REGGANE: Lanetli topraklar üzerinde 50 yıl!
Kafasındaki bej rengi şeşiyle yaşlı adam acı acı gülümsüyor. Gözlerinin kıyısındaki derin kırışıklıklar canlanıyor. Bundan böyle artık ağlamanın da faydası yok. Hepsi göçtü. Grubundaki on beş işçiden geriye sadece Mohamed Belhacen kaldı. Altı aylık bebeği ve dört yaşlarındaki ilk oğlu patlamadan birkaç ay sonra hastalanıverdiler.
Yıpranmış sesinde ölümün tınısı var. “Tanrı takdiri bir hastalık olduğunu düşündük önce; ardından aklımıza bomba geldi” . Sonra onları da kaybettik. Zaten bugün Taourirt’te hayatta kalmayı becerebilen tek bir canlı var mı? Kapı ve pencerelerin kapalı kaldığı, sürekli olarak kum saldırısına maaruz kalan bu hayalet şehirde sanki zaman durmuş gibi.
35 kilometre ileride, ölüm yolunun sonunda Sıfır Noktası yer alıyor. Fransa’nın 13 Şubat 1960 tarihinde, Hiroşima’nın dört katı büyüklüğünde, 70 kilotonluk atom bombasını patlattığı yer. ‘Mavi Arap tavşanı’ harekatı, 1960 ile 1966 yılları arasında gerçekleştirilen nükleer denemeler sırasında radyasyona maaruz kalacak olan –Touat halkından- 40 000 kişi için uzun bir karabasanın başlangıcı olacaktı.
Kentin ileri gelenlerinden sosyolog Kalum Mekki, Adrar’daki bürosundaki dosyaların içinde kaybolmuş. Bu işle ilgili karanlıkta kalan birçok noktayı aydınlatmaya çalışıyor. Çevresindekilerin de yardımıyla, bundan birkaç yıl önce, söz konusu sahada çalışmış olan tüm Cezayirlilere ulaşabilmek amacıyla basın-yayın organlarında ilanlar yayınlamış. Masasının üzerindeki kimlik fotokopisi sayısı, kapısını çalan yüzlerce kişinin kanıtı. “Üs’te 6 500’i Fransız, 3 500’ü Cezayirli toplam 10 000 işçi bulunuyordu. Sadece Adrar Vilayetinde yaşayanlardan, yaşları o dönemde 19 ve 26 arasında olan 600 kişi belirledim. Fransızlar bir yoklama harekatı başlatmışlardı. İnsanlar kartlarıyla başvurduklarında, diye anlatıyor, işaret parmağını suçlayıcı bir tavırla havaya kaldırarak, idarenin emirlerini acımasızca yerine getiren Kayidlerin suç ortaklığıyla insanları zorla görevlendiriyorlardı.
