Başkent Cezayir - I
El Jzair, kireç boyalı, tanıdık ve dingin ‘Beyaz şehir’. Bir hayli güneye inmiş olmama rağmen yaza girdiğimiz bu günlerde hava oldukça serin gidiyor. Batıdan esen rüzgar Atlantik’te hızla eriyen buzullarının soğuğunu buraya kadar taşıyor sanki.
Türkiye yüzölçümünün üç misli kadar toprağı olan bu güzel ülkede, daha çok kıyı bölgelerinde yoğunlaşan nüfus, bizimkinin yarısını ancak aşıyor. Kıyı ve kıyıya yakın bölgelerdeki bereketli topraklar üzerinde parçalı olarak keçiboynuzu ve çam ve maki bitki topluluklarından oluşan yeşil alanlar göze çarpıyor.
Nerde miyim ben şimdi Başlangıcında kocaman bir sonun Özgürlüğe doğru Kim yürüyorsa Ayaklarında onun Kardeş Cezayir halkı bize çok benziyor. Bu yüzden daha önce diğer Arap ve Afrika ülkelerinde olduğu gibi batılıya benzer kafatası yapım burada çok da göze batmıyor, yerel halkın arasına esmerleşmeye başlayan tenimle daha kolay karışabiliyorum. Karşılaştığımız herkesle el kalpte içten bir ‘selamünaleyküm’ ile merhabalaşıyoruz. Yolda, otobüste, dolmuşta yan yana omuz omuza olduğum insanlar, renkleriyle, tavırlarıyla ve duruşlarıyla bana hiç yabancı gelmiyor. Ay yıldızlı bayraklarıyla Cezayirliler Türkleri en az Pakistanlılar kadar seviyor. Bir buçuk milyon vatandaşlarını kaybettikleri Bağımsızlık savaşlarında Türkiye’nin kurtuluş savaşını ve Mustafa Kemal’ın tavrını kendilerine örnek almışlar. Batının boyunduruğuna yeni girdiğimiz yıllarda, kısır ve gavur güdümlü Amerikancı dış politika körlüğüyle kardeş Cezayir’in bağımsızlığını zamanında tanımayıp eski işgalcimiz- ‘Ermeni soykırımını’ tanıyan NATO müttefikimiz’ Fransa ile birlikte (1958 yılında dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri ÇAĞLAYANGİL aracılığıyla BM’de Türkiye oy kullanacaktır) hareket ederek dostlarımızı biraz küstürmüşüz. Ülkenin adıyla başkentin adı bir olunca işler biraz ilginçleşiyor. Cezayir’in başına bir başkent eklememiz gerekiyor. Burada halkın büyük bir bölümü Fransızca konuşmuyor. Kolea’nın garajında başkente götürecek midibüse binmeden önce ben Fransızca ‘Alger’ derken, Arapça ‘El Jzair’ diye düzeltiyorlar. El Jzair Arapça ‘Adalar’ anlamına gelse de tepelerle çevrili kentten bakınca Akdeniz açıklarında ada göremedim. Daha çok sömürge döneminden kalma beyaz evlerin arasında parkların ve gezi alanlarının oluşturduğu şirin yeşil adalar var. Ancak gerçek adalar kentin doğusunda Matifou burnunu geçtikten sonra El Marsa ve Ain Taya’nın karşısında yer alıyor: Guelli, Hadjrat Bounattah gibi küçük adacıklar bunlar. Aynı şekilde şimdiki Amirauté denilen deniz fenerinin olduğu bölgede eskiden küçük adacıkların bulunduğu, ancak bunların buraya Osmanlılarca inşa edilen kale ve mendirekle birlikte birbirine bağlandığını da biliyoruz. İkinci Dünya Savaşı sırasında Paris işgal edilince, Cezayir o dönemde Fransız toprağı sayıldığından El Jzair, bir süre Fransızlar tarafından başkent olarak kabul edilmiş. Olimpiyat stadı ve Enerji Bakanlığının yanından geçtikten sonra yol deniz seviyesine iniyor ve hemen sol tarafta yer alan kentin en yüksek tepesinde Makam Es Şehit’i görünce, yeniden buralara yürüyerek geri gelmemek