Skip to main content

Albert Camus'nün sığınağı: Tipaza

Tam boyutlu görseli göster

‘Zafer denilen şeyin, ölçüsüz sevme hakkı demek olduğunu burada anladım.’

  Bu tümceyi, Albert Camus’ün anısına arkadaşı Louis Benisti, makilerin ortasındaki anıt taşa, bir Roma yazıtı gibi kazımış. Anıt taş antik şehirde Roma döneminden kalma sütunlara çok benziyor. “Tipaza’da balayı”ındaki “Güneş altında ve pelin çiçeklerinin kokusunda, Tanrı’lar birbirileriyle muhabbet ediyor” sözlerinin yazarı, başkent Cezayir’in fakir Belcourt mahallesinden uzaklaşmak için, 70 kilometre uzaklıktaki Tipaza’ya yaptığı kaçamakları hiçbir zaman aklından çıkaramayacaktır.

 

 

Tipaza antik şehrinin birkaç yüz metre batısında yer alan bu anıt taşın çevresindeki makilerin bir kısmı Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin ziyareti sırasında güvenlik amacıyla temizlenmiş. Ancak Sarkozy kenti ziyaretinde bitki örtüsü tarafından kaplı olan bu tehlikeli bulduğu bölgeye kadar gelmemiş.

Tipaza’nın Camus dostu yerlileri kahvede heyecanla 'palavraya' dönüşen anılarını anlatıyorlar: ‘Sık sık Balıkçılar kahvesine gelirdi’, ‘ona içme suyu getirirdim’, ‘kimi zaman şurada oturur birden yazmaya başlardı’... Ancak ünlü yazar Tipaza’da tek bir satır dahi yazmamıştır:  “Tüm kalbimle yaşayıp tanıklık etmek bana yetiyor. Tipaza’da yaşamak, tanıklık etmek; sanat zamanı ise sonradan gelecektir”.

Bou İsmail’den bindiğim Hyundai marka midibüsün pencere müziği eşliğinde yol aldıkça, kütlesiyle tek başına denize doğru uzanan, 900 metre yükseklikteki Sahel’in en yüksek noktası Şenua Dağıyla (Djebel Chenoua) aramızdaki mesafe gittikçe kısalıyor. Sidi Rached’e giden ara yol kavşağındaki kontrol noktasının arsından, bir başka kontrol noktasından sonra kentin beş kilometre doğusundaki turistik merkezi aşıyor ve son kontrol noktasıyla birlikte Wilayanın merkezi Tipaza’ya varıyoruz.  Kentin girişinde polis merkezinin önünde araçtan inip limana yöneliyorum.

Bölgeye ilk olarak milattan önce V nci yüzyılda Fenikeliler yerleşmiş. Tipaza adı Magrib bölgesinde halen kullanılan berberi dilinde kireç taşı anlamına gelen “Tafsa” sözcüğünden almış. Şehir Numidya Kralı II nci Juba döneminde en parlak dönemini yaşamış ve Caesaria (şimdiki Cherchell kasabası) ile birlikte Kuzey Afrika’daki greko romen kültürünün merkezlerinden biri hâline gelmiş. Kent milattan önce 146 yılına kadar daha çok Kartaca’nın etkisi altındaymış. Bu dönemden sonra Kartaca’nın işgaliyle birlikte Roma, Moritanya (bugünkü Magrib) bölgesini egemenliği altına almış.

Roma İmparatoru Birinci Claudius döneminde, 39 yılında, Tipaza kenti latin beldesi statüsünü kazanmış ve iki kilometreden uzun bir surla çevrilmiş. Ardından Hadrien zamanında kent onursal koloni seviyesine yükseltilmiş ve II nci yüzyılın sonunda 20 000’e yakın nüfusuyla bir hayli gelişmiş. 430 yılında Genserik’in önderliğindeki vandalların saldırısına direnememiş ve kent yıkıma uğramış. Tipaza o dönemlerde liman olarak Caesaria’dan (Cherchell) daha tali bir konumdaymış.  Kent uzun zaman berberilerin saldırılarına maaruz kalmış. Yedinci yüzyılda Araplar buraya geldiklerinde sadece yıkıntılarla karşılaşmışlar.