Bahu, Burc Bacı Muhtar’a doğru uzanan ulusal karayolu RN6’da, Reggan’dan önceki kuma gömülmüş bir köy. Buradaki 13 Şubat 1960 Derneği Başkanı Sid Ammar El Hammel, köy ilkokulunda çalışıyor ve geriye kalan canlı tanıklardan bilgi toplamaya çabalıyor. 1960 yılında henüz doğmamıştı. Ancak, patlamaların kendi ve özellikle de üste düz işçi olarak çalışan babası Ahmed Lamine’nin hayatını nasıl alt üst ettiğini gayet iyi biliyor. 1960 yılında, Aşağı-Touat’ın ya da Fransızların isimlendirdiği gibi Oasis (vaha)’in çalışkan halkı için askeri hazırlıklar herhangi bir şüphe uyandırmıyordu. Kendilerine garip emirler verilmeye başlandığında, ortada kötü şeyler döndüğünü fark etmeye başladılar. “Patlamadan önce, Fransızlar evlerimizden dışarıya çıkmamız gerektiğini söylediler diye hatırlıyor Mohamed Benhacen. Yıkılmalarından çekiniyorlardı. Sonra, kolumuzla yüzümüzü kapatıp toprağa yüzüstü yatmamız gerektiğini söylediler. Önce güneş gibi bir ışık parladı. On beş dakika sonra, kulakları sağır eden bir gürültü duyuldu ve nihayet dalgalar toprak üzerinde yayılmaya başladı, sizi derinliklere sürükleyen bir deprem gibi...” Yaşlı adam hatıralarını kuma parmaklarıyla çizerek anlatıyor. Sonra birden gözlerini gökyüzüne çeviriyor. “Siyah, sarı, kahverengi bir dumanın çok yukarılara doğru yükseldiğini gördük. Ne olduğunu anlayamıyorduk, ancak bizim için kara bir gün olduğunu anlamıştık. Erkeklerin ağladığını gördüm.” Sid Ammar anlatılanları yarıda kesti ve ekledi: “Neler döndüğünü bilmiyorlardı. Bugün bile Babam tehlikenin boyutunu tam olarak kavrayabilmiş değil. Dernek için çoğu zaman Sıfır noktasına gittiğimin farkında ama bana hiçbir şey söylemiyor! ”
Patlamanın ardından, görünmeyen radyasyon çevreye ölüm saçtı. “Kadınlar bebeklerini düşürüyorlardı. Keçiler ve develer hasta düşüp ölüyorlardı. Sivrisinekler bile ortadan kaybolmuştu”, diye anlatmaya devam ediyor Mohamed. Touat sakinlerinin ürettikleri domates karşılığında Mali’lilerden büyükbaş hayvan aldıkları dönemler geride kaldı. Daha önce vahada bolca yetişen meyvelerle dolup taşan kamyonların geldiği kuzey yönüne dalgın dalgın bakıyorlar. “Domateslerimiz küçük kalıyor, yaprakları beyazlıyor. Bezelyelerin içi alçı rengi beyaz ve kurt dolu. Hurma ağaçları artık meyve vermiyorlar”.
Su sıkıntısı çekmeyen ve topraklarının daha verimli kullanılması için devlet kredilerinden yararlanan Fellah’ lar için, nükleer denemelerle, yetişen ürünlerdeki sıradışılıklar ve sürülerdeki hastalıklar arasındaki bağlantı inkar edilemez. Kalum Mekki, Adrar’da 1986 yılında Sahara Çölü tarımının hedefleriyle ilgili toplantıda bir “yardım çığlığı” attığını hatırlıyor. “Bölgedeki ekosistemlerin bozulma belirtilerinin ve bunların geleneksel tarım üzerindeki olumsuz etkilerinin radyasyondan kaynaklandığını tespit etmiştim.” Ancak hiçbir inceleme bu iddiaları doğrulamıyor. Aynı şekilde kanser ve gelişim bozukluklarıyla radyasyon arasında bir bağlantı kurmaya yarayabilecek hiçbir bilimsel araştırma bulunmadığı gibi.
Dört yaşındaki Sidi Mokhtar, Sid Ammar’ın oğullarından biri. Kıvırcık saçlı küçük bir oğlan. Arkadaşları kadar hızlı koşamıyor çünkü ayaklarından biri sakat. Bir diğer oğlu, 8 yaşındaki Abdallah, zihinsel özürlü. Tabii ki Sid Ammar sadece bombayı suçlamanın anlamsız olacağını düşünüyor. Sahara’nın bu bölgesinde, doktor bulmak bir mucize sayılır. Buradan 155 km uzaklıkta, Wilaya’nın (vilayet) merkezi Adrar’da tek bir hastane dahi bulunmuyor. ‘Halk sağlık kuruluşları’ adı altında bir araya gelmiş bloklar bütünü söz konusu. Abderrezak Mentouri bir buçuk yıldır burada çalışıyor. Morgun tam karşısındaki bürosunun kapısını açıyor. Yorgunluktan bitkin bir hâlde, sıkıntılarını anlatıyor: “Radyoterapi yapacak imkanlara sahip değilim, ilaçlar çok pahallı, dolayısıyla geçici çözümlerle idare etmeye çalışıyorum. Eğer üç ila altı ay daha fazla yaşamalarını sağlamayı başarırsam mutlu oluyorum.” Ondan önce bölgede hiç Onkolog yoktu. Bugün tüm hastalar onun bölümüne yöneliyor. “Bu kadar çok olacaklarını hiç düşünmemiştim! 70 kanser vakasının 30’u göğüs kanseri! Arkasından lösemi ve akciğer kanseri geliyor... Yani, Nagasaki ve Çernobil’den beri radyoaktif kaynaklı olduğunu bildiğimiz tüm kanser türleri. Normalde kanser vakalarına dair kayıtlarımızın olması gerekli. Ancak burada, nedense bu kayıtlar hiç tutulmamış! Öyle olunca da teşhiş anında, radyasyon etkisiyle kanser arasındaki bağlantıyı kurabilmek için doğum tarihi, adres, yaş bilgilerini almaya çalışıyorum.”