için araçtan iniyorum. Üst geçitten karşıya geçip Hamma mahallesine giriyorum. Sömürge döneminden kalma bembeyaz cepheli ve tek tip binaların caddeye bakan balkonları ve pencereleri mavi boyalarıyla ilginç bir renk uyumu sunuyor. Evlerin balkona açılan ve sürekli açık olan kapılarının tümü, içerisi görünmesin ve sinek girmesin diye istinasız olarak renkli çarşaflarla örtülmüş. Cezayir’de Cuma ve Cumartesi haftalık tatil günleri: bugün Cuma ve dükkanların çoğu kapalı. Mahallenin iç taraflarında yeni kurulmaya başlayan meyve tezgahlarıyla bir halk pazarına rast geliyorum. Muz, karpuz, çilek, malta eriği ve kayısı satılıyor. Fiyatlar Türkiye ayarında hatta Cezayir’de yetişmeyip ithal edilen muz da dahil olmak üzere yüzde yirmi daha ucuz sayılır. Dünya Kupası’na katılacak milli takımın çeşitli boylardaki yeşil beyaz formaları pazarda bir hayli rağbet görüyor. Hamma’nın ara sokaklarına dalıp Makam Es Şehit’in elli metre kadar kuzeyinde yamaçta yer alan Cervantes’in mağarasına uğruyorum. Mahalle arasında yamaçtaki kayalara oyulmuş bir mağara (Grotte de Miguel de CERVANTES SAAVEDRA) ve önünde yapılmış küçük bir park ve anıttan ibaret bu yerde, zamanında Don Kişot’un yazarı ünlü İspanyol yazar Cervantes’in hapisten kaçtıktan bir süre gizlendiği söylenmekte. Yarım mağaralar zaman içerisinde taşlara beton püskürtüldüğü için Emirgan parkında gölün ardındaki suni mağaralara benzemişler. 1547 doğumlu Cervantes, 1575 yılında İnebahtı Deniz Savaşında göğsünden yaralanıp, bir diğer top güllesiyle de sol elini kaybeder ve Osmanlı Donanmasına ait reislerce yakalanıp beş yıl boyunca tutsak edilir. Bir başka rivayete göre savaşta değil, savaş sonrasınca Türk korsanlarınca yakalanır. Dört kez tutsaklıktan kurtulmaya çalışır ve ikinci firar denemesinde 1577’de burada bulunan ve suç ortağı tarafından genişletilen mağarada gizlenir. Ancak kısa sürede yeri belirlenir ve yakalanır ve 1580 yılına kadar tutsak edilir. Ardından serbest bırakılınca, ya da fidyesi ödenince Avrupa’ya döner ve dünyaca ünlü Donkişot eserini (yürekli Che Guevara’nın başucu kitabı) yazar. Bu dar mekanın arkasında yeşillikler arasından çıkan merdivenleri kullanarak yukarıya çıkmayı düşünürken parkta sohbet ettiğim Cezayirli adam anayoldan gitmemi tavsiye etti. Döne döne tırmanan yoldan çıkarken aşağıda deniz kenarına doğru uzanan Jardin d’Essai (Deneme Parkı)’nin havuzunu ve palmiyelerinin manzarasını izliyorum. Parkın yanında Bibliothèque Nationale (Ulusal Kütüphane) yer alıyor. Parkın doğusunda yer alan Mohamed Belouizdad mahallesi ünlü yazar Albert Camus’nün çocukluğunun geçtiği semttir. Yazarın ilk romanı ‘Yabancı’ ve ‘İlk adam’ Cezayir’de geçmektedir. MAKAM ES ŞEHİT Yol en sonunda başkentin en yüksek tepesinde yer alan Makam Es Şehit (Şehitler Anıtı)’e varıyor. Tahran’daki Azadi anıtına benzeyen bu anıt, eski bir kalenin yıkıntıları üzerinde, Ulusal Bağımsızlık Savaşının 20nci yıldönümünde savaşta ölen şehitlerin anısına, 1982 yılında tamamlanmış. 