikte tuttuğumuz taksiden, ara sokaklarında hesaplı otellerin bulunduğu kent merkezindeki El Arabi caddesinde inerek, aynı buluştuğumuz gibi helalleşip birden ayrılıyoruz. Otelde tek kişilik, yaklaşık altı metrekare boyutunda Fransızların ‘dortoir’ dedikleri hücre tipi odama eşyalarımı bıraktıktan sonra kısa bir çevre turu için dışarıya çıkıyorum. Odada tek bir yatak, içi çarşaf dolu bir sandık, duvarda ise ikili bir askılık var. Otel aynı bizim Sirkeci'deki gibi esnaflarla, dükkanlarla iç içe soluyan bir ara sokakta bulunuyor. Hemen elli metre gerisinde yer alan yol kavuşumunda, minik tabureler üzerinde oturan çoğunlukla nargile içen aydınlık yüzlü gençlerle dolu geniş bir kahvehanesi, lezzetli pidelerin ve çöreklerin pişirildiği küçük fırınları, büfeleri, manavları ve seyyar satıcıları var. Ana caddede, Es Şam meydanı çevresinde seyahat acenteleri, döviz büroları, tekstil, ayakkabı gibi çeşitli mallar satan dükkanlar ve internet kafeler bulunuyor.
Şam, aralıksız olarak yerleşim görmüş en eski Dünya kentlerinden biri. Kent Asurlular, Persler, Yunanlılar, Selefkoslar, Romalılar ve Araplar gibi birçok uygarlığa ait izleri barındırıyor. Hıristiyanlığın ilk yıllarında da önemli bir konum üstlenmiş. 635 yılında Müslümanların eline geçerek 661’den 750 yılına dek Emevi Hanedanlığının başkenti olmuş. Mekke’ye, Afrika’ya, Anadolu’ya, Akdeniz’e ve Asya’ya giden yollar üzerindeki kavşak konumu nedeniyle kültürel ve ekonomik yönden çok gelişmiş. 1516 ile 1918 yılları arasındaki yaklaşık 400 yıllık bir süreyi Osmanlı yönetimi altında geçirmiş. Kent tüm Suriye topraklarıyla birlikte, 1920 yılından 1946 yılında bağımsızlığını kazanıncaya dek Fransız mandası altında kalmış.
Otelin bulunduğu yerin beş yüz metre doğusunda eski Şam kentinin bulunduğu sur içi bölgesi yer alıyor. Bir süre dinlenip, otel yakınındaki bir internet kafeden Arap harfli klavyede cebelleşip bir haftadır bulunduğum Suriye’de, Hama’dan sonra ilk iletimi gönderdikten sonra, ertesi gün gezmeyi düşündüğüm Şam kalesinin surlarına uzaktan baktıp, ortasında güzel bir anıtın yer aldığı El Şüheda Meydanını aşarak Annasr Caddesinden Hicaz Demiryolu istasyonuna yöneliyorum. Bağdat Demiryolu hattının bir devamı olan Hicaz Demiryolu Projesi İstanbul’dan Mekke’ye ulaşımı toplam 120 saatte gerçekleştirecek, daha çok askeri amaçlı düşünülmüş bir yatırımmış. Günümüzde kullanılmayan istasyon binası mimarisiyle dikkat çekici; giriş salonunu bugün bir kitapçı işgal ediyor. İstasyonun önünde ise yüzyıl başlarından kalma güzel bir lokomotif yer alıyor. Buradan yaklaşık elli metre ötede bulunan temiz ve çok işlek bir büfede oturup iki şavarma ve patates kızartması yiyorum.
İstasyonun karşı tarafında, sağda, 1585 yılında yapılan Şam Mevlevihanesi’nin camisi bulunuyor. Meydanda polisin aldığı yoğun önlemler dikkat çekiyor.
Annasr Caddesinden batıya doğru Musallam El Barudi caddesinden beş yüz metre kadar devam edince Ulusal Müzeye varmak mümkün. Müzenin az ötesinde, Süleymaniye Camii'nin bahçesinde bir Askeri Müze de var. Kapanmasına az zaman kaldığı için müzeye girmeyip Türkiye’nin desteğiyle onarılmakta olan Suriyelilerin El Sinaniye dedikleri, Kanuni döneminde İstanbul’daki Süleymaniye Camii ile birlikte 1554 yılında Mimar Sinan’ın planıyla inşa edilen Süleymaniye Camii ve külliyesini geziyorum. Yeşillikler arasında ferahlık katan külliye mekanında, medrese, cami, aşhane, kervansaray ve askeri müze olarak kullanılan Tabhane de bulunuyor.