Reggan’da, APC’nin Başkanı Abdellahi M’barek, masasına yığılı evrakları paraf ederken anlatmaya başlıyor: “Mutlaka ayrıntılı incelemeler yapılmasına ihtiyaç var. Toprak, su ve sağlıkla ilgili hiçbir şeyden emin değiliz. Seçilmiş biri olarak, gömülü olanı bilmek için bu verilere ihtiyacım var. Üzerine çok şeyler söylendi ama yine de şüphelerim var, hâlâ orada ‘bir şeyler’ olduğunu hissedebiliyorum.
62 yaşındaki Nurettin Belmuhub bombayı hergün hatırlıyor. Çıbanları kaşınmaya başladığında hemen hemen her dakika. Kafa derisinde, ak düşmüş sakalının altında, bacaklarında, parmaklarının arasında yer değiştiren kırmızı çıbanlar... 52 yaşındaki Abdelkader’de aynı çıbanlardan, özellikle de göğsünde bulunuyor. Her ikisi de In M’guel, Reggan, Oued Namus’tan oluşan şeytan üçgeninde aylarca geçirdiler. Radyasyona maaruz kalan bölgede yer alan bu üç eski Fransız kalesi, bağımsızlık sonrasında Cezayirliler tarafından toplama kampına dönüştürüldü. 1992 ve 1995 arasında, Ulusal İnsan Hakları Danışma ve Koruma Kuruluna göre 18 000, Tutsakları Koruma Komitesi’ne göre 24 000 kişi, eski FIS (İslami Selamet Cephesi)’e üye olma şüphesiyle buraya sürgüne gönderildi. In Deker dağının yamacındaki In M’guel’de, her ikisi de koku alma duyusunu yitirdi. Bir zamanlar Setif’te lokantacılık yapan Nureddin için çok zor bir dönemdi bu: “Bulunduğumuz yerde hiçbir şey yetişmiyordu. Topraktan, elma ve sirke kokusuna benzer pis bir koku sızıyordu”.
Bundan otuz yıl önce, 1 Mayıs 1962 tarihinde Fransız Devleti İn Eker’de dağın içerisine kazılmış bir mağarada bir deneme gerçekleştirdi. Patlama sırasında, dolgu sistemi basınca dayanamadı ve radyoaktif gaz, toz ve parçacıklar dışarıya fışkırdı. Kaza sırasında olay yerinde bulunan Savunma Bakanı Pierre Mesmer ve Araştırma Bakanı Gaston Palewski radyoaktif ışına maaruz kaldılar. Araştırma Bakanı lösemiden öldü. Açığa çıkan radyoaktif bulut bölgenin bir bölümünü zehirledi. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu 2005 yılında yayınladığı raporda, bölgede hâlâ çok yüksek oranda radyoaktivite bulunduğunu belirtmiştir. Gündüzleri sıcaklık 50°’ye çıkıp, geceleri ise 5°’ye düştüğünden, ve deli rüzgar çadırları yıktığından, tutsaklar bu lanetli toprağın içerisinde barınaklar kazdılar. “Fransızların bıraktığı demir kazıkları kullanarak toprağı kazıyor, kazıyorduk; kimi zaman üç metre derinliğe kadar indiğimiz oluyordu. Ortada garip kokular olduğunu hissediyorduk, ama bunların doğal olduğunu zannediyorduk. Toprağın derinliklerinden, çürümüş eski köklerden geldiğini düşünüyorduk... Sonra, yıkandığımız su ve çamurla kendimize briketler yaptık. Bilmiyorduk. Ancak 2007 yılında burada denemeler yapıldığını öğrenebildim...”