92 Metre yüksekliğindeki bu yapının tasarımını Kanadalı mimar Lavalin yapmış. Nedense bugün güvenlik nedeniyle ziyaretçilere kapalı olan anıtın hemen altındaki alanda yanan ‘ölümsüz ateş’in üstünde yeni Cezayir’in temelleri olan Tarım, Sanayi ve Kültür heykellerle simgeleniyor. Şehitlerin ‘aziz’ anısına yapılan bu anıtın tepesine hiç de yakışmayacak şekilde fırsattan istifade birkaç tane verici anteni de sokuşturulmuş. Anıtın alt tarafında yeraltında, ulusal kahraman Emir Abdülkadir’e ait giysi ve silahların sergilendiği ve onarımı halen devam eden Musée du Moudjahid (Mücahit Müzesi) yer alıyor. Anıtın arkasında yaklaşık beş yüz metre ötede Riadh El Feth ticaret merkezi ve Cezayir Askeri Müzesi yer alıyor. Müzenin girişinde açık havada eski bir uçak, muhabere aracı, tank ve füze sergileniyor. Ayrıca 20 yıl önce ülkeyi kana bulayan ve iç savaş sırasında bir el bombasının patlaması sonucunda yaşamını yitiren kişilerin anısına seramik üzerine modern tarzda yapılmış güzel bir pano var. MUSEE CENTRAL DE L’ARMEE (Askeri Müze) Müze girişinde arama noktasında üzerimizdeki cep telefonu, fotoğraf makinesi gibi elektronik aygıtlar emanete alınıyor. Halbuki içeride sergilenen silahları, işkence aletlerini, maketleri görüntülemeyi çok isterdim. Kapıdaki görevliler Türk olduğumu öğrenince çok içten davranıp benden 5 Dinarlık ücreti almıyorlar. 17 000 metrekarelik müzenin her üç katında tarihsel gelişim içinde Cezayir tarihi ele alınmış. Osmanlı dönemine ait giysi ve mankenler de bulunuyor. Son katta bağımsızlık savaşında yürütülen harekatlara ilişkin ilginç maketler ve silahlar var. Bir odada Fransız Devleti Ordusunun sömürge döneminde uyguladığı işkenceler maketler kullanılarak anlatılmış. Fransız malı bir manyeto ve işkence tezgahı ve daha da çarpıcı olanı başkentteki Serkadji Hapishanesinde işgalciler tarafından yakın zamana kadar kullanılmış olan kanlı giyotin, yanındaki ‘kelle sandığıyla’ birlikte sergileniyor. Müzede ilkokul öğrencileriyle karşılaşıyorum. Küçük gruplara bölünmüşler ve sessizlik içinde öğretmenlerinin anlattıklarını dikkatle dinliyorlar. Sömürgecilerin ülkeden hangi bedeller karşılığında def edildiğini öğreniyorlar. Gördükleri karşısında dehşete düşmekle birlikte çocukluğu elden bırakmayıp şakalaşmayı unutmuyorlar. Müzenin 500 metre ötesinde çeşitli kültürel ve bilimsel etkinliklere ev sahipliği yapan kültür sarayı bulunuyor. Yine anıtın hemen güneyinde yer alan Fransız döneminden kalma ve bugün daha çok memurların yerleştiği Diar El Mahçoul ya da El Madania adı verilen mahalle toprak rengi taştan ilginç yapılarıyla dikkat çekiyor. Diyar El Mahsul’daki binalar, Fransız mimar Fernand Pouillon tarafından tasarlanmıştır. Zamanında lojmanların üst katlarında Avrupalılar alt katlarında ise Müslümanlar oturuyorlardı. Sidi M’hamed yolunu kullanarak rampa aşağıya yeniden deniz seviyesine iniyorum. 