Külliye içerisinde Turizm Tanıtma bürosunun da bulunduğu küçük bir el sanatları çarşısı da bulunuyor. Caminin hemen yanında 1926’da İtalya’da ölen Sultan Vahdettin’in ve Sultan Abdülaziz, 2. Abdülhamit ve 5. Murat’ın torun ve oğullarının mezarları bulunuyor.
Otel bölgesine geri dönerek, köşedeki kahvede oturup çay içiyorum. Gençler aralarında hararetle bir şeyler tartışıyorlar. Ama ülkeye birkaç ay sonra yabancı müdahalesiyle çökecek iç savaş karabasanından farklı şeyler konuştukları, arada atılan kahkahalardan belli oluyor. Arama noktaları, şehrin en merkezi yerlerine kurulmuş dışarıya kapalı resmi kurumları, muhaberatıyla batılı ve ‘burjuva’ anlamıyla çok demokratik bulunmayan bu ülkeye girdiğimden beri kişisel olarak hiçbir sorunla karşılaşmıyorum. Geçmiş yıllarda çok ‘demokratik’ yurdumda Erzincan’dan Tunceli üzerinden Tatvan’a ya da karayoluyla İran’a giderken Ağrı’dan sonra yolda askerler tarafından çok daha fazla çevrilmiş, kimlikler toplanmış, Tunceli’ye girişte kimliklerimiz askerler tarafından toplanıp, genelkurmayın bilgi bankasına kaydedildikten yarım saat sonra geri dağıtılmış, çok kez birebir garip sorulara muhatap olmuştum. Bir haftayı aşkın süredir Suriye’deyim, sadece Hama’da o da bir gösteri sırasında muhaberat tarafından muhtemel çatışma bölgesi olabilecek köprü dolaylarından uzaklaşmam konusunda sadece bir kez uyarıldım. ‘Komşularla sıfır sorun’u, el yordamıyla her şeye burnunu sokarak sonsuz soruna dönüştüren, Amerika’dan çok Amerikancı olmak için kıvranıp duran hükümetimizin yoğun destekleriyle bugün bu güzelim komşu topraklarında yaşatılanları gördükçe üzülüyor insan.
Akşam penceresiz hücreme merdiven tahtalarının koridordan sızan gıcırdayan sesinin oyalayıcı melodisiyle derin bir uykuya daldıktan sonra, sabah uyanıp kahvaltı sonrası erkenden eski şehre, yani sur içine doğru yöneliyorum. Eski Şam’da yer alan Hamidiye Kapalı Çarşısına, Hicaz Demiryolu İstasyonuna bakan kapısından giriş yapıyorum. İşyerleri açılmış, seyyar satıcılar çarşı yolunun ortasında yerlerini almışlar ama henüz çok yoğun bir kalabalık yok. Çarşının tavanı İstanbul’daki Kapalıçarşı’dan daha yüksek görünüyor. Çarşıda genelde ipek kumaşçılar, tekstil ürünü dükkanları ve az sayıda da turistik eşya satan mağazalar yer alıyor. Mekan 1863 yılında Sultan Abdülhamit tarafından elden geçirilmiş ve bugünkü halini almış. Hamidiye Çarşısının ana caddesine girer girmez hemen kuzeyde Şam Kalesi bulunuyor. Onarımda olduğu için kaleyi gezemiyorum ama kalenin ön tarafında, Bab el-Faraj kapısı ve kale içinin kuzey surlarının kıyısından akan su kanalının kenarındaki küçük park alanında biraz geziniyorum. Sonra yeniden ara sokaklardan çarşıya girip dosdoğru dünyanın en eski ibadethanelerinden biri olan görkemli Emeviye Camii’ne giriyorum. Eskiden bir bölümü kilise olarak kullanılan yapı Şam’ın Müslümanlar tarafından ele geçirilmesinden sonra, 705 yılında Emevi Halifesi Velid bin Abdulmelik tarafından camiye dönüştürülmüş. Sonraki dönemlerde aşama aşama genişleyerek bugünkü 7000 metrekareye oturan devasa halini almış. İnananlarca İsa Mesih’in kıyamet günü yeryüzüne ‘yumuşak’ iniş yapacağı düşünülen ve minarelerin en yükseği olan ‘ak minare’ bu camidedir.