51 yaşındaki Fatah Buteba, Reggan ve In M’guel’de yaşadı ve burada görme yeteneğini yitirmeye başladı. 62 yaşındaki Arbi Messaud üç kampın tümüyle tanıştı. Altı buçuk yıl tutuklu kalan bu eski tüccar, tutsaklığının başından beri bu üslerin geçmişinden haberdar edilmişti. “Diğer tutsaklarla birlikte, kara taşlar ve kirece dönmüş demir parçaları bulduk. Bir nöroloji profesörü bize bunun nedenlerini anlattı. Tutuklulardan biri sık sık kan kusuyordu, ancak askerler onu hapishaneye götürmek istemediler. Bir yıl sonra öldü. Ben bir çıban yüzünden In M’guel’e gittim. Nereden kaynaklandığını bilmeden ameliyat oldum. Bugün bile hâlâ ağrılarım var. Alnındaki teri silmek için ara veriyor. Oued Namus’ta, bir başka doktor, içinde uyuduğumuz binaların Fransızlar tarafından kimyasal deney laboratuvarları olarak kullanıldığını anlattı.”
Cezayir’de, nükleer deneme dosyası uzun süre kapalı kaldı. Bahu’da, 13 Şubat 1960 kurbanları derneği başkanı Sid Ammar el Hammel, anılarının geri getirmeye çalışırcasına gözlerini kırpıştırıp gri renki sakalında elini gezdiriyor. “1987 yılında, bir milletvekili küçük bir derneğin yerel dergisinde nükleer deneylerle ilgili bir makale yayınladı. Bu makale daha sonra Al Wihda isimli başka bir dergide yayınlandı, ve ardından Bechar televizyonu buraya gelip bir röportaj yaptı. Ancak dosya ancak 1996 yılında resmileşti. O dönemde Mücahitler Bakanı olan Said Abadou, Sıfır Noktasına gitmeye cesaret etti. Fransızların gittiği tarihten beri mühürlü duran bunker’in tepesine kadar tırmandı ve Fransa’ya karşı ‘cinayetten’ söz eden oldukça ağır bir konuşma yaptı.” Bu cinayetin Abdelkader ve Mohamed’in yüzünde izi var. Sıfır noktasına giden ölüm yolu üzerinde, bir duvarın gölgesinde, kaldırımın kenarında, şimdiden ısınmaya başlayan kumun üstüne oturmuşlar. 1960’lı yıllarda doğmuşlar. Zihinsel özürlü oldukları için tartışmaya katılamıyorlar. Babaları ve bir kardeşleri ölmüş; Abderrahman on yıl önce “kanserden” vefat etmiş. 1957 ve 1962 yılları arasında kimyasal ürünlerin saklandığı deponun sorumlusuymuş. Gözleri çıplak ayaklarına dalmış, derileri kuraklık ve kumun etkisiyle çatlamış, ellerinin tersiyle sinekleri kovalarken, burada günlerinin dolmasını diliyorlar: sıralarının gelip, ölümün onları da almasını bekliyorlar...
Cezayir ‘El watan’ gazetesinde 12 Şubat 2010 tarihinde Mélanie Matarese ve Adlène Meddi’nin imzasıyla yayınlanan yazıdan Türkçeye çevirilmiştir.