25 Dinara yani 1 litre normal benzin fiyatına 1,5 lt içme suyu alıyorum. Ülkenin içme sularının sertlik oranı bizimkilere göre biraz yüksek. Kent merkezine yaklaşırken sömürge döneminden kalan mavi beyaz binaların kalitesi biraz yükselse de dış görüntüsü hiç değişmiyor. Balkon ve mavi pencereler. Basın özgürlüğü meydanından, kentin merkezlerinden biri olan özgün mimarili Büyük Postane’nin de bulunduğu meydana ulaşıyorum. Büyük Postane binası, 1910 yılında Fransız mimarları Voinot ve Tondoire tarafından tasarlanmış. Buradan Emir Abdülkadir’in heykelinin bulunduğu Larbi Ben Mhidi caddesinden Ulusal Tiyatro’nun bulunduğu Port Said meydandaki parkı gezip ara sokaklardan deniz kıyısına çıkıyorum. Kıyıda yine birbirine çok benzeyen giriş katı kemerli sömürge binalarının önünden Cezayir’in ünlü Casbah (Kazbah, Osmanlılardan kalma eski şehir, Kaleiçi denilebilir) mahallesine yöneliyorum. Place des Martyrs (Şehitler Meydanı)’de bulunan Djamaa Ed-Djedid, uzun süre balıkhane camii, ya da yeni camii adıyla anılmış. 1660 yılında balıkçılar birliği tarafından inşa edilmiş. Cami daha çok katedral mimarisi tarzında inşa edilmiş. Cuma namazlarında Casbah ve meydan çevresindeki esnaf ve halk tarafından özellikle tercih edilmekte. Casbah’ın önündeki Place des Martyrs (Şehitler Meydanı)’den, Balıkçılar mahallesinden balıkçı limanı sahilini izleyerek, Büyük cami de denilen başkentin en eski yapılarından biri olan El Kebir Caminin (Büyük Camii, beş girişli olan, XI inci Yüzyıl yapımı, 1794 onarım görmüş) önünde, mendireğin başlangıcında halen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tarafından kullanılan Amirauté (Komutanlık) yarımadasına uzaktan bakıyorum. Askeri bölge olduğu için buraya giriş yasak. Kentin denize doğru uzanan burnu ya da yarımadası sayılabilecek bu bölgede daha önce küçük adacıklar varmış. Komutanlık binaları, mendirek ve fener binası, bu adalar birleştirilerek oluşturulan alan üzerine Osmanlılar tarafından inşa edilmiş. CASBAH Kıyıdan Bologhine tarafına gitmek yerine, Casbah için Şehitler Meydanına geri dönüyorum. Meydanın hemen gerisinde daha Casbah’ın dolambaçlı yollarına dalmadan önce değişik mimarisi ve yapımında kullanılan toprak rengi taştan yapısıyla göze çarpan Djamaa Ketchaoua (Keçiova Camii)’ya yaklaşıyorum. Şu an onarımda olduğu için ancak çitin gerisinden bakabiliyorum. Bu cami ilk kez Rebai aşireti tarafından 1436 yılında, keçiova adı verilen bir çeşmenin yanında inşa edilmiş. 1613 yılında, Osmanlı yönetimi altında daha büyük bir yapı yapılmış. Hasan Paşa tarafından 1794’te yeniden yaptırılmış. 1832’de Cezayir’in Fransızlar tarafından işgalinden sonra St.Philippe katedraline dönüştürülmüş. 1844 yılında mağribi tarzda yapılmış minaresi yıkılmış ve ön cephede iki kule yapılmış. 1962 yılında bağımsızlıkla birlikte yeniden camiye dönüştürülmüş. 2008 yılında Casbah mahallesiyle birlikte UNESCO’nun dünya mirası lisesine eklenmiş. Mahalledeki birçok saray, cami ve ev bugün onarımda ve çalışmalar bütçe yetersizliği nedeniyle çok yavaş ilerliyor. Ancak onarımlar tamamlandığında sadece Casbah’ın bütününü gezebilmek için bir tek gün bile yetmeyecektir. Keçiova’nın yanından ak labirentin içine dalıveriyorum. Osmanlı çeşmeleri, evleri, camileri, kale kalıntıları, merdivenler, ev aralarında yaratılmış duvarları fayans üzerine yağlı boya resimli banklı tertemiz beyaz sahanlıklar arasından yavaş yavaş yükseliyorum. Parka benzer aralık yerler bir şekilde daracık kasabanın küçük parkları sayılabilir. Dış cepheleri kireç boyalı evlerin büyük bir kısmı çok bakımsız