Caminin içerisinde dünyada eşi benzeri olmayacak şekilde, İsa’nın kuzeni Yahya peygamberin kabri ve Kerbela’da Yezid taraftarları tarafından katledilen İmam Hüseyin’in başının bulunduğu iddia edilen bir türbe yer alıyor (bu baş hikayesi biraz şüpheli olabilir çünkü Hüseyin Peygamberin başsız vücudunun Irak’ta Necef’te, kesilen başının ise Mısır Kahire’de olması daha olasıdır). Özellikle İran’dan Şam’a otobüslerle gelip bu türbeyi ve Şiiler için kutsal sayılacak diğer mekanları gezmek için ziyarete gelen İran'lı hacı gruplarıyla surların hemen kuzeyindeki Al Malek Faysal ve Sarıhoca sokaklarında karşılaşıyorum. Sarıhoca sokağında büyük bir açık hava pazarı da kuruluyor.
Müslümanlar 635 yılında Şam’ı ele geçirdiklerinde, bugün Emeviye Camii'nin olduğu yerde bulunan Hz.Yahya Bazilikasının rahibi halifeden bu tapınağı yıkmamasını talep etmiş ve bu isteği kabul görmüş. Müslümanlar arasında yaygın bir inanışa göre Emeviye Camii'nde okunacak bir dua, otuz bin duaya bedeldir.
Yahya Peygamberin kabrinin bulunması nedeniyle, camiye Şam’ın doğusundaki mahallelerinden Hıristiyanlar da gelip dua ediyor, secde eden Müslümanlar ile hac çıkaran Hıristiyanların birbiriyle kesişen ibadetleri ilginç bir görünüm sunuyor. Caminin içi gün boyunca çok kabalık oluyor. İbadet edenler, ziyaretçiler, gölgede serinlemeye ya da duvar diplerinde sessiz kuytularda kestirmeye gelenler, pazarda alışverişe ara verip istirahat edenler, oyun oynayan çocuklarla, gölgelik, sakin ve sessiz ibadethane gerçek bir yaşam alanına dönüşmüş.
Caminin devasa avlusunda bulunan sekiz sütun üzerinde yükselen hazine kubbesi, Abbasi döneminde devlet hazinesini korumak amacıyla inşa edilmiş. Camide dört farklı mezhebi temsilen dört ayrı mihrap bulunuyor. Caminin içini gezdikten sonra ben de avluda bir gölgelik köşeye oturup, kalabalığın devinimlerini izleyerek dinleniyorum.
Emeviye Camii'nin avlusunun yan tarafında Selahaddin-i Eyyübi’nin türbesi ve Türk Hava Şehitliği yer alıyor. Buralara da hızlıca göz atıp yeniden çarşıya girerek iki yüz metre kadar doğudaki Jupiter Tapınağının kalıntılarını geziyorum. Açık havada bulunan Roma döneminden kalma bu tek tük tarihi eserlerin sağında solunda seyyar satıcılar konuşlanmış. Buradan ara sokaklara dalıp yine doğu yönünde devam ederek Bab Tuma kapısına varıyorum. Surlara bitişik olarak yapılmış tarihi evler ve park olarak düzenlenmiş çevresi çok ilgi çekici. Bol bol fotoğraf çektikten sonra, Bab Tuma kapısından yeniden sur içerisine girip, buradaki Hıristiyan mahallesinin küçük ara sokaklarında ara sıra kaybolarak, aynı yerden bir iki kez tekrar geçerek dolanıyorum. Dar sokakların köşe başlarında Hıristiyanların çiçek koyup mumlar yaktıkları, kimi zaman camekanlarla korunmuş Hz.Meryem ya da diğer ermişlere ait heykelcikler, ikonalar bulunuyor. Çoğunluğu taştan inşa edilmiş evlerin mimarisi de dikkat çekici. Mahallede dağınık halde irili ufaklı birçok kilise de bulunuyor. Bunlar arasında yer altında bulunan ve Suriye’nin en eski kilisesi olan Hanani Kilisesi’nde Yahya peygamberin ilk vaazlarını verdiği biliniyor (Bab Tuma mahallesi).