Antik yapıların daha belirgin ve hasarsız olduğu Timgad ve Cemila ören yerlerinin tersine, Tipaza’nın kalıntılarının büyük bir çoğunluğu henüz toprak ve bitki örtüsünün altında. Kalıntılar kentin kıyısında iki kısma yayılmış. Tipaza girişinde bulunan Nekropol (mezarlık) ve cenaze ayinlerinin yapıldığı Aziz Salsa Bazilikası (Basilique Sainte Salsa) ile kentin batısındaki asıl ören yerinin bulunduğu yer arasında balıkçı limanı ve müze bulunmaktadır.    

Nekropol geniş bir alana yayılmasına karşın lahitler gösterişsiz ve genelde birbirine benziyor. Bazilika’daki zeytin ağaçlarının gölgesinde iki hayat kadını, Türk olduğumu öğrenince kim olduğunu bilmediğim bir ‘Hasan’a selam gönderiyor. On metre ötelerinde, lahit kapaklarına üçerli beşerli ‘kalkansız’ birlik düzeninde konuşlanmış, ‘taş gibi’ Cezayirli delikanlılar sessizce ve antik bir sabırla sıralarını bekliyorlar. Buraları asıl ören yerine göre oldukça tenha ve herhangi bir görevli yok ortada. Hırsızdan ve yaygın bıçaklı gasptan korunmaya çalışırken, burada biraz daha oyalanırsam başıma hayırsız ve hiç hesapta olmayan bir iş gelecek... Salsa’yı hızla gezip, hasarsız bir şekilde kıyıdan limana geri dönüyorum.

Hediyelik eşya satıcılarının bulunduğu sokağı aşıp, girişte 20 Cezayir Dinarı ödedikten sonra dar kapıdan antik kente dalıveriyorum. Kuma ve makilere gömülmüş, denizin hemen kenarındaki bu sıradışı antik şehirde, tarihi eserlerin yanı sıra rüzgârın şeklini almış çam ve zeytin ağaçları, keçiler, kaktüsler, denize giren insanlar, balıkçılar, jandarmalar, polis memurları, özel güvenlikçiler ve kuytu bir yer arayışında olan sevgililer bulmak mümkün. Antik sütunlara, ağaçların ve bitkilerin dallarına yerli halk, bizde de dünya mirası fresklere yapıldığı üzere isimlerini karalamış. Neyse ki burada şafak yazma geleneği henüz başlamamış.

Amfitiyatro, tapınak, denize doğru uzanan agora, denize doğru uzanan freskli villa, çam ormanının derinliklerinde gizlenen forum, sivil ve adli bazilika, Jüpiter, Jünon ve Minerva’ya adanan Capitolium ve kentin doğusunda yer alan 2200 metrelik 37 burçlu kent surlarının ayakta kalan bir kısmını gezdikten sonra zeytin, çam, okaliptüs ağaçlarından ve makiliklerden oluşan ormana dalıp, küçük tiyatroyu geziyorum. Ardından da zamanında çeşme ve havuzların bulunduğu dinlenme alanını.

Denize değen bir ören yeri Tipaza. Romalıların Akdeniz’e döktüğü kanalizasyon oluklarından nereden geldiği belli olmayan pis sular denize akıyor. Rüzgârın biçimini almış ağaçların ve makiliklerin altında keşfedilmeyi bekleyen birçok eser daha var. Ama doğa, bitkileriyle deniziyle öylesine güzel bütünleşmiş ki, bu uyumu alt üst etmek yerine hiç kazı yapılmaması daha iyi olacak...

Limanda yer alan Tipaza müzesinde süslemeli lahitler, soylu Romalı kadınların kullandıkları gözyaşı şişeleri ve özellikle mahkeme cephesini süsleyen ve üzerinde elleri arkadan bağlı iki tutsağın bulunduğu mozayik dikkat çekiyor.

Antik şehirdeki kazılara Fransızlar 1856 yılında başlamış. Birçok eserin bu süreçte buradan kaçırıldığı söyleniyor. Kuzey rüzgârının etkisiyle şekil değiştirmiş bir zeytin ağacının altında, sarı kireçtaşının üstünde dinlenen bedenim, tanıdık kokularla birlikte okyanusa öykünen Akdeniz’e açılıyor: Irmaklar denizlerde... 

‘Önümde deniz, rüzgâr püfür püfür esiyor, güneşin tam karşısındayım; bu tabut gibi kapatılmış şehirlerden nihayet kurtuldum’.

‘Genç topraklarda genç insanlar, hayatımıza yön veren bu birkaç ölümcül ve temel mülke bağlılıklarını ilan ediyorlar: Işık içinde deniz, güneş ve kadınlar...’