bir halde ve bazıları yılların etkisine dayanamadan bir metrelik dar aralıklarda arayı kapatarak birbirine yaklaşıp yaslanmış. Sokaklarda oynaşan çocuklarla, pazara alışverişe çıkan halkla selamlaşıyorum. ‘Selamınaleyküm’, ‘lebes?’, el yürekte içten bir gülüşle ‘lebes elhamdülillah’. Elimdeki fotoğraf makinesi olmasa kimse yabancı olduğumu anlayamayacak; onu da gizliyorum zaten. Yine de çocuklar dâhil kimse tarafından rahatsız edilmiyorum. Jean Gabin’in oynadığı ‘Pépé le Moko’ filmi burada çekilmiş. Casbah içerisindeki yapıların onarımı henüz tamamlanmış değil. Özellikle de mahallenin en üst noktasında yer alan kale ve çevresi. Deniz seviyesinin 115 metre yükseğinde yer alan kaleye, bölgeyi ikiye ayıran ve eski bahçenin içinden geçen Mohamed-Taleb sokağından varılıyor. Kale Oruç Barbaros (Oruç Reis) tarafından XVIncı yüzyılın başında yeniçeri karargahı olarak inşa edilmiş. 1817 yılında El Jzair’in İngilizler tarafından bombalanması ertesinde Ali Bey avanesi ile birlikte buraya taşınmış. Geniş bir avlunun ve binaların çevresinde yer alan surlarda zamanında topları limana çevrili beş topçu bataryası bulunmaktaymış. Sağ tarafta bulunan beylerin sarayı (Kasr El Day) onarımda ve bırakın içeriye girmeyi kapının parmaklıklarından dahi fotoğraf çekmeme izin verilmiyor. ‘Bunları biz yaptık heeey diyorum’ ama görevli hiç oralı değil. Saçmaladığımın farkındayım; bir Yunan vatandaşının Türkiye’ye gelip, Efes’e kapalı olduğu bir günde girmek istemesi gibi bir şey bu… Yolun öte tarafında, harem ve Beye ait binalar arasında harem ve mutfak, halen çok kötü durumda dahi olsalar bugüne kadar ayakta kalabilmişlerdir. Öğrendiğime göre içerideki bütün seramikler sökülüp çalınmış. Onarımcıların işi gerçekten de çok zor. 1827 yılında Husseyn Dey, yani İzmirli Dayı Hüseyin Paşa’nın Fransız temsilcisi konsolos Pierre Deval’ın yüzüne yelpazeyle vurduğu yer özellikle işaretlenmiş. O tarihte Cezayir, Osmanli Devleti'nin bir eyaleti konumundaydı. Hüseyin Pasa tebaasından olan bu iki Yahudinin alacaklarını tahsil için harekete geçti ve birkaç Fransız gemisine el koymuş. 29 Nisan 1827 tarihinde borçlar tartışılırken Hüseyin Pasa, Fransız Konsolosu’na dayılanarak yüzüne elindeki yelpazeyle vurmuş. Fransa da bu olayı savaş gerekçesi sayıp 16 Haziran 1827'de askeri harekat başlatmış (kırsal yaşamı seven Frenkler bu bereketli topraklara da çoktan göz koymuşlardır ve ‘yutmak’ için bir bahane arıyorlardır mutlaka). Bu süreçle birlikte bu kardeş topraklar Fransız gavurunun eline geçmiş. Kale ve saray da bu işgalle birlikte Fransız topçu birliğine sığınak ve cephanelik işlevi görmüş. Cadde üzerindeki Barani Camiini ve Bordj El K’dima denilen eski surlardan kalma 30-40 metrelik küçük bir parçayı görme imkanı buluyorum. Kalenin hemen arkasında Bologhine meydanının öte tarafında, Jandarma binasının karşısında yer alan Serkadji (Sirkeci)Hapishanesi Fransız zulmünün canlı bir abidesi. Girişte bulunan Arapça bir levhada 1956 ila 1962 yılları arasında burada giyotinle infaz edilen Cezayirlilerin isimleri yer almakta. Hapishane halen polis tarafından kullanıldığı için ancak cambazlıkla duvarın