Sonra sur içi bölgesinin en doğusunda Bab Sharqi yani Şark kapısından yeniden sur dışına çıkıp yeniden giriyorum. Sur içinin bu bölgesinde bir ermeni kilisesiyle de karşılaşıyorum.
Yine ara sokaklarda kaybolarak Hamidiye kapısına yöneliyorum. Ortaçağ döneminde Şam şehrinin bulunduğu bölgede şeker üretimi çok yaygın olduğundan, Şam’ın tatlıcık ve özellikle de kayısı, armut ve mandalina gibi meyve şekerlemeleri ün kazanmış. Haçlıların reçel ve şekerleme meyve yapımını Şam’dan Avrupa’ya taşıdıkları biliniyor.
Osmanlı döneminde inşa edilmiş ve Şam Beylerbeyi Esad Azim Paşa tarafından 1700’lü yıllarda yaptırılan, 17 odalı bugün Etnografya Müzesi olarak hizmet veren Azim Sarayı’nı gezmiyorum. Azim Sarayı Hamidiye Kapısından başlayan Hamidiye Çarşısı caddesinin güneyinde, hemen bir alt paraleli olan Muaviye Caddesi'nde yer alıyor.
Sur içi bölgesindeki diğer Osmanlı eserlerini görmek isteyenler, Bab el Jabieh kapısında, yani Mithatpaşa Caddesinin başlangıcında bulunan, Şam Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yaptırılan yeşil minareli şirin Sinan Paşa Camii’ni, yine tam karşısında Şam Beylerbeyi Derviş Paşa tarafından 1574 yılında yaptırılan Dervişiye Camii’ni gezebilirler.
Kentin kuzeyindeki Kasyun Dağının yamaçlarında, genelde Şam’a gelen göçmenler ve Filistinli mülteciler tarafından kurulmuş olan Al Muhacirin, Şeyh Muhiddin ve Rukneddin gecekondu mahalleleri de kentin farklı yönlerini görmek açısından dar sokakları ile ilgi çekici. Burada, Şeyh Muhiddin Mahallesinin başlangıcında bulunan Abdülgani Annabulsi Caddesi üzerinde, yine bir Osmanlı eseri olan Muhyiddin Arabi Camii gezilebilir. Mısır seferine çıkarken konakladığı Şam’da Sultan Selim’in düşlerine giren ermiş Muhyiddin Arabi mezar yerini ihya etmesini ister. Selim de hemen atına binip o dönem Salihiye adı verilen bölgeye gider ve atı çar çöpün yığılı olduğu bir yerde tepinmeye başlar. Burada bulunan bir taştan hareketle Selim mezar yerini bulur. Selim buraya en kısa zamanda bir türbe ve cami yapılması için gereken emri verir. Halk arasında Şeyh Camii olarak da anılan bu mekanın karşısında bulunan imarette yüzyıllarca halka yemek dağıtılmış. Yeşil kubbesiyle dikkat çeken caminin avlusunda küçük de bir Türk mezarlığı bulunuyor.
Yeni şehir ve özellikle de yabancı elçiliklerin bulunduğu Mezzeh gibi mahalleler Abul’ala Meydanı ve Al Abyad Meydanı çevresinde. Burada çok katlı yüksek binalar ve modern kent yaşamına ait tüm göstergeler eksiksiz olarak görülebilir. Az ötede yedi büyük caddeyi kavuşturan Al-Emevi Meydanı ise başkente laik bir büyüklükte. Kaleşnikoflu sivil muhaberat elemanlarının koruduğu meydana bakan çok katlı hükümet binasına fazla yaklaşmadan, Şükrü El Kuvvetli Caddesi’nden, bir Türk otelinin de önünden geçerek mahalleme geri dönüyorum.
Malula’ya gittiğim gün ise Al Abbasi Meydanından minibüse bineceğim Al Zablatani’ye yürürken Halep Caddesi üzerinde bulunan iki Kiliseyi daha gezme olanağı buluyorum. Bunlardan birinde Arapça yapılan bir ayini de izliyorum.
Şam’ın doğusundaki terminalden (Garaj Somarani) bir dolmuş-taksi’ye binerek kısa sürede Lübnan’a geçiyorum. Kesin olan bir şey var ki, ister Lübnan’dan dönüşte, ister daha güneye Bosra ve Ürdün’e giderken ne olursa olsun bir gün akraba Şam kentine geri dönebilme olanağını yaratmak için elimden geleni yapacağım.