bir bölümünün görüntüsünü çekebiliyorum. Ketchaoua (Keçiova) camiinin karşısındaki Dar Aziza (Dar Es Sultani) 1844’te Aşağı Casbah’ın büyük bir kısmını yakıp geçen yangından kurtulabilmiş nadir yapılardandır. Bugün ziyarete kapalı olan bu saray, El Djazair Beyinin kızı ve Konstantin Beyinin karısı Aziza için XVI. yüzyılda inşa edilmiş. Saray, başkentteki yöneticiler ve üst düzey ziyaretçiler için konukevi işlevi görüyormuş. Fransız sömürge döneminde piskoposun konutu olarak kullanılmış. Keçiova camiinin komşusu Dar Hasan Pacha (Hasan Paşa Sarayı), Cezayir Beyi Hasan Paşa tarafından 1791 yılında yaptırılmış. Ancak asıl eklentiler 1839 yılında başlatılmış ve bu yer Fransız idarecilerin sarayı olarak kullanılmış. Din işleri bakanlığına ev sahipliği yapan bu saray bugün onarımdadır. Yine Casbah’ın alt kısmında, Keçiova Camiinin yan taraflarında, Mohamed Akli Malek sokağı üzerinde Dar Kadoudja da denilen, halen Musée Nationale de l’Art et Traditions Populaires (Ulusal sanat ve halk gelenekleri müzesi) müzeyi geziyorum. Dar Kadoudja, 1572 yılında Ahmed Reis için inşa edilmiş olup 1789 tarihinde Huseyin Dey’in gümüşçüsü Hassan Khaznadji tarafından kör kızı Hatice’ye barınak olsun diye satın alınmıştır. Efsaneye göre Hatice babasının bir seyahatinden dönüşte getirdiği aynada kendi görüntüsünü beğenmez ve hiddetle aynayı kırar. Cam kırıkları gözüne batar ve böylece kör olur (aynanın uğursuzluğu muhabbeti de buradan çıktı herhalde…) XIXncu yüzyılda söz konusu konak ilk Alger valisi tarafından kullanılmış ve 1860 yılındaki ziyaretleri esnasında III. Napolyon ve Eugenie’ye ev sahipliği yapmıştır. Keçiova camiinin 50 metre ötesinde bulunan Dar Moustapha Pacha (Mustafa Paşa sarayı) 1797 yılında Mustafa Paşa tarafından ailesi için yaptırılmış. Duvarlarında aralarında İtalya, Tunus ve İspanya’dan getirilen toplam 500 000 adet fayans bulunmaktadır. Mustafa Paşa 1805 yılında camiye giderken öldürülünce, sarayı Ahmed ve Omar Dey’ler işgal etmiş ve daha sonra Fransız askerlerince kamulaştırılarak 1948 yılında ulusal kütüphane haline dönüştürülmüş. Bağımsızlık sonrası FLN (Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi) karargahını buraya taşımış. Bu bina aynı zamanda Minyatür, hat ve süsleme sanatları ulusal müzesidir. Tarihi bina ‘Cezayir 2007 Afrika Kültür Başkenti’ etkinlikleri kapsamında onarımdan geçirilmiş. Sarayın, birincisi İtalyan tarzı mermer sütunlarla ve bir çeşmeyle süslenmiş olan üç avlusu bulunmaktadır. Mustafa Paşa Sarayının çıkışında, kâhyalığın üstü kapalı sokağında XVIII. yüzyıldan kalma bir büyük konak yer alır: Dar Es-Souf (Yün evi). Mustafa Paşa tarafından inşa edilen bu ev ile Keçiova Camii ve Saray arasında acil durumlarda kullanılmak üzere bir yeraltı tüneli bulunuyordu… Şehitler Meydanının yanındaki caddeden Bab el Oued’e doğru 250 metre kadar gidildiğinde Djamaa Ali Betchin (Ali Betçin Camii) çıkar karşınıza. Aşağı Casbah’ın en eski camilerinden biridir. Cami 1623 yılında İtalyan korsan asıllı reisin adına Piccinino tarafından Osmanlı tarzında inşa edilmiştir. 1843 yılında Notre Dame des Victoires ismiyle kiliseye dönüştürülmüş. Bağımsızlıktan sonra önemli camiler arasında yerini almış. Yine aşağı Casbah’ta yer alan Djamaa pazarının tam karşısında bulunan Djamaa Abu Fares (eski Lihud Camii, Yahudi Camii) da bölgenin ilginç yapıları arasında bulunuyor. 1865 yılında tamamlanan, Hahambaşı Bloch meydanının bu eski büyük sinagogu 1962 yılında bir minarenin eklenmesiyle camiye dönüştürülmüş. Caminin önündeki pazardan kayısı alıp içeride yıkıyorum ama çeşmelerin bulunduğu kısımda da ayakkabılar çıkarıldığı için cemaat tarafından uyarılıyorum. Başım dönmüş durumda Casbah’ı tamamladıktan sonra, Serkadji Hapishanesinin arkasından El Kettar mezarlığının yanından Bab el Oued mahallesine, oradan da kıvrıla kıvrıla kan ter içinde Notre Dame d’Afrique Kilisesi’ne varıyorum. NOTRE DAME D’AFRİQUE KİLİSESİ Cezayirliler tarafından ‘Bayan Afrika’ ya da ‘Lella Myriam’ diye anılan Notre Dame D’Afrique Kilisesi Meryem’e adanmış ve Bizans tarzında inşa edilmiş bir mabettir. Kentin batı mahallelerine hakim 124 metre yükseklikteki Bouzareah platosunda yer alır. Daha önceleri kiliseye Bologhine semtinden (eski St.Eugene) teleferikle çıkılabiliyormuş. Ancak teleferik iki yıldır onarım için kapalı beklemektedir. Denizcilerin koruyucusu olan kilise, Akdeniz’in öte tarafında Fransa’nın Marsilya kentinde bulunan Notre Dame de la Garde kilisesinin aynadaki yansıması gibiymiş. Uzun süren onarım bugün hemen hemen tamamlanmış durumda. Kiliseye girer girmez, aslında zamanla kararmış tunçtan heykel ‘Kara Meryem’in üstünde bulunan Arapça, kabil dilinde ve Fransızca ‘Afrika’ın Notre Dame’ı bizim için ve Müslümanlar için duacı olun’ yazısı dikkat çekiyor. Renkli boyalarla süslenmiş duvarları, Cezayir’in ve Afrika’nın dört bir yanından her türlü inançtan insanların, Meryem onuruna yaptıkları mermer (ex-voto) adaklar kaplamakta. Bunların bir kısmı kilisenin ilk kurulduğu yıllardan, diğer bir kısmı da yakın zamana aittir. Aralarında kiliseyi 1970 yılında ziyaret eden Amerikalı astronot Franck Borman’nınki de bulunuyor. Girişin hemen üstündeki süslü orgun sesini dinleyemedim; çünkü Pazar ayini saat 18.00’deydi ve bekleme olanağım yoktu. Denizden esen nemli rüzgarların ve depremlerin zamanla yıprattığı kilise Fransız mimar Xavier David’in yönettiği çalışmalarla onarılmıştır. Çok küçük bir kısım dışında çalışmalar tamamlanmıştır. Kilise bahçesinde yer alan ve 1925’te yapılan Kardinal Lavigerie’nin tek kolu kopuk bronz heykelinin altında Cezayirli çocuklar futbol oynuyor. Denize bakan terasın arkasında bir polis birliği güvenlik amacıyla konuşlandırılmış. Yukarıdan Bab-el Oued, plajlar ve deniz kıyısındaki Ommar Hammadi Stadyumu görülebiliyor. Sivil giysileriyle rahibi sıkıştıran çocuklar para istiyor, ama rahip dingin bir tavırla çocukları kırmadan geri gönderiyor. Öğleden sonra şiddetini arttıran kuzey-batı rüzgarı, kilisenin önündeki seyirlik terası uçuruyor; deniz dalga dalga köpürüyor. Her yıl yeni ve müreffeh bir yaşama göç etme umuduyla yüzlerce bedenin boğulduğu Akdeniz. Lacivert düzlemin ardı görünmez utanç duvarlarıyla çevrili 'uygar Batı' Avrupa. Suyun bu yakasında daha yapılacak çok şey var. Başkenti gezmeye devam edeceğim…